Genetik ve etnisite üzerine - 2: DNA’mız ‘milliyet’imiz midir?
Afrika’dan ilk çıkanlar da sonradan çıkanlar da insan popülasyonudur. Bu popülasyonlar etnik gruplara değil ancak yaptıkları taş aletlere göre, pişirdikleri çömlek tipine göre ya da başka teknolojik ve kültürel özelliklerine göre ayrılabilir.
Görsel: Evrensel
Damla Karagöl
[email protected]
Bir önceki yazıda Afrika’dan çıkan hipotetik bir insan popülasyonunun gen havuzunu Afrika’da kalan bir başka hipotetik insan popülasyonunun gen havuzuyla nasıl kıyaslayacağımızı, aralarındaki genetik mesafeyi nasıl anlayacağımızı anlatmıştım. İnsanlar Afrika’da ortaya çıktıktan sonra ve yalnızca bir kez göç edip dünyaya dağıldıktan sonra bir daha hiç hareket etmeseydi, bir popülasyonun gen havuzunda ortaya çıkan varyantların hiçbir ahval ve şeraitte bir başka insan popülasyonunun gen havuzuna aktarılmayacağına emin olurduk. O varyantları popülasyonları birbirinden ayırmak ve bireylerin hangi popülasyona ait olduğunu saptamak için genetik bir işaret olarak kullanırdık.
İnsanlar Afrika’dan bir kere çıkıp muntazam şekilde dünyaya dağılıp on binlerce yıl birbirlerinden yalıtılmış şekilde yaşamadığı için böyle yapamıyoruz. Afrika’dan tam olarak kaç kere çıkıldığını bilmiyoruz ama birden fazla kez çıkıldığına dair güçlü kanıtlarımız olduğu için bu göçün en azından iki kere yapılmış olduğunu varsayıyoruz. Her seferinde hangi popülasyonların, hangi rotayı izleyerek göç ettiğini, nerelere dağıldığını tam olarak saptamamız da mümkün değil, bu konuda da ancak hipotezler üretebiliyoruz. Tüm bu süreçte Afrika’ya tersine göç olup olmadığını bilemiyoruz ancak imkansız olmadığını biliyoruz, bu yüzden onu da ihtimaller arasında dahil ediyoruz. İşin en can alıcı kısmına gelelim, insan popülasyonlarının birbirlerinden ayrı kalmadığını, hem sürekli yer değiştirdiklerini, birbirleriyle karşılaştıklarını, karşılaştıklarında kendi aralarında üreyip çoğaldıklarını, gen havuzlarının birbirine karıştığını, sonra tekrar ayrılıp dünyanın başka yerlerine gitmeye devam ettiklerini, üstelik bunun Afrika’dan dışarı edilen ilk göçten bu yana böyle olduğunu biliyoruz.
Bir önceki yazımda hayali şekilde Akdeniz’e göç ettirdiğimiz o hipotetik popülasyonu ve gen havuzlarında ortaya çıkan, nüktedan bir şekilde ZEY2, TİN2, TİN3, YAĞ2 diye isimlendirdiğim o varyantları hatırımıza getirelim. Bu popülasyonun çok büyüdüğü ve artık yaşadıkları coğrafya onları taşıyamadığı için dünyanın başka yerlerine dağılmaya karar verdiklerini varsayalım. Bazıları Anadolu’ya, bazıları Kafkaslara, bazıları da Asya’ya giderken bir grup yerinde kalmaya devam etsin. Birkaç bin yıl sonra, Afrika’dan bir daha göç edildiğini, bu sefer bu saydığım dört coğrafi bölgeye de dağılındığını ve daha önceden bu bölgelere yerleşen eski insan gruplarıyla karşılaşıldığını hayal edelim. Asya’dakilerin bir kolunun Anadolu’ya, Anadolu’dakilerin bir kolunun Kafkaslara, Kafkaslardakilerin bir kolunun da Asya’ya gittiğini, sonra çeşitli çevresel faktörlerin etkisiyle ya da canları öyle istediği için saydığım rotanın tam tersine bir kere daha göç ettiklerini ve karşılaştıklarını, aralarında üreyip çoğaldıklarını düşünelim. Afrika’dan hiç çıkmamış insanlar haricinde, dünyada karşılaşacağımız herhangi bir insanın artık TİN2 ya da YAĞ2 varyantını taşımasının bizim için ayırt edici bir tarafının kalması mümkün değildir. O varyantı görür görmez “Bu birey kesin Kafkas kökenlidir” ya da “Asyalıdır” diyemeyiz. Yalnızca birkaç göç ve karşılaşma bile gen havuzlarını karıştırıp bütün varyantların bütün dünyaya dağılmasına yetebiliyorsa, on binlerce yılın kümülatif etkisini düşünelim. Dünyadaki herhangi bir insanın DNA’sına bakıp “Şu gen bölgesini taşıyor, öyleyse kesin şu insan grubuna aittir!” dememizin imkanının kalmayacağını görebiliriz.
Buraya kadar genetik biliminin sınırlılıklarına dair bir tartışma yürüttük. Şimdi bu bilimin imkanlarına ve bu imkanlarla ne yaptığına bakalım.
İnsan DNA’sının büyük bir kısmı çekirdekte, küçük bir kısmı mitokondride bulunuyor. Çekirdekte bulunan kısım zaman zaman sıkıştırılıp kromozomlara dönüştürülüyor. Bu durumda toplam 44’ü vücut kromozomu ya da otozom, 2’si cinsiyet kromozomu ya da gonozom olarak ayrılan toplam 46 kromozomumuz oluyor. İnsan türündeki her bireyin 46 kromozomunun olması gerektiği için ne anneler ne de babalar kromozomlarının tamamını yavrularına aktaramıyor. Herkes kromozomlarını ikiye bölüp ancak yarısını (vücut kromozomlarının yirmi ikisini, cinsiyet kromozomlarının yalnızca birini) aktarabiliyor. Anneler yirmi iki vücut kromozomu yanında bir X, babalar ise yirmi iki vücut kromozomunun yanında bir X ya da bir Y kromozomu veriyor. Her iki ebeveyninden de X kromozomu alan birey 44XX genotipli dişi, babasından Y kromozomu alan birey ise 44XY genotipli erkek oluyor. Mitokondrideki DNA’nın kalıtılması ise biraz daha ilginç. Mitokondri hem yumurta da hem spermde bulunan bir organel olduğu halde, spermin boyun adını verdiğimiz, yumurtanın dışında kalan kısmında bulunduğu için erkekler mitokondrilerini yavrularına aktaramıyor. Her yavru, yalnızca annesinin mitokondrisini, bu yüzden de yalnızca annesinin mitokondriyel DNA’sını taşıyor.
İnsan DNA’sının (Vücut ve cinsiyet kromozomlarına pay edilen çekirdek DNA’sı ve mitokondriyel DNA diye ayırmaksızın) yüzde 0.5’inde varyasyon olduğunu, geri kalan yüzde 99.5’inin ise herkeste aynı olduğunu biliyoruz. Popülasyon genetikçileri, insan DNA’sındaki tüm varyasyonların her gen havuzunda bulunabileceğini bildiği için günümüzdeki insan popülasyonlarının gen havuzlarını herhangi bir varyantın varlığına da yokluğuna değil, görülme sıklığına bakarak ayırıyor.
Dünyanın iki farklı yerinden, iki farklı insan popülasyonu seçtiğimizi düşünelim. DNA’larındaki yüzlerce bölgede varyasyon görülecektir. Mütevazı davranıp, işimize yarayacağınızı düşündüğümüz beş varyasyon seçelim. Üçü vücut kromozomlarında yer alan A, B ve C bölgeleri, biri Y kromozomunda yer alan Y bölgesi, diğeri de mitokondriyel DNA’da yer alan M bölgesi olsun. A’nın A1 ve A2 olmak üzere iki, B’nin B1, B2 ve B3 olmak üzere üç, C’nin C1 ve C2 olmak üzere iki varyantı olsun. Y kromozomu sadece babadan oğula, bir nevi “eşeysiz” ya da “haploid” aktarılan bir kromozom olduğu için ondaki varyasyonlara “haplogrup” deriz. Aynısı sadece anneden kıza geçen mitokondriyel DNA varyasyonu için de geçerlidir. Şimdi hayali popülasyonumuzdaki Y’nin 4, M’nin de beş haplogrubu olduğunu ve bu haplogrupların da A, B ve C bölgelerinde olduğu gibi numaralandırılarak birbirinden ayırt edildiğini düşünelim. Birinci popülasyondaki bireylerin yüzde 90’ında A1, yüzde 10’unda A2; ikinci popülasyonun ise yüzde 70’inde A1, yüzde 30’unda A2 varyantı görülsün. B, C, Y ve M bölgeleri için de aynı şekilde hangi popülasyonda sıklıkla görüldüklerine dair elimizde veri olsun. Bu verileri kullanarak, matematik ve istatistikle aramız iyiyse, bu iki popülasyon arasındaki genetik uzaklığı hesaplayabiliriz. Elimizde iki, üç, dört, beş popülasyon olduğunu düşünelim. Hepsini kıyaslayıp birbirine genetik olarak daha yakın ve daha uzak popülasyonları belirleyebiliriz. Herhangi bir bireyin genomunu dizilediğimizde bir popülasyonun gen havuzunda sık görülen varyantları taşıyorsa o popülasyona ait olma olasılığının yüksek olduğunu söyleyebiliriz.
Bunları yapmakta sakınca yok. İnsan popülasyon genetikçileri de bunları yapıyor.
Afrika’ya son kez geri dönelim. İlk insan popülasyonuna baktığımızı düşünelim. Bireylerin vücut kromozomlarının yarısı yavrularına aktarılacak, yavrular da vücut kromozomlarının yarısını kendi yavrularına vereceğinden torunlar anneanne dede kuşağının vücut kromozomlarının ancak çeyreğini alabilecektir. Yirmi otuz kuşak sonraki yavrulara neredeyse hiçbir şey kalmayacaktır. Bu yüzden vücut kromozomlarındaki varyantlar modern popülasyonların genetik mesafelerini anlamak için yararlı olsa da Afrika’dan bugüne geçen binlerce yıllık hareketleri takip etmek için kullanılamaz. Y kromozomu ve mitokondriyel DNA ise eksilmeden olduğu gibi aktarıldığı için tek cinsiyet üzerinden bile olsa en azından Afrika’dan bugüne gelirken nasıl çeşitlendiklerini, hangi haplogrupların ortaya çıktığını, bugünkü modern popülasyonlarda hangi haplogrupların hangi oranda bulunduğunu anlayabiliriz. Arkeolojik kazılarda bulunan geçmiş insan popülasyonlarının iskeletlerinden DNA örneği alıp onların gen havuzlarını da ortaya çıkarabiliriz. Parçaları bir araya getirerek insanların tarih boyunca nereden nereye göç ettiğini, hangi popülasyonun hangi devirde nerede yaşadığını, bugünkü insan popülasyonlarının nasıl oluştuğunu anlamaya çalışabiliriz.
Bir şeyi atlamamak kaydıyla… Afrika’dan çıkan ilk popülasyon, bizim için bir Homo sapiens ya da insan popülasyonudur. Sonradan çıkanlar da geri dönenler de dağılıp birleşenler de insan popülasyonudur. Bu popülasyonlar ırk, millet ya da etnik gruplara değil ancak gittikleri yerde yaptıkları taş aletlere göre, pişirdikleri çömlek tipine göre, ölülerini nasıl gömdüklerine göre ya da başka teknolojik ve kültürel özelliklerine göre ayrılabilirler.
Bugünküne benzer ilk ayrımları, kendilerini kültürel olarak barbarlardan ayırmak isteyen Helenler, Roma’da doğmayanları küçümsemek isteyen Romalılar yapmıştı. Avrupa’da erken modern dönemde ırk, Fransız Devrimi sonrasında ulus düşüncesi ortaya çıkmıştır. Etnisite ulusun bir alt kategorisi olarak modern dönemde yeniden üretilmiş ve 20. yüzyılda biyolojikleştirilmiştir.
Sagalassos Antik Kenti’nde yaşayan insanlar ne Burdurluların ne de Yunanlıların atasıdır. Bu çalışmada, kazıda işçi olarak çalışan yöre halkının DNA’sı yanlışlıkla iskelet DNA’sına karıştığında tanınabilsin diye insanlardan örnek alınıp DNA’ları dizilenmiş; iki farklı döneme (Helen ve Roma) ait antik Sagalassos popülasyonları ile modern Ağlasun popülasyonlarının gen havuzlarında mitokondriyel DNA haplogruplarının cinsi ve görülme sıklığı benzer bulunmuştur. Bu benzerlik, bugün biyoteknoloji şirketlerinin iddia ettiğinin aksine, binlerce yıl boyunca insan hareketliliğinin olduğu ancak küçük bir kısmının rastgele şekilde arkeolojik ya da antropolojik kayıtlarla anlaşılabildiği bir bölgenin insanlarının “etnik kökeninin genetik işareti” olarak değerlendirilemez.
DNA’mızdaki bilginin “Ben kimim?” ve “Öteki kim?” sorularına 21. yüzyıl insanları için anlamlı olacak şekilde yanıt vermesi mümkün değil. Şimdilik daha zamansız ve kapsayıcı bir cevapla yetinelim: Biz insanız, öteki de.
Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et