23.08.2026 00:08

Kimin hukuku, kimin düzeni?

Avrupa'nın Gündemi'nde bu hafta İngiltere'de Filistin'le dayanışma eylemlerine yönelik davalara dair tartışma, Fransa'daki kemer sıkma önlemleri ve Almanya'nın mülteci politikaları var.

Kimin hukuku, kimin düzeni?

Fotoğraf: Ceren Sağır/Evrensel

İsrail silah şirketi Elbit’in İngiltere’nin Filton bölgesindeki tesisine eylemler gerçekleştirdikleri için yargılanan Filistin aktivistleri (Palestine Action/Filistin için Eylem grubu ‘terörist örgüt’ listesine girmişti) etrafındaki tartışmalar, ifade özgürlüğü, protesto hakkı ve ceza adaletinin sınırlarını yeniden gündeme getiriyor. “Filton 25” davasında ikinci kez hiçbir sanığın mahkum edilmemesi, savcılığın yaklaşımına ilişkin soru işaretlerini artırırken, sanıkların uzun süre yargılama öncesi tutuklu kalması da ayrı bir tartışma konusu. Counterfire’dan Pete Webster, davanın sonucundan hareketle İngiltere’deki adalet sisteminin sınıfsal yapısını ve protestolara yönelik giderek sertleşen yaklaşımı sorguluyor: “Liderlerimiz hukuk ve düzenin öneminden bahsetmeye çok hazırlar, ancak kilit soru şu: Kimin hukuku ve kimin düzeni?”

Fransa’da 2027 bütçesi bahanesiyle sağ, kamu borcu korkusunu yeniden piyasaya sürerek kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalışıyor. Emeklilerden kamu çalışanlarına, sosyal yardımlardan kamu hizmetlerine kadar faturayı halka kesmeyi hedefleyen bu yaklaşım, borcun asıl nedenlerini ve servet dağılımındaki eşitsizliği görünmez kılıyor. Oysa kaynak yok değil: Milyarlarca avroluk vergi ayrıcalıkları, büyük servetler ve finansal gelirler dururken, tasarruf adı altında sosyal hakları budamak bir zorunluluk değil, siyasi bir tercih. Fransa’dan çevirdiğimiz bu haftaki yazımız, kamu borcunun nasıl yönetilebileceğini ve kemer sıkma politikalarına karşı hangi alternatiflerin bulunduğunu tartışıyor.

Almanya’nın mülteci politikası, sertleşen ve insan hakları açısından yoğun eleştiriler alan bir seyir izliyor. Mültecilerin belirli bölgelerde ikamete zorlanması, uzmanlara göre ekonomik uyumu zorlaştırmakta ve işsizlik oranlarını artırmakta. Nakit yardımların azaltılması, bazı eyaletlerde mültecilerin kıymetli eşyalarına/paralarına el konulması gibi geçmişten bugüne tartışılan uygulamalar mültecilerin insan onuruna yaraşır bir yaşam sürmesini engellediği yönünde eleştiriliyor. 

Filton 25 davası II: Memnuniyet verici bir sonuç ama mücadele devam ediyor

Pete Webstrer
Counterfire/İngiltere

Çarşamba günü görülen davada, jürinin yaklaşık kırk saatlik müzakereden sonra hiçbir sanığı suçlu bulmamasıyla bir kez daha mahkumiyet kararı çıkmadı. Bir sanık şiddet içeren düzensizlik suçundan beraat etti. Savcılık şimdi yeniden yargılama talebinde bulunup bulunmayacağına karar vermek zorunda kalacak. Davanın geleceğine karar vermek için 14 Eylül’de bir duruşma yapılacak.

Bu sonuç, en azından aşırı hırslı savcılar ve hakimlere karşı bir nebze koruma sağlayan jüri sisteminin önemini bir kez daha gösterdiği için memnuniyet verici.

Sanıklardan birinin annesi mahkeme dışında şunları söyledi:

“Devlet, bu suçlamaları getirerek grubun orantısız bir şekilde yasaklanmasını haklı çıkarmaya çalıştı. Aleyhlerine olan tüm olumsuzluklara rağmen, savcılık mevcut sanıklardan hiçbirini tek bir suçtan mahkum edemedi. Bugünkü karar, sanıkların her birinin mahkumiyet kararı olmadan on sekiz ay kadar hapis yatmalarından sonra geldi. Hepsi, altı aylık ön yargılama gözaltı süresinin çok ötesinde, terörist tutuklu olarak tutuklu kaldılar. Bu, insanların yargılanmadan önce cezalandırılmasının bir yoludur.”

Şöyle devam etti: “Filton 25’ten altısı yeniden yargılandığında, mahkeme sanıkların motivasyonlarını açıklamalarını engelledi ve onları fiilen susturdu - kendilerini savunma haklarından mahrum bıraktı. Başka bir yeniden yargılama, yalnızca büyük bir kaynak israfı olmakla kalmayacak, aynı zamanda sanıkları mahkum etmek için mahkeme sürecini maniple etmeye yönelik alaycı bir girişim olarak da kullanılacaktır.”

Devlet ile yargının üst kademeleri arasındaki ayrım, siyasi kontrol ve müdahaleden bağımsızlık perdesi sağlar. Ancak üst düzey yargıçlar, sınıftan bağımsız olmaktan çok uzaktır.

Bu ülkede, üst düzey yargı, Birleşik Krallık’taki en elitist mesleklerden biri olmaya devam etmektedir. Sutton Trust’ın 2025 yılında yaptığı araştırmaya göre, kıdemli yargıçların yüzde 62’si özel okul mezunuydu: bu oran, herhangi bir meslekteki en yüksek oranlardan biriydi. Bu rakam 2019’dan beri yaklaşık olarak aynı kaldı. Ayrıca, kıdemli yargıçların dörtte üçünün Oxford veya Cambridge’den lisans derecesi aldığı da belirtildi. Dolayısıyla, bu ayrıcalıklı elit kesimin, insani bir amaç olan soykırımı durdurmak için bile olsa, mülke zarar verenlere olumsuz bakması hiç de şaşırtıcı değil.

Son yıllarda, İngiltere’nin İsrail’e verdiği sürekli desteğe, Filistin için Eylem’in yasaklanmasına veya İngiltere’nin denizaşırı askeri emellerine karşı protestolar gibi adaletsizliklere karşı daha baskıcı yasaların getirildiğini gördük. Bu durum, kıdemli yargıçlara savunma gerekçelerini kısıtlama konusunda daha fazla yetki verilmesine yol açtı.

Korkutucu bir şekilde, Kraliyet Danışmanı Rajiv Menon, görevdeki hakimin avukatın, avukatların jüriyi mahkemenin hukuk kararlarını göz ardı etmeye veya jüri adaleti ilkesini (hakimin talimatlarından bağımsız olarak, jürinin vicdanına dayanarak beraat kararı verme hakkı) uygulamaya davet etmesini veya jüriyi bundan haberdar etmesini yasaklayan kararını ihlal ettiğine karar vermesinin ardından, mahkemeye hakaret davasıyla tehdit edildi. Mevzuat ayrıca polise daha fazla yetki verdi; artık her türlü protestoya kısıtlayıcı koşullar getirmek ve tutuklama ve ardından gelen kovuşturma kapsamını genişletmek için şaşırtıcı bir dizi yetkiye sahipler.

Bu arada, çevrim içi yayın Police Professional’a göre, baş polis memurlarının ve polis ve suç komiserlerinin (PCC) neredeyse dörtte biri (yüzde 24) özel okula gitmiş; bu oran genel nüfustaki orandan (yüzde 7) çok daha yüksek. Bu rakam 2014’ten beri iki puan arttı.

Toplumdaki tüm kilit kurumlar: Parlamento, Lordlar Kamarası, üst düzey devlet memurları, ordunun üst kademesi, hapishaneler; aynı sınıf değerlerini ve içgüdülerini paylaşan az sayıda ayrıcalıklı birey tarafından yönetiliyor. İşçi sınıfının ‘adalet’ sisteminden bu kadar kötü bir muamele görmesi şaşırtıcı değil.

Liderlerimiz hukuk ve düzenin öneminden bahsetmeye çok hazırlar, ancak kilit soru şu: Kimin hukuku ve kimin düzeni?

Çeviren: Sarya Tunç 


2027 bütçesi: Sağ siyaset, kemer sıkmayı dayatmak için borç korkusunu körüklüyor

Aurélien Soucheyre
Humanité/Fransa

Liberaller, kamu harcamalarına saldırmak için borç korkuluğunu yeniden öne sürüyorlar. Oysa borcu finansal piyasaların pençesinden kurtararak, kamu bankacılığı alanı ve halkın tasarruflarının seferber edilmesi sayesinde, borçlanmamızı sağlıklı ve kamu yararına uygun biçimde finanse etmek mümkün.

Mevsimler gibi, borç üzerinden yürütülen şantaj da durmadan geri dönüyor. Sağ siyaset açısından mesele şu: Fransa’nın imkanlarının üzerinde yaşadığı fikrini yerleştirmek ve böylece kamu ve sosyal harcamalarda yeni bir kemer sıkma dalgasına hazırlık yapmak. Bu yöntem artık iyice eskimiş durumda, ancak liberaller uluslararası durumun kendilerine, ipin kopmadan bir kez daha çekme fırsatı verdiğine inanıyor.

Nitekim ekonomi basını, küresel tahvil piyasalarında yaşanan bir gerilim döneminin Fransa’nın on yıllık borçlanma faizini yüzde 4’ün üzerine çıkarması üzerine alarma geçmiş durumda. Bu oran İtalya veya Yunanistan’ınkinden bile yüksek; köşe yazarları endişeyle bunu vurguluyor. Peki, bu nedenle kamu hizmetlerimizi bütçe açıkları sunağında kurban etmek mi gerekiyor?

Fransız Komünist Partisi Milletvekili Nicolas Sansu, “Kesinlikle hayır. Her şeyden önce borcumuzu ve borçlanma kapasitemizi finansal piyasaların pençesinden kurtarmamız gerekiyor. Bu yola girmeyen herkes, aslında borcun artmasının müttefikidir; çünkü borcu insanları dehşete düşüren bir sersemletme aracı olarak kullanıyorlar” diyor.

Milletvekili ayrıca durumun sanıldığı kadar umutsuz olmadığını belirtiyor. Çünkü Fransızların yaklaşık 6 bin 500 milyar avro tutarındaki finansal varlığı, yaklaşık 3 bin 500 milyar avroya ulaşan borç miktarından çok daha yüksek. Komünist milletvekili, “Borcu gayrisafi yurt içi hasılaya (GSYH) oranladığımızda yıllık borç istikrarlı; GSYH de zaten artıyor. Bununla birlikte, ödediğimiz faiz yükü bu yıl 72 milyar avroya çıkacak. Bütün bunlar sermayeye verilmiş bir hediye. Bu miktar herhangi bir bakanlığın bütçesinden daha yüksek. Vatandaşların bu çabasının doğrudan en saldırgan yağmacı fonların ceplerine gitmesini kabul etmeye  devam edebilir miyiz?” diye soruyor.

Bu çılgınlığa son vermek için, Fransızların tasarruflarına dayanan bir egemen varlık fonu oluşturulması çağrısında bulunuyor. “Tasarruflarımız devasa boyutta, ancak seferber edilmiyor. Devlet, yaklaşık yüzde 4 oranında çok cazip getiriler sunan tasarruf hesapları önermeli. Böylece özel piyasalara başvurmadan ve vatandaşlara daha iyi getiriler sağlayarak, ekolojik dönüşüm, demir yolu, enerji veya konut alanlarındaki devasa yatırım ihtiyaçlarımızı finanse edebiliriz. Bu herkesin kazançlı çıktığı bir durumdur” diye savunuyor.

Üstelik, devlet kasalarına yüzlerce milyar avro kazandırabilecek ultra zenginlere yönelik bir vergi reformundan söz bile etmiyoruz. Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) Milletvekili Aurélie Trouvé, “Tehlike olmadığı halde piyasalarda panik çığlıkları atmak sorumsuzluktur ve Fransa’nın konumunu zayıflatmak anlamına gelir. Geri alınabilecek 90 milyar avrodan fazla vergi muafiyeti varken, servet üzerinden dayanışma vergisini yeniden yürürlüğe koymak ve Zucma vergisini uygulamak mümkünken hâlâ bütçe açığı diye bağırmak, insanlarla alay etmektir” diye ekliyor.

Sosyal hakları hedef almak dışında başka çözümler de var

Bu tespitin ötesinde, LFI milletvekili de borçlanma yöntemlerimiz konusunda paradigmayı değiştirmeye çağırıyor. “Gerçek bir kamu bankacılığı alanı oluşturarak borcu finansallaşmadan kurtarmamız ve bu cehennem döngüsünden çıkmak için Avrupa Merkez Bankasının (ECB) rolünü tamamen değiştirmemiz gerekiyor” diye ısrar ediyor. LFI Lideri Jean-Luc Mélenchon’un Fransa Merkez Bankasının elinde bulunan egemen devlet borcunun yüzde 18’ine, yani 600 milyar avroya, “Hiç kimseye hiçbir maliyet getirmeyecek bir muhasebe kaydı işlemi” sayesinde iptal edilmesini önerdiğini belirtiyor: “Bu mümkün. Mesele, bu borcu buzdolabına koymak, onu sıfır faizli sürekli bir borca dönüştürmek; yani borcu dondurmak ve dolayısıyla fiilen iptal etmek. Bunun üzerine Avrupa Merkez Bankası, Avrupa ülkelerinin borçlarını piyasalardan satın alabilir. Birçok ülke bu mücadelede Fransa’yı izlemeye hazır; müttefiklerimiz var.”

Dolayısıyla borcu sağlıklı ve kamu yararına uygun biçimde finanse etmek ve ihtiyaçlara cevap vermek için pek çok çözüm mevcut. Bunun yerine emekli aylıklarında, konut yardımında ve kamu hizmetlerinde tasarrufa gitmek, toplumsal acılara yol açacak ve kamu maliyesini yapısal olarak istikrara kavuşturmayacak.

Aurélie Trouvé, “Bütçe kesintilerinin çoğu zaman arkasından muazzam maliyetler geliyor. Macron yönetiminin yangınların önlenmesi, itfaiyecilere ayrılan kaynaklar ve Ulusal Orman Ofisi pahasına tasarruf ettiğini düşündüğü şey, sonuçta bu yaz son derece büyük bir maliyete yol açtı. Çevresel dönüşümü finanse etmekte ne kadar gecikirsek, ödeyeceğimiz bedel de o kadar ağır olacak” diye uyarıyor. Ve bunun sonucunda ekolojik borç, hepsinin en kötüsü haline gelebilir.

 Çeviren: Eren Can 


Nakit yerine alışveriş kartları ve sınır dışı etme anlaşmaları: Almanya’nın yeni göç politikası

Luca Schäfer
Telepolis/Almanya

Berlin arkada kaldı: Diğer tüm Alman eyaletleri mülteciler için ödeme kartlarını ilk olarak uygulamaya koyduktan sonra, başkent 13 Ağustos’ta aynı yolu izledi. Yeni “sosyal kart”, mültecilerin nakit bulundurmasını büyük ölçüde engelliyor. Muhalifler, nakitin altı ay boyunca ayda 50 avro ile sınırlandırılması nedeniyle insan haklarının ihlalinden bahsediyor – bu bireysel hareket özgürlüğünün ihlali.

Eleştirinin odak noktalarından biri: Bazılarının nakitsiz kalması, yani ödeme kartları başkalarının işi. Özel şirketler, hükümet adına kart sistemlerini işletiyor ve bu süreçte kâr elde ediyor.

Berlin Mülteci Konseyinden Adam Bahar, kartı vergi mükellefleri açısından da eleştiriyor: Ek maliyetler ortaya çıkıyor. Bu durumun ne kadarının nihayetinde vergi mükellefleri tarafından karşılanacağı belirsizliğini koruyor. Şimdiye kadarki genel değerlendirme de “karışık”: kötüye kullanımın gerçekten azaltılıp azaltılmadığı henüz belli değil.

Ancak hükümetteki Hristiyan Birlik Partileri CDU/CSU için kart kesinleşmiş bir durum: Hessen Başbakanı Boris Rhein bunu yasa dışı göçe karşı bir araç olarak tanımladı. Bu arada ırkçı Almanya için Alternatif (AfD) Partisi, kartın çok kolay atlatılabilir olduğunu eleştiriyor. Hamburg’daki AfD Parlamento Grubu Lideri Dirk Nockemann sistemin “delindiğini” söyledi. Öte yandan, sivil toplum girişimleri kartları mültecilerden satın alarak değişim sistemi aracılığıyla kartı delmeye çalışıyor. Sol Parti genel olarak bu eylemleri destekliyor ve kartı “ırkçı” olarak nitelendiriyor.

Böylece, ödeme kartı göç politikası üzerine daha geniş bir tartışmanın aracı haline geliyor ve adeta bir büyüteç altında, göç politikası üzerine mevcut toplumsal tartışmaların tüm yelpazesini yansıtıyor. Ancak bu, bulmacanın sadece bir parçası.

Bu, dikkat çekici bir ironi içeren siyasi bir durum: Almanya, beş yıldır iktidarda olmalarına rağmen Taliban’ı Afganistan’ın meşru hükümeti olarak tanımıyor -yine de onlarla iş birliği yapıyor. Bu durum muhtemelen bugüne kadarki en tartışmalı konu oldu: 11 Kasım 2025’te, Karnaval sezonunun başlangıcında bir Taliban üyesi Bonn’daki Afgan Konsolosluğunu yeniden açtı. Konsolosluğun internet sitesinde, konsolosluk hizmetlerinin orada tekrar sunulacağı duyuruldu.

Altı aydan kısa bir süre sonra başka bir Taliban temsilcisi Berlin’de Afgan Büyükelçiliğini açtı. Böylece Almanya, Batı’da yıllardır radikal İslamcılar olarak kınanan Taliban’ın fiilen bir büyükelçilik işlettiği ilk AB üye devleti oldu. Uluslararası alanda Taliban’a çoğunlukla tanınma hakkı verilmedi; eski düşmanlarıyla müzakereler esasen gayriresmi nitelikte.

Ancak Almanya artık bu iş birliğinden açıkça faydalanıyor: Karşılığında Taliban, sınır dışı etme konusunda hızlı ve tavizsiz yardım garantisi veriyor. Temmuz ayı sonunda, Taliban’ın ağustos 2021’de iktidarı ele geçirmesinden bu yana ilk kez, sabıka kaydı olmayan bir Afgan erkek sınır dışı edildi.

Esad rejimi düştükten hemen sonra, yeni yönetici Ahmed el-Şara, Suriyelilerin geri dönüşünü görüşmek üzere Berlin’de kabul edildi. Mart ayındaki ziyaret muhtemelen ekonomi ve jeopolitik konuları da ele aldı, ancak bu skandalın özünü pek değiştirmiyor: Sosyal Demokrat ve Hristiyan Demokrat partilerden Alman politikacılar, eski bir üst düzey terörist ve eski bir ABD ödül avcısıyla eşit şartlarda müzakere ettiler.

Başbakan Merz, konuğunu çevreleyen terörizm söylentilerinden dikkati dağıtarak hedefi belirledi: Almanya’da yaşayan Suriyelilerin yaklaşık yüzde 80’inin üç yıl içinde geri dönmesi gerekiyor. Aynı zamanda Federal Göç ve Mülteciler Dairesi (BAMF) toplu sığınma statüsü incelemeleri yürütüyor -bu da toplu geri göndermelere yol açıyor- Alman hükümeti ise milyonlarca avro ile geri dönüş programlarını finanse ediyor.

Bu, yeni göç politikasının doğasında var olan çelişkiyi tam olarak ortaya koyuyor: Berlin sığınmacıları geri göndermek isterken, aynı zamanda tartışmalı bir şekilde güçlü figürleri ve otokratları da cezbediyor - mülteci politikası jeopolitik bir mesele haline geliyor ve geri dönüş Alman çıkarlarının bir meselesi haline geliyor.

Ukrayna bir istisna olacak

Bir istisna, bir milyondan fazla Ukraynalının durumudur: Düzenli bir iltica prosedürü olmaksızın, iş piyasasına ve sosyal yardımlara doğrudan erişim sağlayan özel bir koruma statüsüne sahipler. AB Komisyonu ayrıca bu korumayı mart 2027’ye kadar uzatmayı öneriyor, böylece Avrupa genelinde en azından eşitsiz bir iltica sistemini pekiştiriyor ve Avrupa iç bölgelerinde müzakereler yerine savaşın devam eden etkilerini sürdürüyor.

Berlin’de ancak 2025’ten beri kademeli bir düzenleme yapıldı: Yeni gelen Ukraynalılar için vatandaş geliri yerine İltica Başvuru Sahipleri Yardımları Yasası uygulanacak. Bu arada AfD, bu istisnayı tamamen ortadan kaldırmak isteyen tek parti ve Ukraynalı savaş mültecileri için de geri dönüş perspektifi çağrısında bulunuyor.

En azından şimdilik, AfD’nin iktidara gelme yeteneğine bir engel yaratmış olması muhtemel: Ukrayna’ya destek dar bir çoğunluğa sahip olmaya devam ediyor -şubat ayında Almanların yüzde 52’si daha fazla yardımdan yanaydı aynı zamanda Berlin’deki siyasi sınıf da bu konuda uzlaşmaz görünüyor.

Bu durum, özellikle Doğu Almanya’daki üç eyalet seçiminin ışığında, AfD’nin hükümette nasıl davranacağı sorusunu daha da acil hale getiriyor. Örneğin, Mecklenburg-Vorpommern’de, AfD’li Siyasetçi Leif-Erik Holm temel gelir desteğinin Alman vatandaşlarıyla sınırlandırılmasını istiyor; aynı zamanda, talep ettiği istatistiklere göre, orada yabancı alıcılara yapılan vatandaşlık ödeneği ödemelerinin yaklaşık yarısı Ukraynalılara gidiyor.

Bu kendi içinde paradoksal: Yeni iltica başvurularının sayısı dramatik bir şekilde azalmasına rağmen, göç konusundaki siyasi tartışma yıllardır yoğunlaşıyor. Federal Göç ve Mülteciler Dairesine (BAMF) göre, temmuz 2026’da yalnızca 4 bin 311 ilk başvuru kaydedildi; bu, önceki yıla göre yaklaşık yarı yarıya daha az. Eurostat da nisan 2026 için önemli bir düşüş gösteriyor AIDA veri tabanı, 2025 için toplam 113 bin 326 ilk iltica başvurusu bildiriyor bu rakam 2024’te 229 bin 751 idi.

Ancak, sayılar ne kadar düşerse, söylem o kadar sınır kontrollerine ve geri göndermelere kayıyor. Üçüncü ülkelerdeki sözde “geri gönderme merkezleri” ile AB, yeni bir izolasyon dönemi açıyor ve böylece, iddia edilen çekici faktörlerin ortadan kaldırılmasının yanı sıra, kendisi de gelenlerin sayısında azalmaya ve sınır dışı etmelerin artmasına katkıda bulunuyor.

Burada şekillenen şey, sadece bir dizi bireysel sıkılaştırma önleminden daha fazlası; ödeme kartları, sınırda geri çevirmeler, sınır dışı etme anlaşmaları ve geri gönderme merkezleri, Avrupa izolasyonunun yeni bir safını oluşturmak üzere bir araya geliyor.

Sayılar ne kadar düşerse, söylem o kadar sınır kontrollerine ve geri göndermelere doğru kayıyor. Irkçı AfD giderek bir katalizör görevi görüyor: Dün tabu olarak kabul edilen şey, şimdi CDU/CSU, SPD ve Avrupa hükümetleri tarafından sulandırılmış bir biçimde benimseniyor. Hukuken, bu politika uzun zamandır tehlikeli bir zeminde ilerliyor: Üç Somalili sığınmacının Alman sınırında reddedilmesi, 2025 yılında Berlin mahkemesi tarafından yasa dışı ilan edildi; bu, bunun en önemli örneklerinden biri.

Ancak gerçek itici güç daha derinde yatıyor: İzolasyon çağrısının ardında Avrupa’nın ekonomik gerilemesi yatıyor; durgun verimlilik, endüstriyel erozyon, gergin kamu maliyesi ve kaynak dağıtımı konusunda artan çatışmalar.

Göç, böylece Avrupa ekonomik modelinde yatan çelişkilerin siyasi günah keçisi haline geliyor: Toplumsal zenginliğin dağılımı hakkında tartışmak yerine, tartışma kimin hâlâ bu zenginlikten pay almaya hakkı olması gerektiği üzerine yoğunlaşıyor.

Çeviren: Semra Çelik

(Dış Haberler)

Evrensel'e Abone Ol

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
22.08.2026 14:15

Bilecik’te maden sahasında göçük: Bir işçi ağır yaralandı

Bilecik’in Osmaneli ilçesinde maden döküm sahasında yürütülen kazı çalışması sırasında meydana gelen göçükte bir işçi yaralandı. Hastaneye kaldırılan işçinin hayati tehlikesinin bulunduğu belirtildi.

Bilecik’te maden sahasında göçük: Bir işçi ağır yaralandı

Fotoğraf: ANKA

22.08.2026 21:44 / Güncelleme: 23:53

Süper Lig 2'nci hafta maçı: Fenerbahçe Konyaspor'u 4-2 yendi

Süper Lig'in 2. haftasında Fenerbahçe Konyaspor'u Vedat Muric, Asensio ve Greenwood'un 2 golüyle 4-2 yendi. Konyaspor'un gollerini ise 11'inci dakikada Colley, 90+3'te Deniz Türüç attı

Süper Lig 2'nci hafta maçı: Fenerbahçe Konyaspor'u 4-2 yendi

Fotoğraf: AA

22.08.2026 14:50

İsrail’den Suriye’ye yeni saldırı: Kuneytra kırsalında sivil araç hedef alındı

Suriye basını, İsrail ordusuna ait bir insansız hava aracının Kuneytra kırsalında seyir halindeki sivil araca saldırı düzenlediğini duyurdu. Saldırıda araç sürücüsünün yaralandığı belirtildi.

İsrail’den Suriye’ye yeni saldırı: Kuneytra kırsalında sivil araç hedef alındı

Fotoğraf: AA

22.08.2026 12:31

İsrail'in Gazze saldırılarında can kaybı 73 bin 419'a yükseldi

Gazze Sağlık Bakanlığı, İsrail’in Ekim 2023’ten bu yana sürdürdüğü saldırılarda yaşamını yitirenlerin sayısının 73 bin 419’a, yaralananların sayısının ise 174 bin 365’e yükseldiğini açıkladı.

İsrail'in Gazze saldırılarında can kaybı 73 bin 419'a yükseldi
22.08.2026 15:00

Bursa Gürsu’da maden projesi tartışması: Orman Bölge Müdürlüğü’nden açıklama

Bursa’nın Gürsu ilçesinde yangında zarar gören ormanlık alanın madencilik faaliyetlerine açılacağı iddiaları üzerine Orman Bölge Müdürlüğü, yanan alanlarda maden işletmesine izin verilmediğini açıkladı.

Bursa Gürsu’da maden projesi tartışması: Orman Bölge Müdürlüğü’nden açıklama

Fotoğraf: Marek Piwnicki/Pexels

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!