Yaşam ve özgürlük için: Toplumcu mühendis nasıl olmalı?
Fakültelerden fabrikalara kadar sömürü çarkına hızla çekilen mühendisler, ancak omuz omuza bir mücadeleyle bilim ve tekniği toplumu korumak ve toplumsal yaşamı ilerletmek için üretebilir.
Fotoğraf: Scott Blake/Unsplash
Eylem ve Zeynep
Mühendislik Fakültesi
ODTÜ
Günümüzde mühendislik kavramı giderek şirket kârına, ihracat rakamlarına ve özellikle “savunma” sanayisine endeksli bir meslek hâline geliyor. Genç mühendisler burs, staj ve istihdam vaadiyle daha lise sıralarındayken belirli şirketlere bağlanıyor; buna karşılık meslek genelinde güvencesizlik, taşeronlaşma, düşük ücret ve yüksek işsizlik derinleşiyor. Kamu yararını gözeten üretim ise geri plana düşüyor.
Kapitalizm, tüm üretim alanlarını sermayenin çıkarına göre düzenlemeye çalışırken bilim ve teknoloji alanı da bu düzenlemelerin başını çekiyor. Sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda atanan rektörler, sermayedarlarla el sıkışıp onlara en uygun yol haritasını belirleyerek geleceğimizi buna göre kurmaya çalışıyor. Müfredatlar savaş sanayisinin ihtiyaçlarına göre şekillenirken büyük savunma sanayisi şirketlerinin üniversitelerdeki varlığı da giderek artıyor. Örneğin ODTÜ’de geçen ay ASELSAN ve HAVELSAN gibi büyük şirketlerin katılımıyla “Millî Teknoloji Zirvesi” gerçekleştirilmişti. Bu tip etkinliklerde “yerli ve millî savunma” söylemleriyle mühendislik adaylarının gözünde savaş sanayisini meşrulaştırma çabası söz konusu oluyor. Ayrıca staj programları ve teşvik bursları da bu amaç doğrultusunda birer araç olarak kullanılıyor. Bir mühendislik öğrencisi için yoğun çalışma koşulları altında savaş sanayisinde çalışmaktan, işsiz kalmaktan ya da düşük ücretle çalışmaktan başka bir seçenek kalmıyor.
İddia edilen “yerli ve milli” teknolojik üretimin ne kadar yerli olduğu bir kenara dursun, bu yerliliğin bizim hayatlarımızı ve çalışma koşullarımızı olumlu anlamda etkilemekten çok uzak olduğunu görüyoruz. Örneğin maden teknik güvenlik raporlarının maliyet baskısıyla göz ardı edilmesi sonucunda 2013-2025 yılları arasında en az 1267 maden işçisi hayatını kaybetti. Üstüne üstlük mühendislerin burada sorumlulukları olmasıyla birlikte sistemin yapısal sorunlarının da onların üstüne kaldığı durumlarla çokça karşılaşıyoruz. Mesela Türkiye’de yaşanan depremlerin ardından ilk tartışılan şey ruhsat ve denetim zincirinde imza atan mühendislerin sorumluluğu olurken asıl karar mekanizmalarının üstü örtülmeye çalışılıyor. Deprem öncesindeyse imar affı, kaçak yapılaşma ve denetim eksikliği bir deprem ülkesi olan Türkiye’yi adeta yıkıma sürüklüyor. Planlanan projelerin çevreye verebileceği etkilerin tespit edilmesini sağlayan ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) raporunun gerekliliğinin ortadan kaldırılması, hatta ÇED raporu olumsuz çıksa bile projelerin bundan etkilenmemesi, doğa katliamının önünü açıyor. Bu tablo bize gösteriyor ki şu anmühendislerin çalışma sahaları uygun koşullardan çok uzakta. Bu durumun altında yatan sebeplere daha detaylı bakalım. Örneğin 7-8 Temmuz’da gerçekleşen NATO Zirvesi’ne baktığımızda önceliğin Türkiye’ye değil, ABD’nin çıkarları doğrultusunda yeni savaşlara ve paylaşım mücadelelerine verildiği açıkça görülüyor. Sırf bu çıkarlar uğruna yapılan 50 milyar doları aşan yeni silah alımları da bizim hayatlarımızdan çalınanların açık bir göstergesi. Günden güne ağırlaşan bu şartlar bize gösteriyor ki başka bir yol çizmeden kurtuluş mümkün olmayacaktır.
Mühendisler için başka bir yol mümkün mü?
Başka bir yol ise burjuva sınıfının bize kabul ettirmeye çalıştığının aksine belirsiz ya da imkânsız değildir. Mühendisliğin ortaya çıkışına baktığımızda onun toplumda yaşamı korumak ve angarya işleri kolay ve sistematik biçimde çözmek üzere var olduğunu görüyoruz. Ancak her şeyde olduğu gibi mühendisliğin işlevi de üretim ilişkilerine ve sınıf mücadelesinin durumuna göre şekilleniyor. Bu noktada toplumun problemlerini önceleyen bir mühendisliğin ihtiyacı ön plana çıkıyor. Böyle baktığımızda toplumcu mühendislik yalnızca teknik sorunlara çözüm üreten bir alan değil, aynı zamanda toplumun ihtiyaçlarına hizmeteden kamusal bir sorumluluk olarak karşımıza çıkıyor. Toplumcu mühendisler, sahip oldukları bilgi ve becerileri insan yaşamını önceleyen ve doğaya saldırmayan bir tutumla kullanır. Onlar için toplum yararı bireysel ve ticari çıkarların üstündedir. Tarihe baktığımızda bu anlayışı en net şekilde Sovyetler Birliği’nde görebiliyoruz. Sovyetler’de mühendislikekonomik kârdan çok toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik bir araç olarak değerlendirilmiştir. Ülke genelinde yürütülen GOELRO elektrifikasyon planıyla elektriğin geniş kitlelere ulaştırılması, Moskova metrosunun inşasıyla güvenli ve düşük maliyetli ulaşımın sağlanması, binaların depreme dayanıklı olması için gerekli zemin etüdü ve testlerin mevzuata uygun biçimde gerçekleştirilmesi gibi projeler bu anlayışın somut örnekleridir. Bu da gelişimin halkların yararına olduğu takdirde savaş ve yıkım değil, yaşam ve özgürlük getireceği anlamına gelir. Tüm bunların sağlanması toplumcu mühendislik kavramının gerçekleşmesi demektir.
Bugün mühendislik büyük ölçüde piyasa ekonomisinin ve yalnızca sermayedarların çıkarlarını ve kârını odağa alan üretim anlayışının etkisi altındadır. Yukarıda verdiğimiz örneklere bakacak olursak bu durum yoksulluk ve sefaletten başka bir şey sunmuyor. Ancak bir mühendisin ya da mühendislik öğrencisinin tek başına bunu değiştirebilmesi mümkün değildir.
Toplumcu bir mühendis neler yapar?
Peki toplumcu mühendis olmayı nasıl başarabiliriz; yeni mezun bir mühendis, geleceği hak ettiğimiz şekilde inşa etmek için ne yapmalı? Bu sorunun cevabı, tek tek bireylerin iyi niyetinde değil, ortak bir mücadele hattında yatmaktadır. Toplumcu mühendislik yalnızca etik davranan birkaç mühendisin varlığıyla hayata geçirilemez; çünkü mühendislerin çalışma koşullarını, hangi projelerde çalışacaklarını ve ürettikleri bilginin hangi amaçla kullanılacağını belirleyen şey bireysel tercihlerden ziyade üretim ilişkileridir. Bu üretim ilişkilerini değiştirmek için de bireysel değil, örgütlü bir mücadele gerekmektedir. Ancak bu şekilde güvencesizliğe, savaş politikalarına ve kamu yararını hiçe sayan üretim anlayışına karşı ortak bir hareket oluşabilir. Bu ortaklığı sağlamak sınıf mücadelesiyle mümkün olacaktır, çünkü sistem kendini her gün yeniden inşa ederken bizi yalnızlaştırmaya çalışıyor. Fakültelerimizde ya da bölümlerimizde sıra arkadaşlarımızı rakibimiz olarak görmemizi istiyor. Bizim bu yanılgıya kapılmadan ait olduğumuz sınıfın farkına varmamız ve onun için mücadele etmemiz gerekiyor.
Bir fabrikada mühendis olarak çalışırken üretim bandında çalışan işçi bizim geliştirdiğimiz teknolojiyle üretimi gerçekleştiriyor; ancak bundan kâr edenler yalnızca patronlar oluyor. Savaş sanayisinde üretim yapmanın sonucu ise halklar için yıkım oluyor. Ne var ki bu yıkım milliyetçi söylemlerle süslenerek servis ediliyor. Bu söylemlerin araçsallaştırıldığı bir toplumda toplumcu mühendisliği gerçek kılmak için emeğimizin sonuçlarının gerçekte ne olabileceğini iyi tahlil etmemiz gerekiyor. Bir mühendisin mesleğini yalnızca maaş alınan bir iş olarak görmemesi ve üstlendiği her projenin toplumsal sonuçlarını sorgulaması önemlidir. Bir fabrikanın güvenlik önlemlerinden bir enerji yatırımının çevresel etkilerine, bir konut projesinin deprem dayanımından savunma sanayisinde geliştirilen teknolojilerin nasıl kullanılacağına kadar her mühendislik kararı toplumun yaşamını doğrudan etkiler. Bilimsel doğrular ve kamu yararı her koşulda sermayenin kısa vadeli çıkarlarının önünde tutulmalıdır.Toplumcu mühendisliğin gelişmesi için mühendisler, devletin önlem alınması için kanunlar çıkarmasını ve halkın refah düzeyini artırmak için kar amacı gütmeyen devlet işletmeleri açılmasını da talep edebilir.
Her gün kendini yeniden inşa eden bir sisteme karşı dururken yalnızca farkında olmak yeterli olmayacaktır. Fakültelerden fabrikalara kadar sömürü çarkına hızla çekilen mühendisler ancak omuz omuza bir mücadeleyle bilim ve tekniği toplumu korumak ve toplumsal yaşamı ilerletmek için üretebilir. Toplumcu mühendislik bizi sömüren değil, bizi ve toplumu geliştiren bir noktada durur. Bu noktaya ulaşmak da sömürüsüz bir dünya hedefiyle sınıfın safında verilecek örgütlü bir mücadeleyle mümkün olacaktır.
(Genç Hayat)Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et