YÖK’ün duyurduğu ‘İME’ modeliyle ne amaçlanıyor?
Öğrencileri bu kadar hızlı mezun etme dayatması gerçekten nitelikli bir eğitim sağlamak için mi, yoksa bir an önce diplomayı elimize verip bizleri ucuza çalışacağımız işgücü pazarına sürmek için mi?
Fotoğraf: ANKA
Ece
Yıldız Teknik Üniversitesi
Üniversitelerin açılış tarihi yaklaşırken biz öğrenciler için takvimdeki günler bir heyecandan çok, giderek büyüyen bir kaygıyı temsil ediyor. Yurt başvurularının, fahiş kira hesaplarının ve geçim derdinin arasında yeni döneme hazırlanmaya çalışırken Meclis’ten geçen YÖK kanunu ve lisans süresini 3 yıla indirme tartışmalarıyla karşılaştık. ‘İşletmede Mesleki Eğitim’ (İME) adıyla anılan bu modelin ilk etapta 7 pilot ildeki 81 üniversitededeki 185 ön lisans programında uygulamaya koyulması planlanıyor. Peki, öğrencileri bu kadar hızlı mezun etme dayatması gerçekten nitelikli bir eğitim sağlamak için mi, yoksa bir an önce diplomayı elimize verip bizleri ucuza çalışacağımız işgücü pazarına sürmek için mi?
Bize vadedilen sömürü ve güvencesizlik
Bir öğrenci için okumak, sadece derse girip çıkmaktan ibaret değildir. Çoğumuz kirayı ödeyebilmek, beslenebilmek ya da temel ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için eğitimimiz sürerken çalışmak zorundayız. Böyle bir tabloda, Meclis’ten geçen yeni düzenlemeyle ara sınıflardaki öğrencilere ek sınav hakkının tanınmaması tesadüf değildir. Ekonomik kriz yüzünden işe girmek zorunda kaldığından dersi aksayan veya okulunu uzatan bir öğrenciye ‘Sen artık sistemin dışındasın’ denmektedir. Bu şekilde eğitim; yoksul ve çalışan öğrenciyi eleyen, doğrudan dışarıda bırakan adil olmayan bir yarışa dönüştürülmektedir.
Bu yaklaşım lisans eğitimini 3 yıla indirme planlarında da kendini gösteriyor. Eğitimin son yılını staj yapma bahanesiyle pazarlayan bu model, gerçekte öğrencilerin lehine bir kariyer fırsatı ya da eğitici bir deneyim sunmaktan uzaktır. Bugün yeni mezunların ve öğrencilerin staj süreçlerinde kendi alanlarına dair nitelikli bir şey öğrenemediklerini, mesleki gelişim yerine birer angarya elemanı gibi kullanıldıklarını zaten yaşayarak deneyimliyoruz. Gittiğimiz çoğu stajda bize iş öğretilmiyor; saatlerce ayak işleri yaptırılıyor, üzerimize yüklenen niteliksiz görevlerle emeğimiz karşılıksız bırakılıyor ve açıkça sömürülüyoruz. Dolayısıyla bu düzenleme bize iyi bir eğitim veya sektör tecrübesi kazandırmaktan ziyade; mevcut sömürü, güvencesizlik ve ucuz iş gücü koşullarını daha erken bir yaşta önümüze çıkarmaktan başka bir işe yaramamaktadır.
Bu yaklaşım hayatlarımızdan neler götürecek?
Daha da önemlisi, 4 yıllık müfredatı ve üniversite yaşamını 3 yıla sıkıştırmak; kütüphanede vakit geçiremeyen, kulüp faaliyetlerine katılamayan, birbiriyle oturup iki satır akademik ya da sosyal tartışma yürütecek zamanı kalmayan bir öğrenci profili yaratmaktır. Bu bize nitelikli, düşünen ve sorgulayan bireyler olarak değil; sadece piyasanın o an ihtiyaç duyduğu teknik becerileri hızlıca öğrenip giden sertifikalı elemanlar olarak bakıldığını gösteriyor. İş hayatına erken atılma masalıyla sunulan şey, aslında elimizden çalınan nitelikli bir eğitim ve üniversiteyi bir öğrenci olarak deneyimleme hakkımız. Sundukları bu model aracılığıyla mevcut niteliksiz eğitim anlayışı ve piyasaya bağımlılığı derinleştirmek hedefleniyor.
Ancak bu acelecilik biz öğrencilere kolaylık sağlamak için değil, dışarıdaki işsizler ordusunu büyüterek piyasaya ucuza çalışan sürmenin bir yöntemidir. Piyasaya her yıl ne kadar çok ve hızlı mezun gelirse, diplomalarımız bir o kadar değersizleşiyor. Bu şekilde işe alım görüşmelerinde işverenlerin önümüze koyduğu düşük ücretleri ve güvencesiz çalışma koşullarını kabul etmeye mecbur bırakılıyoruz. Yani diplomaları bir an önce dağıtma hırsı aslında sermayeye ucuz, esnek ve itiraz edemeyen bir işgücü yetiştirme projesidir.
Tek mağdur öğrenciler olmayacak
Üstelik bu sıkıştırılmışlık sadece biz öğrencileri değil, bize eğitim veren akademisyenleri de vuruyor. Getirilen yasayla emeklilik yaşının 75’e çıkarılması ve esnek çalışma modelleri, kadro bekleyen genç araştırmacıların önünü tamamen kapatıyor. Geleceğinden emin olamayan, güvencesiz ve sözleşmeli çalıştırılan akademisyenlerle okuldan bir an önce gönderilmek istenen öğrenciler aynı güvencesiz koşullara itiliyor. Araştırmacı ve eleştirel akademinin yerini, sadece dersini anlatıp geçen mekanik ve ruhsuz bir yapı alıyor.
Söz hakkı üniversite bileşenlerinin olmalı
Fakülte, enstitü ve bölümlerin kapatılması yetkisinin tamamen YÖK’e ve merkeze devredilmesi ise bu tablonun en tehlikeli halkalarından biridir. Çünkü bu durum, öğrencilerin ve üniversite bileşenlerinin kendi okulu, kendi geleceği hakkında söz hakkının tamamen elinden alınması anlamına gelmektedir. Hangi bölümün açık kalıp hangisinin kapatılacağına bilimin, toplumun ve eğitimin süzgecinden geçerek değil; piyasanın anlık ihtiyaçlarına ve siyasi kararlara göre karar verilmektedir.
Günün sonunda karşımızdaki bu düzenlemeler; devletin barınma, burs ve kamusal eğitim sorumluluğunu üzerinden atma hamlesidir. Öğrencileri barındıramayan, burs sağlayamayan, nitelikli bir kampüs hayatı sunamayan anlayış; çözümü eğitimi kısaltmakta ve bizi 3 yılda diplomayla baş başa bırakıp kapının önüne koymakta buluyor. Ancak eğitim, piyasanın ihtiyaçlarına göre biçimlendirilecek bir hizmet değil, herkes için eşit ve parasız ulaşılması gereken kamusal bir haktır.
(Genç Hayat)
Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et