Mitsel düşünüşten komplocu akla nasıl geldik?
Mitler, bilinmeyeni insanın dünyasına çekmeye çalışırken; komplocu akıl bilineni yeniden bilinmezleştirir. Sonunda açıklama, gerçekliği kavramanın değil de gerçeklikten kopmanın aracına dönüşür.
Fotoğraf: Pixabay
Kaan Biçici
16.yüzyılda Friuli vadisindeki bir değirmende, Domenico Scandella (namıdiğer Menocchio) elindeki birkaç kitabı kendi gündelik maddi gerçekliğiyle harmanlıyordu. Süte, peynire ve peynirin içinde kendiliğinden beliren kurtlara bakarak devasa bir evren tasarımı, aykırı bir kozmoloji çattı. Menocchio’nun zihni için dünya, kaotik bir biçimsizlikten sütün çürümesi gibi pıhtılaşarak süzülmüş; Tanrı ve melekler de tıpkı peynirin içinde beliren o küçük kurtlar gibi bu maddi süreçten doğmuştu. Carlo Ginzburg’un Peynir ve Kurtlar eserinde ölümsüzleştirdiği bu sıradan değirmenci, insan düşüncesinin tarihsel karakterine dair önemli bir ipucu sunuyor. Maddi olanla temas kurarak, nesneye dokunarak ve üretime müdahil olarak simgesel düşünmek.
Bizi biyolojik bir canlı olmanın yalın sınırlarından çekip çıkaran, doğada kendi hikâyesini yazan birer özne kılan cevher tam da bu gelişkin soyutlama ve simgesel düşünme kapasitesi. Doğanın kaotik işleyişini zihinde bir düzene oturtma, olaylar arasında görünmez fakat mantıksal ağlar örme becerisi... İnsan, üretici etkinliği içinde dünyayı anlamlı bütünler halinde kavramaya yönelir. Kopuk parçaları birleştirip bir “bütün” kurmak, mağara duvarına çizilen bizon figüründen toprağa saplanan ilk sabana kadar insanın tarihsel varoluşunun temel harcı belki de.
Doğayla Eylemsel Temas ve Mitler
Antik insanın doğayla kurduğu bu eylemsel temas, mitsel düşüncenin de kök saldığı yer. Şimşek çaktığında “Zeus kızdı” demek ya da deniz köpürdüğünde “Poseidon’un gazabından” söz etmek, doğayı basit bir cehaletle örtmek değil; aksine o devasa, ezici ve tehditkâr maddi kuvveti insan diline çevirmek, ona bir isim verip onu biraz olsun ehlileştirmekti. İnsan doğayla maddi olduğu kadar araya koyduğu simgesel ağ aracılığıyla da ilişki kurar. Simgesel düşünüş ve onun ilk bütünlüklü formu olan mitler insanın dünyayla “başa çıkmasının”, doğaya aktif müdahalesinin ve varlığını korumasının bir yoluydu.
Mesele mitlerin doğru ya da yanlış olması değildi. Mitler, dünyaya ilişkin gözlemlerden, üretim deneyimlerinden ve kolektif yaşamın tekrar eden pratiklerinden beslenen düşünce sistemleriydi. Bugün bilimin deney ve kuram üzerinden yaptığı şeyi onlar simge ve anlatı aracılığıyla yapmaya çalışıyordu. Başka bir deyişle mit, gerçekliğin yerine geçirilmiş bir fantezi olmaktan ziyade gerçeklikle kurulan ilişkinin özgün bir biçimiydi. Ancak insanın gerçeklikle kurduğu ilişkinin biçimi tarih boyunca aynı kalmaz. Üretim tarzı değiştikçe dünyayı kavrama biçimleri de dönüşür.
Mitos ile Komplo Arasındaki Yarılma
Ne var ki bu kurucu beceri, maddi gerçekliğin zemini kayıp da insan dünyayı dönüştürme iradesinden koparıldığında kırılmaya uğruyor. Anlamı maddi olanla ilişkilendirerek kurmak yerini anlamın bir tür “icadına” bıraktığında, o kadim mitsel zihin yerini günümüzün edilgen ve komplocu akıl yürütmesine devrediyor. Antik insanın mitsel aklı ile modern insanın komplocu aklı arasında bir akrabalık var tabii. İkisi de görünür olanın ardında görünmez bir fail arıyor. Fakat aralarındaki bu biçimsel benzerlik, özdeki trajik bir farkı gözden kaçırmamıza neden olabiliyor.
Mitsel düşünce, insanın doğayla aktif temasının ve üretken eyleminin bir ürünüydü. Antik insan fırtınaya bir isim verir, ardından ahşap küreğine sarılır, gemisini inşa eder ve o denizle fiziksel bir kavgaya tutuşurdu. Mitsel düşünceyi kuran bilinç faaldir, kapsayıcıdır ve nesneyle kurduğu temas sayesinde kurucu bir güce sahiptir. İnsan zihni sadece “başlı başına” anlam üretmez; üretim ilişkileri içinde şekillenen pratik deneyimler üzerinden dünyayı kavrar. Buna karşılık komplocu akıl, ürettiğine, emeğine yabancılaşmış insanın “çaresizliğinin” biçimlendirdiği bir zihinsel refleks gösterir. Yaşamın ve toplumun çelişkilerini kavrayamayan bilinç, çelişkiyi çözmek yerine onu mistifiye etmeye meylediyor. Parçalı, karikatürleştirilmiş ama çaresizliğin yeniden ürettiği bir düşünme biçimi.
Bilineni Bilinmez Kılmak
Mit, gizemi ortadan kaldırmaya çalışan bir düşünce biçimiydi. Şimşeğin neden çaktığını, mevsimlerin neden değiştiğini, ölümün ve yaşamın döngüsünü açıklamaya çalışıyordu. Getirdiği yanıtlar bugün bize doğaüstü görünse de, çıkış noktası bütünüyle maddi dünyanın yarattığı sorulardı. Komplo teorileri ise tersine işler. Onlar çoğu zaman zaten açıklanmış ya da açıklanabilir olan olguların üzerine yeni gizem katmanları örer. Böylece dünyayı anlaşılır kılmak yerine, her açıklamanın arkasına daha büyük bir açıklama, her nedenin arkasına daha gizli bir neden yerleştirir. Mitos, bilinmeyeni insanın dünyasına çekmeye çalışırken; komplocu akıl bilineni yeniden bilinmezleştirir. Sonunda açıklama, gerçekliği kavramanın değil de gerçeklikten kopmanın aracına dönüşür.
Elbette mitler toplumsal düzeni meşrulaştırma işlevi de gördü, toplumsal iktidar ilişkilerinin de taşıyıcılarıydı. Firavunların tanrısallığı, kast sistemleri, krallık meşruiyetleri vs. de mitik düşüncenin ürünleridir. Komplo teorileri bu yönüyle de benzerlik göstererek kapitalist toplumun karmaşık ilişkilerini kişiselleştiren ve sistemsel çelişkileri gizleyen çağdaş mitolojiler olarak işliyor.
Görünmez Güçlerden Gizli İradelere
Tabii bir yanıyla komplocu zihin bütünüyle kör değildir tersine, kendi yaşamını belirleyen görünmez güçlerin varlığını sezmekte çoğu zaman haklıdır. Ekonominin, toplumun ya da devletin bireyin gündelik yaşamı üzerinde belirleyici etkileri olduğunu hisseder. Ancak tam da burada çarpıklık başlar. Kapitalist toplumda toplumsal ilişkiler doğrudan görünmez; insanlar arasındaki ilişkiler şeyler arasındaki ilişki gibi görünmeye başlar. Marx'ın meta fetişizmi dediği bu durum nasıl toplumsal ilişkileri şeylerin ilişkisi gibi gösteriyorsa komplocu düşünce de tarihsel süreçleri gizli iradelerin ürünü olarak sunar. Bu ilişkileri tarihsel süreçler, sınıfsal çelişkiler ve toplumsal yapılar içinde kavrayamadığında, bütün bu dağınık belirlenimleri tek bir iradede, tek bir merkezde ya da gizli bir örgütte cisimleştirir. Böylece sistemsel olanı, tarihsel olanı ya da ilişkileri değil de “senaryoyu” görmeye başlar. Dış dünyanın farkına varmıştır fakat onu dönüştürebilecek bir kavrayış geliştiremediği için, zihni o görünmez olana hapsolur.
İnsanın anlam dünyası, maddi yaşamla kurduğu ilişkinin dışında şekillenmez. Üretim süreçlerinden, ortak yaşamdan ve dönüştürücü pratiklerden uzaklaştıkça, simgeler de gerçekliği kavramanın araçları olmaktan çıkıp onun yerine geçmeye başlar. Bugünün bilgi krizi biraz da bu tersine dönüşümün sonucu. Dünyayı yeniden kavrayabilmek ortak yaşamın, kolektif eylemin içinde yeniden düşünmeyi ve buna uygun bir toplumu gerektiriyor.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et