EMEP Milletvekili Bayhan, çerçeve yasayı değerlendirdi: 'Saray’ın ‘barış’ formülü: Teslim, tespit, teyit, tasfiye'
EMEP Milletvekili Bayhan, süreç kapsamında Meclis'teki yasa teklifini değerlendirdi. Yasanın asıl mimarının Saray olduğunu vurgulayan Bayhan, sürecin Kürt sorununun demokratik çözümünden ziyade “terör” ve güvenlik eksenine sıkıştırıldığını söyledi.
Fotoğraf: EMEP
Nisa Sude Demirel
[email protected]
İktidarın “terörsüz Türkiye” propagandasıyla sürdürdüğü, Kürt meselesinin çözümüne ilişkin bir yılı aşkın süredir kamuoyunun gündeminde olan süreç, Meclise sunulan ‘çerçeve yasa’ teklifiyle yeni bir aşamaya geldi. İktidar cephesinde “toplumsal dayanışma”, “beraberlik” ve “Türkiye mutabakatı” vurguları öne çıkarılırken, teklifin kapsamı ve sürecin nasıl yürütüldüğü farklı toplumsal kesimler tarafından tartışılmaya devam ediyor.
Emek Partisi İstanbul Milletvekili İskender Bayhan’la sürecin nasıl yürütüldüğünü, Meclise gelen yasa teklifinin ne anlama geldiğini, iktidarın seçim ve anayasa hesabını, çeşitli toplumsal kesimlerin kaygılarını ve barış ile emek mücadelesi arasındaki ilişkiyi konuştuk.
"Yasanın mimarı Saray'dır"
İktidarın yasaya taktığı isimde ‘toplumsal’, ‘dayanışma’, ‘beraberlik’ vurguları var. Cuma günü komisyonda da ‘Türkiye mutabakatı’ gibi çeşitli vurgular vardı. Yasaya kadar geçen, bir seneyi aşkın süreyi göz önünde bulundurunca, bu yasayı kim yaptı?
Aslında kanun teklifinin son iki hafta içerisindeki tartışma sürecinde bile ortaya çıkan tablo bize açıkça gösterdi ki bu yasayı Saray hazırladı. Yani bu yasanın asıl mimarı Saray’dır. Çünkü komisyon raporunun yayımlanmasının üzerinden 4 ayı aşkın bir süre geçti. Bu süre içerisinde partilerin ‘aktif pozisyon’ alması gerektiği söylendi. Burada da kastedilen tabii ki komisyonda yer alan ve grubu bulunan partilerdi. Bu süre içerisinde, elbette sonradan yapılan açıklamalardan öğrendiğimiz; bu hazırlanan yasanın tartışma sürecinde İmralı’nın da, Abdullah Öcalan’ın da dahli olduğuydu. Hatta sınırlı da olsa Kandil’in de bu sürece ilişkin belli oranlarda müdahalelerinin, kendilerinin söylemiyle sınırlı şekilde, olduğu dile getirildi. Ancak ‘Yasanın yapılmasına Abdullah Öcalan da Kandil de katıldı ve şu kadar katıldı’ diyebileceğimiz somut bir veri yok elimizde. En somut veri İmralı heyetinin ve DEM Parti yönetiminin, sözcülerinin açıklamaları oldu. Bu sürecin muhatabının Öcalan olduğu ve İmralı üzerinden yasanın hazırlanma sürecinde Abdullah Öcalan’ın esas rolü üstlendiği, DEM Parti’nin herhangi bir rolünün olmadığına ilişkin kendi resmi açık beyanları oldu.
İktidar başından beri ‘terörsüz Türkiye’ ismiyle bu süreci yönlendiriyor. Siz de sıklıkla iktidar cephesinin konuyu ‘Terör sorununa indirgediğini’ vurguluyorsunuz. Mesele ‘terör sorunu’ olarak ele alınmayacaksa nasıl ele alınmalı?
Adalet Komisyonundaki kanun teklifi görüşmelerinde yaptığım konuşmada da dile getirdim. Yasayı alıp inceleyince ‘5T’ diyebileceğimiz bir formül üzerine kurulduğu görülüyor. Terör, teslim, tespit, teyit ve tasfiye denen 5 kavram üzerine kurulmuş bir yasa var önümüzde. Dolayısıyla Saray iktidarı ‘Kürt sorununu çözdüm, geriye terör sorunu kaldı’ anlayışıyla durumu yönlendiriyor. Ve onun için de ortaya taraflar arasında bir silah bırakma protokolü çıktı. Biz böyle olmaması gerektiğini başından beri söylüyorduk. Çünkü asıl mesele Kürt sorununun demokratik çözümü ve kalıcı barış için somut adımların atılmasıydı. Bunlar ‘Milli Birlik, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun’ raporunun 6. ve 7. maddesinde tartışmalar sonucu sıralanmıştı. Mesela AİHM ve AYM kararlarının uygulanması. Yasa bile gerektirmeden atılabilecek adımları atmayan bir tutumu dile getirdik. Bunun bir ‘terör sorunu’ olmadığını dile getirmeye çalıştık. Kürtlerin ayrı bir ulus olduğunu kabul etmeden, ayrı bir ulus olmaktan kaynaklı hakları tanımadan atılan hiçbir adım Kürt sorununun demokratik çözümü ve kalıcı bir barış açısından işlevli olmayacak: Kayyım atamalarına son verecek bir yasal düzenlemenin yapılması, ana dili eğitimi ve ana dilinde kamusal hizmet talepleri de dahil ana dil hakkının tanınması ve kullanılmasına dair yasal düzenlemelerin yapılması... Bütün bunların olmadığı bir çerçeve ‘terörsüz Türkiye’ ya da güvenlik makasına sıkıştırılmış, ‘terör’ parantezine alınmış bir yaklaşım anlamına gelir.
"Abartılı yorumlardan kaçınmak gerek"
İki temel başlıkla ele alınması gerekiyor meselenin. Birincisi yasal düzenlemeleri gerektirmeyen ve fiilen bugün atılabilecek adımların atılması. Bir de Kürt sorununun demokratik çözümü ve kalıcı barış için Kürt halkının ayrı bir ulus olarak varlığını kabul eden bir tutumun ifadesi olacak taleplerin uygulanması. Elbette ki aynı zamanda bu süre içerisindeki uğranan hak kayıplarının iadesi, KHK’lilerin, Barış Akademisyenlerinin göreve iadesi, yine bölgede koruculuk sisteminin kaldırılması, Terörle Mücadele Kanunu başta olmak üzere TCK’de yapılmış bütün antidemokratik düzenlemelerin kaldırılması... Bu konularda adım atılmadığı sürece bir mesafe alındığı, ilerleme olduğu söylenemez. Bu kanun teklifiyle de ortaya konan ve gündeme gelen değişiklikleri fazla iyi niyetli yorumlamayı, demokratikleşme ve barış açısından abartılı yorumlar yapılmasını yanlış buluyorum.
İktidar tarafından sıkça başvurulan bir propaganda var: “Terörü bitiren lider.” Özellikle AKP-MHP seçmenleri başta olmak üzere bir karşılık da buluyor gibi duruyor. Gerçekten baktığımızda PKK’nin silah bıraktığı bir tablo varken, Erdoğan terörü bitiren lider mi?
Şunu açık söyleyelim, eğer terörden kastedilen PKK’nin silah bırakması ve kendini feshetmesi ve artık silahlı mücadele dönemini kapatması ise bunu Öcalan yapacak. Erdoğan’ın burada bir dahli olduğunu düşünmüyorum. Bu kararı veren Abdullah Öcalan. Daha sonra da resmi kongre kararıyla ilan edildi. Bu ‘Operasyonlar, çatışmalar dursun, silahlar sussun, Kürt sorunu barışçıl, siyasal, demokratik bir zeminde çözülsün’ diyen emek, barış ve demokrasi güçlerinin mücadelesinin çağrılarının sonucudur. Bunun etkisi büyüktür.
Ancak Cumhur İttifakının küçük ortağı da büyük ortağı da siyasi rant devşirmeye çalışıyor. Özellikle Kürt halkının nezdinde olumlu bir izlenim yaratmaya çalışacak. Bunun somut örneği, bu komisyona yansıyan bir konuydu, AKP kanadının ısrarla sürecin Erdoğan’ın çağrılarıyla başladığını, MHP kanadının ise ısrarla Devlet Bahçeli’nin Meclis açılış töreninde el sıkmasıyla başladığını söylemesi.
"Erdoğan'ın iktidar hesabı bitmiş değil"
Özellikle kendini muhalif olarak konumlandıran yurttaşların da bir kaygısı da bunun bir ‘seçim aritmetiği’ olması. Pek çok kesim bu sürecin bir sonraki seçimi kazanmak için gerek bir propaganda aracı gerek yeni ittifakların kapısı olduğunda hemfikir. Aynısını ‘yeni anayasa’ tartışmaları için de söyleyebiliriz. Siz öyle mi görüyorsunuz, eğer öyleyse Kürt sorununun çözümü ile seçim propagandası arasındaki denge nasıl kurulacak?
Cumhur İttifakının ve özellikle de Erdoğan’ın Saray rejiminin bütün bu süreçte bir iktidarını koruma, oradaki geriye gidişi engelleme ve iktidarını sürdürme tutumu olduğu açık. Bu reddedilemez. Ama şunun da altını çizmek lazım. Burada özel bir dönemeç oldu. Erdoğan’ın ilk görüşmeler sırasında ‘Bu işi DEM Parti, MHP ve AKP olarak götüreceğiz’ açıklaması; aslında Cumhur İttifakı açısından, önümüzdeki dönem seçimler ve anayasa tartışmaları açısından niyetinin ne olduğunun somut olarak ifadesiydi. Biliyorsunuz bu yaklaşıma İmralı heyeti, ‘Öcalan’ın da CHP’nin rolünü çok önemsediğini ve bunu esas bir devlet projesi olarak gördüğünü’ söyleyerek bir anlamda tedbir almış oldu. Ama ben bu kanun teklifi sürecinde de Erdoğan’ın bu niyetini hâlâ koruduğu kanaatindeyim. Kanun teklifinin yalnızca Mecliste ve komisyonda grubu olan partiler ve butlan CHP’sinin ardından kurulan Yeni Parti ile paylaşılmasında da aynı yöntem izleniyor. DEM Parti’yi buradan sıkıştırdığını söylemekte sakınca görmüyorum. Aksine, DEM Parti’nin yöneticileri de bunun farkında olduğunu gösteren açıklamalar yapıyor. Dolayısıyla bu yönüyle Erdoğan’ın bir iktidar ve anayasa hesabı içerisinde hareket ettiğini, bu amaçtan vazgeçmediğini, hatta bunu daha fazla baskı için kullanacağını gösteren bir tutum içerisinde olduğunu söylemekte yarar var. Kürt’üyle, Türk’üyle bunu bütün işçilerin, emekçilerin görüp bilmesinde fayda var.
"Kimi kaygılar iktidar için bahaneye dönüyor"
Bir başka eğilim de, aslında sürecin toplumsallaşmaktan ne kadar uzak olduğunu gösterir biçimde, ‘birlikte yaşam korkusu’. Nihai hedef olması gereken bir durum on yıllardır toplumsal kutuplaşmanın bir parçası olmuş bir konu bakımından tahliyeleri de bir başka kaygı haline getiriyor. Nasıl beraber yaşayacağız?
Bu özellikle şehit yakınlarının ve gazilerin, gazi yakınlarının sıkça dile getirdiği bir hassasiyet. Ancak Cumhur İttifakının, Erdoğan ve MHP kanadı, hatta itiraz eden İyi Parti bunu bir hassasiyet olarak öne sürüp Kürt sorununun kalıcı çözümü yönünde adımlar atmanın önüne engel olarak getiriyor. Ama bu yasa çıktığında ve uygulamaya konduğunda sürgünden gelecek, cezaevinden çıkacak veya Kandil’den Suriye’den gelecek olan binlerce kişinin böyle bir ‘risk’ oluşturacağını düşünmüyorum. Bu çok abartılı bir yaklaşım. Aksine bugün, bütün politik tutsakların haklarını içeren, bütün siyasi tutsakları kapsayan bir genel affa ihtiyaç duyulduğu çok açık. İnsanlığa karşı, halka karşı işlenmiş suçları dışta tutan, kadına yönelik şiddet, cinsel saldırı ve istismar, çocuğa yönelik suçları dışarıda tutacak bir genel af ihtiyacı var. Bu afla içeriden çıkanlar veya yurt dışından gelenlerle bu toplumun bir uyuşmazlık yaşayacağını düşünmüyorum.
Mesela bölgedeki savaş politikaları ve izlenen sömürü politikaları nedeniyle milyonlarca Suriyeli Türkiye’ye geldi, yüz binlerce Afrikalı göçmen işçi bu ülkede ucuz emek gücü olarak sömürülüyor. Türkiye bir göçmen deposu olarak Avrupa’ya geçişte bir tampon bölge gibi kullanılıyor. Bu memlekette örgütlü iktidar güçleri ya da belli başlı ırkçı, şoven güçlerin provokasyonları dışında bir arada yaşama konusunda büyük problemler çıkmıyor. 8-10 bin kişinin ya da bir genel siyasi aftan yararlanacak, bu memleketin yurttaşı olan on binlerce kişinin böyle bir doku uyuşmazlığı yaşaması mümkün değil. Bunun üzerinden küçük de olsa demokratik adımlar atmamanın ya da kalıcı barış yönünde adım atmamanın bahanesi olarak kullanılmasının daha çok öne çıktığını düşünüyorum.
"Cumhur İttifak'ından demokrasi beklentisi mücadeleyi zayıflatır"
Sürecin başından beri konuştuğumuz çeşitli eğilimler var. Bunlardan biri Kürt yurttaşların ‘güvensizlik’ eğilimi. Şimdi bir ‘somut adım’ var ortada. Bu yasa bu güvensizliği ortadan kaldırabilir mi ya da gerçekten söylendiği gibi ‘demokrasiyle çözümün’ ilk adımı olabilir mi? Özellikle de DEM Parti tabanı açısından.
Bu yasa teklifinin Kürt halkı içerisinde mevcut sürece ilişkin ve Cumhur İttifakına, Erdoğan iktidarına ilişkin kaygıları, güvensizlikleri ortadan kaldıracağını düşünmüyorum. Ama bir heyecan yaratacağı, olumlu bir hava yaratacağı gerçek. Aftan yararlanacak kişi sayısının 15 bini dahi bulabileceği söyleniyor. Eğer bu konuda pratik bir adım atılırsa. Bu gerçekleşirse de Kürt halkı, Kürt gençliği buna ‘Bir görelim’ diyecektir. Ama yasa uygulanmaya başladıktan sonra binlerce insan gelir ve günlük yaşama katılırsa bunun belli bir heyecan yaratacağını, atılacak adımlar açısından bir güveni teşvik edeceğini düşünüyorum.
Ama yaşanan süreç içerisinde Cumhur İttifakının politikaları, faşist bir rejimin kurulması yönünde atılan adımları dikkate aldığımızda asla ve asla buradan bir demokrasi beklentisine girmeyi doğru bulmuyorum. Aksine demokratikleşmenin Türk-Kürt, bu ülkede yaşayan bütün ezilen ve sömürülen emekçilerin ortak mücadelesiyle geleceğini ve Saray ittifakının ne ekonomik ne de iç ve dış siyasi politik programında böyle bir hedefinin olduğunu açık açık söylemek gerekir. Böylesi beklentilere girmek demokratikleşmeye hizmet etmez. Aksine demokratikleşme konusunda halkın gücünü, emekçilerin gücünü, mücadelenin gücünü zayıflatır.
"Savaş bütçesi büyüyor"
Bir yandan iktidar aslında Kürt meselesinin çözümüyle refah arasında da çok direkt bir ilinti kuruyor. Burada mevzuubahis olan kimin refahı, meselenin bu biçimiyle çözümü Türkiye’de sıradan yurttaşlar açısından ekonomik bir rahatlama getirecek mi?
Bu konuda da ne yazık ki olumlu bir beklenti veya olumlu bir öngörü ortaya koymak mümkün değil. Türkiye’nin mevcut bütçesi de dahil, ortada çok ciddi bir savaş ve silahlanma bütçesi var. NATO’ya bu konuda daha büyük taahhütler verildiği ortada. Sürecin böyle tamamlanmış olması Türkiye’nin silahlanma ve savaş sanayisine ayırdığı bütçeyi azaltacağı anlamına gelmiyor. Aksine, artırma yönünde.
Bir diğer nokta ise, Saray rejiminin bir sermaye iktidarı olması. Dolayısıyla memleketin mevcut kaynaklarını ne için, kimin için kullandığı ortada. Bu ülkenin işçilerinin, emekçilerinin çalışma ve yaşam koşullarının iyileşmesi için kullanmıyor. Sermayeyi daha fazla büyütmek, tekellerin çıkarlarını garanti altına almak, yerli ve yabancı tekelleri büyütmek için kullanıyor. Yani bir avuç zenginin çıkarı için. Dolayısıyla burada bir kaynak doğacaksa bu kaynakların dahi halkın refahına ayrılmayacağı açık. Tıpkı diğer kaynaklar gibi. Elbette her burjuva sermaye iktidarında bazı kırıntılar düşer ama aynı asgari ücrette olduğu gibi bunlar açlıktan öldürmeyecek kırıntılardır. Eğer Türkiye’de işçi ve emekçiler herhangi bir refahtan faydalanacaksa bu ancak mücadeleyle olur.
"Emek ve barış mücadelesi beraber ilerlemek zorunda"
Yasa teklifi aslında birtakım tahliyeler dışında bir yenilik getirmiyor, henüz diğer taleplerle ilgili bir adım atılıp atılmayacağı muğlak. Demirtaş’ın da kapsam dışı olduğu vurgulandı. Sizce hem yasa hem de yasayı doğuran süreç nasıl işlemeliydi? Bir yılı aşkın sürenin nasıl geçirildiğinin bugün önümüze getirilen yasayla nasıl bir ilişkisi var?
Bu sürecin tamamen bu ülkenin işçilerinin, emekçilerinin Türk’üyle, Kürt’üyle, Alevi’siyle Sünni’siyle bir arada, kardeşçe yaşayabileceği bir süreç olarak planlanması gerekir. Kürt ulusunun ayrı bir ulus olduğu gerçeği kabul edilerek, geçmişin yanlış politikalarıyla; kan, gözyaşı, acı veren ve bu ülkenin maddi-manevi bütün birikimlerini Türk ve Kürt genciyle beraber mezara gömen yaklaşımın açık bir öz eleştirisi gerekiyor. Bunun mahkum edilmesiyle başlanmalıydı bu süreç ve ancak böyle halkın çıkarına adımlar atılabilirdi. Bu bugün de bir ihtiyaç. Dolayısıyla barışla, insanca yaşamanın; kalıcı barışla, insanca bir çalışma ve yaşam koşullarına sahip olmanın, emeğin değeriyle barışın değerinin bir arada ortak büyümesinin mücadelesini vermek lazım. Bu çünkü sadece Kürt sorunu açısından değil, Saray rejiminin Yeni Osmanlıcı yayılma siyaseti açısından da böyle. Kürt sorununda silahların susması savaş politikalarının bittiği, Türkiye’yi yöneten sermaye güçlerinin ve Cumhur İttifakının savaşçı politikalardan vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Aksine onun bütün programı, bir kez daha altını çizerek söylemek istiyorum, NATO zirvesinde de ortaya çıktı. Görüldü ki ABD emperyalizminin iş birlikçiliğiyle bölgede Amerikan atına binip Yeni Osmanlı kılıcını sallayarak devam etme niyetinde. Dolayısıyla bugün emek ve barış mücadelesi; su gibi hava gibi bir ihtiyaçtır. Bizim çıkışımız çok açık: İş, ekmek ve özgürlük talepleri etrafında bir genel direniş, bir demokratik halk direnişi. ‘Bu işten nasıl kurtuluruz?’ diye kafa yoran her işçinin, her emekçinin, her gencin, her emekçi kadının sarılması gereken halka burasıdır.
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et