Depreme hazırlık emekçilerin sırtına yüklenemez
Milyonlarca insan riskli yapılarda yaşamaya mahkumken ‘Hangi fay kırılacak’ tartışmasının yanlış olduğunu dile getiren Doç. Dr. Savaş Karabulut “Siyasi iktidarlar depreme hazırlığı emekçilerin sırtına yükleyemez” dedi.
Ramis Sağlam
[email protected]
İstanbul Adalar’da geçtiğimiz günlerde yaşanan mikro depremler yeni bir endişenin de kapısını araladı. Uzmanlar, bu depremlerin büyük bir depremin habercisi olmayacağına ama bölgedeki gerilimin arttığına dikkat çekiyor. Ancak on yıllardır İstanbul’da bulunan yaklaşık 8 milyon bağımsız birimin 1.5 milyonunun riskli olduğu bilinse de adım atılmıyor.
Sadece İstanbul değil Türkiye topraklarının da yüzde 95’i de aktif deprem kuşağı üzerinde yer alıyor. Türkiye’nin deprem gerçeğini artık sadece fay tartışmaları üzerinden açıklamanın mümkün olmadığını dile getiren İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Jeofizik Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Savaş Karabulut ile deprem gerçeğini ve deprem önlemlerini konuştuk.
1939’dan 2023’e değişmeyen sorun

1939 Erzincan, 1999 Marmara, 2011 Van ve nihayet 6 Şubat 2023 Maraş depremlerinin farklı dönemlerin, farklı büyüklüklerin ve farklı sismotektonik koşulların depremleri olduğunu belirten Karabulut, her büyük depremden sonra “Bizi kim bu doğal tehlikelere hazırlamalı ve neden hazırlamıyorlar” sorusuyla yüzleşildiğini söyledi 1999 Marmara depreminin yalnızca bir deprem değil sanayinin, nüfusun ve yapılaşmanın yoğunlaştığı bir bölgede tehlike, maruziyet, hasar görebilirlik ilişkisinin ne anlama geldiğini gösteren büyük bir toplumsal kırılma olduğunu hatırlatan Karabulut “Binlerce insanın can kaybının hesabını hiçbir siyasi vermedi” dedi. 2011 Van depremlerinin ise başka bir önemli gerçeği gösterdiğini belirten Karabulut, “İlk depremden sonra hasarlı yapıların kullanımı ve denetimi de yaşam hakkının korunmasının parçasıdır. Nitekim ikinci Van depreminde bir otelin yıkılması sonucu 24 kişinin yaşamını kaybetmesi kamu görevlilerinin sorumluluğu iddialarıyla Anayasa Mahkemesine kadar taşındı. İlk kez kamu adına yargılanan ve ceza alanlar oldu” dedi.
‘Vergiler alındı ama dirençli kentler kurulmadı’
1999’dan yaklaşık çeyrek yüzyıl sonra Türkiye’nin bir kez daha binlerce binanın yıkıldığı, kentlerin ağır hasar gördüğü ve on binlerce insanın yaşamını kaybettiği bir afetle karşılaştığının altını çizen Karabulut, “Doğal bir tehlike bile bile afete dönüştürüldü. Burada artık yalnızca ‘Deprem çok büyüktü’ ve ‘Peş peşe iki deprem oldu’ diyerek aklanmak da doğru değil. Deprem vergileri alındı; peki dirençli kentler neden hâlâ kurulmadı” diye sordu. 1999’dan sonra deprem gerekçesiyle yeni mali kaynakların oluşturulduğuna, yapı denetimi sisteminin değiştirildiğine, deprem yönetmeliklerinin yenilendiğine, AFAD’ın kurulduğuna ve kentsel dönüşüm mevzuatı çıkarıldığına dikkat çeken Karabulut, “Dolayısıyla 2023 Maraş depreminde Türkiye’nin temel problemi yalnızca mevzuat eksikliği değildi” dedi.
Sorulması gereken temel soruya vurgu yapan Karabulut “Toplanan kamu kaynaklarının ne kadarı doğrudan deprem riskini azaltmaya, mevcut yapı stokunu güvenli hale getirmeye, mikro bölgeleme çalışmalarına, kritik altyapının güçlendirilmesine ve dar gelirli yurttaşların güvenli konuta erişmesine ayrıldı” diye sordu.
‘Deprem herkesi aynı etkilemiyor’
Kentsel dönüşüm öncelikle en riskli yapının ve en hasar görebilir nüfusun güvenliğini hedeflemiyorsa, deprem riskinin azaltılmasından uzaklaşarak gayrimenkul değerinin yeniden üretilmesinin aracına dönüştürüldüğünü belirten Karabulut “Ekonomik kriz aynı zamanda deprem riskini ‘emekçiler lehine’ kırılgan yapan en temel unsundur. Bir emekçinin ekonomisi kötü ise depreme de hazırlanamaz” diye konuştu. Deprem riskini yalnız mühendislik problemi olarak görmenin yanlış olduğunu belirten Karabulut, “Ekonomik kriz nedeniyle binasının performansını belirletemeyen, güçlendirme yaptıramayan, evini yenileyemeyen veya güvenli bir konuta taşınamayan milyonlarca insan için ekonomik eşitsizlik doğrudan deprem hasar görebilirliğine dönüşmekte. Bu nedenle aynı deprem herkesi aynı ölçüde etkilemez. Geliri yüksek olan yurttaş daha güvenli konuta taşınabilir, yapısını güçlendirebilir veya riskli bölgeden uzaklaşabilir. Dar gelirli emekçi, emekli, işsiz ve kiracı ise çoğu zaman kendisine sunulan riskli yapı stokunun içinde yaşamaya devam etmek zorundadır. Depreme hazırlanma sorumluluğunu yalnız yurttaşa yüklemek bu nedenle adil değildir” dedi.
‘Sorun fay değil alınmayan önlemler’
Anayasa’nın herkesin yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkını güvence altına aldığını ve devlete insanların yaşamını tehlikelere karşı koruma yükümlülüğü yüklediğini hatırlatan Karabulut, bu nedenle Türkiye’de kim depreme hazırlanamadı, kim hazırlanma olanağına sahip değildi sorusunu sormak gerektiğini söyledi. Ekonomik nedenlerle riskli yapısını terk edemeyenlerin durumuna dikkat çeken Karabulut, “Bu insanların önemli bir bölümü deprem tehlikesini bilmiyor değil. Riskten kaçabilecek ekonomik olanaklara sahip değildir. Tam da bu nedenle deprem güvenliği bir piyasa malı değil, kamusal bir hak olarak ele alınmalıdır. Milyonlarca insan riskli yapılarda yaşıyorsa tartışmayı yalnızca ‘Hangi fay kırılacak’ sorusuna sıkıştırmak bizi gerçek sorundan uzaklaştırır. Çünkü sorun fayın nereden geçtiğini bilmemek değildir. Sorun, bildiğimiz tehlikeye rağmen hasar görebilirliğin neden azaltılamadığıdır. Bugün Marmara için sorulması gereken soru da ‘Deprem olacak mı’ değil; ‘Deprem olduğunda kimler yine yıkılacak binaların altında kalacaktır.’ İnsanların güvenli konuta erişememesi ise doğanın kararı değildir. Siyasi iktidarlar ve yaşatılan ekonomik sorunlar nedeniyle emekçilerin sırtına yüklenmemelidir” uyarısında bulundu.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et