Kayıp Şehir kitabı yeniden baskıda: 'Bugün o fotoğraflardaki insanlar da mekanlar da yok'
Foto Muhabir Ali Öz’le, 10 yıl aradan sonra yeniden basılan Tarlabaşı-Kayıp Şehir kitabını ve kentsel dönüşümün ardından değişen Tarlabaşı’yı konuştuk.
Fotoğraf: Ali Öz
Nisa Sude Demirel
[email protected]
Foto Muhabir Ali Öz’ün yaklaşık 10 sene boyunca Tarlabaşı’da binlerce kareyi fotoğraflamasıyla hazırlanan “Tarlabaşı-Kayıp Şehir”, 10 yıl aranın ardından yeniden basıldı. Tarlabaşı’nın kentsel dönüşüme girmesinin hemen öncesinde Tarlabaşı’da günlük yaşantıyı, kültürü ve ortak yaşamı fotoğraflayan Ali Öz’ün belgesel fotoğrafçılığı türündeki kitabı ilk baskının ardından hızlı sürede tükenmişti. Şimdi Kayıp Şehir, MAST Enerji tarafından yeniden basılıyor. Daha önce de İskenderiye Kütüphanesinin koleksiyonuna giren kitap, doğrudan Ali Öz’den temin edilebilecek. Bu baskının ardından Öz’e ait 1980’li yıllardan siyah-beyaz fotoğraflar kitaplaştırılacak.
Ali Öz'ün Kayıp Şehir kitabının kapağı
Ancak geçen 10 senede Tarlabaşı, Beyoğlu’nun ve İstanbul’un pek çok yerinde olduğu gibi hızla dönüştü. Bugün Öz’ün fotoğraf karelerini dolduran pek çok mekan ve kişi, artık aynı yerde değil. Bu nedenle kitap, 2016’dan farklı olarak bu defa daha uzak bir geçmişi sunuyor gibi görünüyor. Bu nedenle kitap artık farklı bir kapakla, kimilerinin hiç şahit olmadığı bir İstanbul’u sunuyor.
Fotoğraf Sanatçısı Ali Öz’le kitabın yeni baskısını, 10 senede kentin ve fotoğrafın başına gelenleri, Tarlabaşı’daki çalışmasından bu yana geçen süreyi konuştuk.
Muhtemelen kitabı ilk yayımladığınızda da karşınıza çıkan, çok klişe bir soruyla başlasak... O zaman neden Tarlabaşı’yı tercih etmiştiniz böyle bir çalışma için?
Tarlabaşı’yı tercih etmedim aslında, Tarlabaşı beni tercih etti ya da karşılıklı bir tercih var burada. Ben İstanbul’a geldim, ilk mesleğe başladığımda gözümü önce Ortaköy’de açmıştım. Sonra kısacık bir dönem Tarlabaşı’da oturdum. Dolayısıyla Tarlabaşı’da hem yaşadım hem de Tarlabaşı fotoğrafa çok iyi gelen fotografik bir semt; insanı, kültürü ve yapısı açısından. Tabii ben dile kolay 45 yıldır bu ülkedeki 1 Mayıs, Cumartesi Anneleri, üniversite öğrenci olayları gibi pek çok toplumsal konuyu çektim ve çekmeye devam ediyorum. Ve sosyal olaylarda, 1 Mayıslarda, IMF çatışmalarında hep orada hareketli olaylar yaşadım. ’87 Tarlabaşı Bulvarı yıkımı sırasında da oradaydım. Tarlabaşı’da insan hikayesi vardı.
"Kaybolan yaşamları belgeledik"
Fakat 2010 yıllarında Tarlabaşı kentsel dönüşüm yıkımları başlayacağını duyduğum an
-soysuzlaştırma hareketi diyorum ben ona- o binaların yıkılacağını ve insanların oradan uzaklaştırılacağını duyduğum vakit kollarımı sıvadım ve çekime başladım. Günlük mesai yapmaya başladım. Sabah 9, gece 12’lere kadar. Daha sonra bu konu hakkında bir şey yapabilmek için sosyal medyada paylaşmaya başladım. Bu da insanların çok ilgisini çekti. Benim orada amacım yok olan bir kültürü, yok olan bir yaşamı tarihe not düşmekti. Kitabın hikayesi kısaca bu.
Aslında Tarlabaşı belki böyle bir iş için dengeyi tutturmak adına biraz ‘riskli’ bir semt. Siz daha iyi bilirsiniz ama azınlık veya dezavantajlı grupları fotoğraflamak açısından sanki insan yaşantısına ‘egzotik bir deneyim’ gibi bakmak ya da yoksulluk halini romantize etmek aşina olduğumuz bir fotoğrafçılık anlayışı. Siz teknik ve anlayış olarak oradan nasıl ayrışabildiniz?
Ben insan üzerine çalışan bir fotoğrafçıyım. Hatta bir adım daha ileri götürelim bu söylemi; ben politik belgeselciyim. İnsanların problemlerini, eylemlerde darbedilmelerini çekerim. Tarlabaşı’nın renkliliği, ışığı, oradaki hayatlar benim hep ilgimi çekti. Ama bu kentsel dönüşüm projesi başlayınca ‘Bunu belgelemeliyim’ dedim, ticari bir amaçla değildi bu. Ben sınıf temelimden hiç kopmadım. Kendi sınıfsal yapımla her zaman gurur duydum. Ben fotoğrafını çektiğim unsurları bir obje olarak da görmüyorum. Tarlabaşı’da herkesle çok güzel, neşeli ve acılı vakitler geçirdim. Zaten ilk 3 yıl boyunca sabah 9’dan gece 12’lere kadar mesai yaptım. Bana o kadar alıştılar ki fotoğraf çekerken istiflerini bozmuyorlardı mesela. Dertlerini açıyorlardı. İnsan ilişkilerindeki bütünleşmek benim formülüm. Ben o insanlara olduğu gibi baktım, ‘insandır, iyi yanları da var, kötü yanları da’ diye gördüm.
Bu defa farklı kapakla baskıda
Sonuçta siz bu kitabın ilk baskısını yaptığınızda buralar dönüşmeye başlamıştı ama aradan geçen zaman içinde Beyoğlu’nun birçok yanı çok hızlı biçimde değişti. O yüzden bugün bu kitabı tekrar basıyor olmanın başka bir anlamı da var bence. Belki biraz buraları da konuşabiliriz.
Tabi bu 10 yılda Türkiye çok değişti. Kitabın ilk baskısında horoz kapağı vardı. Horoz diklenen, itiraz eden bir toplumsal mücadeleyi anlatıyordu. Gezi dönemiydi. Bugün o kapağı değiştirdik, aynı fotoğrafı kapakta kullanmadık. O gün ‘ayıp şehirdi’, devletin o insanlara yaptığı ayıp anlamında kullandık. Bugün ise ‘kayıp şehir’ artık bitmiş, kaybolmuş bir kültür, yaşam, insanlık...
O dönem fotoğrafladığınız insanlardan iletişiminizin devam ettiği kişiler var mı? Onların hayatlarında neler değişti?
Çoğu köyüne, kasabasına döndü. Evleri yıkılan insanlar Hacıhüsrev’e, Arnavutköy’e, başka semtlere kaydılar. Ben o eski Tarlabaşı Bulvarı yıkımında da vardım, Bedrettin Dalan döneminde. Şu 10 yılda artık Tarlabaşı’da da yozlaşma arttı. Eskiden farklı gruplar, romanlar, göçmenler zıt kutuplar olmalarına rağmen kendi dengeleri içerisinde barışla yaşıyorlardı. Kentsel dönüşüm ‘İşe yaramadı’, ‘soylu’laştıramadılar yani.
Fotoğraf: Ali Öz
"Kıymetli olan objektifi gerçeğe çevirmekti"
Değişen gazetecilik anlayışı ve birtakım maddi sebeplerle foto muhabirlik alanda azalan bir dala da dönüşüyor. Sizce fotoğrafın kendisi, foto muhabirlik nasıl bir işlev görüyor Türkiye gibi bir yerde?
İşte görmüyor artık. Dijital teknolojiyle birlikte... Bizim zamanımızda tek kare fotoğraf altın değerindeydi. Şimdi savaş oluyor, anında milyonlarca görüntü akıyor. Bir de yapay zeka çıktı. Biz belgesel fotoğrafçıları, gerçeği anlatan fotoğrafçılar olarak bu durumdan çok tedirginiz. “Benim fotoğraflarımda crop bile yok, Photoshop yoktu” derdim ama şimdi yapay zeka hepimizi kışkırtıyor. Bu çok tehlikeli bir durum. Ben bile bazen kuşkuyla bakıyorum “ne gerçek ne değil?” diye. Fotoğraf benim için hiçbir zaman estetik bir gösteri olmadı. Objektifimi sesi duyulmayan insanların hayatına çevirdim. Çünkü inanıyorum ki bir toplumun gerçek tarihi saraylarda değil; sokaklarda, fabrikalarda, köylerde, meydanlarda, yıkılmaya terk edilen mahallelerde yazılır. Ben 45 yıl boyunca o tarihin sessiz tanığı olmaya çalıştım. Eğer geriye bir iz bırakabildiysem, bunun nedeni iyi fotoğraflar çekmiş olmam değil, insanın hikayesine sadık kalmış olmamdır.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et