Bir kampüs kooperatifi olarak BÜKOOP
Bizlerden beklenen kendi bireysel bütçesini kurtarmaya çalışan bencil tüketiciler olmamız. Peki bu kuşatmaya karşı öğrenciler sadece indirim talep eden pasif birer tüketici mi olmak zorunda, yoksa alternatif bir yaşam kurabilir miyiz?
Fotoğraf: Gülçin (BÜKOOP volunteer)/Wikimedia Commons CC BY-SA 4.0
Mîna PELİT
Boğaziçi Üniversitesi
Güzel bir gün, öğle vakti dersten çıktığımızda güneş Güney Kampüs’ün üzerinde parıldıyor.
Kampüse adımımızı attığımız an, her birimiz kendimizi ziyadesiyle hırslı bir kuşatmanın ortasında buluyoruz. Bugünün Türkiye’sinde öğrenci olmak; barınma kriziyle boğuşmak, niteliksiz yemek için kuyruklarda beklemek ve her gün biraz daha yoksullaştırılmak demek zaten. Üniversiteler artık demokratik kamusal alanlar olmaktan hızla çıkarılıyor; sermayeye peşkeş çekilen, her köşesi ticarileştirilen devasa birer işletme gibi yönetiliyor. Bu piyasa düzeni, biz öğrencilere tek bir rolü dayatıyor: “Müşteri-Öğrenci”. Bizlerden beklenen, yalnızlaşmış ve sadece kendi bireysel bütçesini kurtarmaya çalışan birer bencil tüketici olmamız. Peki bu kuşatmaya karşı öğrenciler sadece indirim talep eden pasif birer tüketici mi olmak zorunda, yoksa alternatif bir yaşamı bugünden ve kampüsten kurabilir miyiz?
Bu sorunun cevabını uzaklarda aramaya gerek yok. Kampüste merdivenleri inip biraz yürüdüğünüzde sizi 40 metrekarelik bir oda karşılıyor. Kapısını araladığınızda geçen dönem ders aldığınız hocanızı elinde POS cihazıyla bilgisayarın karşısında cebelleşirken bir sıra arkadaşınızın ona “Sırasıyla yıldız, iptal ve onay tuşlarına basmalısınız.” dediğini göreceksiniz. Müzik açılmış, demliğin buharı camı buğulandırmış, çayların içine birkaç dilim kuru mandalina ve limon atılmış. Bir masa etrafında birleşen insanlar portakalı ve muhabbeti bölüşüyorlar. Raflarda erişteler, salçalar, peynirler ve de cevizler gırla. Hoş geldiniz, Boğaziçi Mensupları Tüketim Kooperatifi’ndesiniz!
BÜKOOP’a hoş geldiniz!
BÜKOOP’un temelleri 2009’da, tarımdaki sosyo-ekonomik ve ekolojik adaletsizliklere kafa yoran üniversite bileşenlerince atıldı. Daha ilk adımında Çiftçi Sendikası, Tohum İzi Derneği ve kampüsteki Eğitim-Sen’lileri ortak bir dayanışma zemininde buluşturan bir yol arkadaşlığı idi. O günden beri de kampüsü alternatif bir iktisadi modelle örgütlüyor; küçük üreticiyle tüketiciyi doğrudan buluşturarak adil, temiz ve uygun fiyatlı gıdayı erişilebilir kılıyor. Ana gayesi, gıdayı piyasa sömürüsünden kurtarıp yeniden bir müşterek haline getirmek. Metalaşan gıdanın niteliksizleşmesine karşılık örülen müşterekler, basit birer mekân veya kaynak olmanın ötesinde; piyasa mantığını reddeden ilişkilere, kolektif emek bağlarına ve yatay örgütlenme pratiklerine dönüşüyor. Bu ortaklaşma iradesi de gıda egemenliği mücadelesini besliyor. Gıda egemenliği dediğimiz şey aslında çok temel bir gerçeğe dayanıyor: Ne yiyip ne içeceğimize küresel şirketlerin kâr hırslarının değil, halkların kendi kararlarının yön vermesi ve beslenmenin piyasanın insafına bırakılamayacak temel bir insan hakkı olması.
Ürünlerin fiyatları belirlenirken erişilebilirlik en önemli kıstas. Çünkü temiz gıda, piyasa eliyle seçkinleştirilip bir imtiyaza dönüştürülmüş durumda. BÜKOOP, bu sınıfsal bariyeri sarsmak adına narenciye ve leblebiyi öğrencilere %50 indirimle ulaştırıyor. Buna ek olarak fiyatlar klasik arz-talep eğrilerine göre değil, üretici ile tüketici arasındaki uzun vadeli güven ilişkisiyle belirliyor. Aracılar ve toptancıların sömürüsü denklemden çıkarıldığında üretici, düzenli ve öngörülebilir bir talebe kavuşuyor. Böylelikle zeytinyağından bala, peynirden kuru yemişe uzanan onlarca ürün üniversite bileşenleriyle buluşturulurken tarladaki çiftçinin emeği yok pahasına ezdirilmiyor; kent ve kırsal dayanışmayla örülüyor. Kurulan bağları kargo kolilerinden ibaret bırakmamak için üreticilerle söyleşiler ve hayat şartları el verdiğince ziyaretler organize ediliyor. Böylelikle hem tüketilen gıdanın sürecine dahil olunup hem de dertleşiliyor.
BÜKOOP’un şenlikli cumartesileri
BÜKOOP’un her bir emekçisi, gönüllü çalışan Boğaziçi mensupları. Gönüllüler Baraka adı verilen kooperatif mekanını açar, “Malakan peyniri ne?” gibi sorularınızı (Malakanlar’ın Çarlık Rusyası’ndan Türkiye’ye getirdiği kaşarla gravyer arasında bir dokuya sahip peynir.) büyük bir keyifle cevaplar. Her ayın ilk cumartesisi BÜKOOP’ta şenliklidir; tüm gönüllülerle Baraka gün boyu açık tutulur. Kahvaltı edilir, temizlik yapılır. Gün sonu alınırken çeneler ve yanaklar konuşup gülüşmekten sızım sızım sızlar. Yatay hiyerarşiyle yönetilen kooperatifin toplantıları ise masadaki herkes ikna olana dek devam eder. Bu sayede hangi üreticilerden hangi ürünlerin alınacağına, kooperatifteki yeniliklere yavaş ama emin adımlarla karar verilir.
Fakat durun. Kalbim parmak uçlarımda atarak hevesle anlattığım o Baraka, yeni gönüllülere kalp krizi geçirten nazlı POS cihazımız ve yağmurlu günlerde açtığım pirinç ışıklar… El birliğiyle, emek emek kurduğumuz o küçük dünya artık yerinde yok. Böyle şeyler bir anda olur; gelen limonları sepete doldururken ve kötü bir haberin ihtimali aklınızın ucundan geçmezken telefon çalar, kapı açılır. Üniversitenin kayyım yönetiminin aldığı keyfi karar doğrultusunda gıdanızı ve emeğinizi paylaştığımız kooperatif mekanınızı tahliye etmeniz gerekir. Hikâye “...ve BÜKOOP kapandı.” şeklinde devam etmiyor, merak etmeyin! Hiç kimse her gün koşa koşa gittiği bir yerden apar topar kalkabilmiş değildir ki. Şimdilik Hisarüstü’ndeki bir kafeyle “Dükkân kira ama semt bizim!” şiarıyla dayanışarak günübirlik satışlar-buluşmalar düzenliyoruz. Senaryonun son aksından fersah fersah uzağız; 17 yaşındaki her çocuk gibi BÜKOOP da değişiyor ve dönüşüyor. Zaten beni bu çirkin dünyayı birlikte güzelleştirebileceğimize inandıran, hayatı yaşanabilir bir yer gibi hissettiren BÜKOOP’a da bu yakışırdı.
Bu çaba yara bandı olmanın ötesine geçebilir mi?
Şüphesiz ki bir çatıdan yoksun kalmanın, ürünleri kolilerde saklamaya çalışmanın ve her satış günü sil baştan alan açmaya çalışmanın getirdiği o fiziksel ve zihinsel yorgunluğu inkâr edecek değiliz. Ancak daha da sarsıcı olanı; kapısını her gün açtığımız o ortak alan kaybolduğunda, bizi bir arada tutan gönüllülük bağlarının zayıflaması, rutinlerimizi yitirmemiz ve birbirimizin hayatından kaybolma endişesiydi. İşte tam da müşterek mekânımızdan koparıldığımız kırılma noktasında, kooperatif masalarında dönüp duran o soruyla yüz yüzeyiz: “Dış etkenler değişmedikçe bu çaba sadece geçici bir yara bandı olmanın ötesine geçebilir mi?” Eğer kampüs kooperatiflerini temel ihtiyaçları karşılayacak pratik birer ‘araç’ addedersek, evet; müşterek alanlar kaybedildiği an o yara bandı sökülmüş demektir. Ancak bir kampüs kooperatifi, yalnızca ekonomik bir aparat değil; kendi içinde kurucu bir ‘amaçtır’ da. Öğrencinin, akademisyenin ve idari personelin kampüs hiyerarşisini yıkarak eşit söz hakkıyla yan yana oturduğu o masalar, piyasa cenderesinin ötesinde hayalini kurduğumuz o özgür ve kolektif yaşam biçiminin bugünden kurulan yaşayan bir provasıdır. Kampüs kooperatifçiliği tam da bu amaç niteliğiyle ara ara değiştirilmesi gereken bir pansuman olmanın ötesine geçer. Çünkü yara bandı sadece var olan yarayı kapatır, oysa üniversite bileşenlerinin ilmek ilmek ördüğü ortaklaşma iradesi, yarayı açan piyasa sistemini dönüştürecek yeni bir yaşam biçiminin mayasıdır. Üniversiteler ticarethanelere dönüştürülebilir, yasaklar arka arkaya sıralanabilir. Tüm bunlar ve nicesi, her günü ayrı bir mücadeleye giden gençliğin tarihinde kara lekeler olarak kalabilir. Ama yan yana gelen insanların o kurucu inadı kampüs sınırlarını çoktan aştı bile; yaşamı her alanda yeniden örgütlemeye devam ediyor. Yıllardır sorulageldiği gibi: Meşhur yasakların sahipleri seyir bile edemezken içimizdeki şenliği, yılgı yanımıza yanaş(a)mazken ve de bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat, yıkılmak elimizde mi?
(Genç Hayat)Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et