Eşit ve özgür bir yaşamı kurmak kendi ellerimizde!
Kadınların hayatının her alanını kuşatan saldırılara karşı, rotamız da adımlarımız da yan yana geldiğimiz her mekânı bir direniş ve dayanışma ağına çevirmekten geçiyor.
Fotoğraf: Eda Aktaş/Evrensel
Nazlıcan ÇELİK
İstanbul
Kadının toplumsal konumu, tarihin hiçbir döneminde yalnızca kadın ve erkek arasındaki farklılıklar üzerinden açıklanamaz. İnsanlık tarihi boyunca kadının üretimdeki yeri, üretim ilişkileri, aile şekillenişleri ve egemen sınıfların ihtiyaçları değiştikçe kadının toplumdaki konumu da değişti. Bugün yaşadıklarımız ne “doğal” ne de “rastlantı”.
Yaşadığımız sorunlar, tüm bu tarihsel ve sınıfsal ilişkilerin ürünü. Bu yüzden şu an bulunduğumuz konumu, yaşadığımız eşitsizliği çözümleyebilmek demek; sınıflı toplumların ortaya çıkışını, kadın emeğinin nasıl örgütlendiğini kavrayabilmek anlamına geliyor. Bugün içerisinde bulunduğumuz sistem ise kendi çıkarlarına göre hayatlarımızı şekillendirirken her anlamda sömürüyü derinleştiriyor.
Kapitalizm bugün kadınlara ne vadediyor?
Genç kadınlar olarak hayatlarımızı kuşatan bir eşitsizlik ve şiddet sarmalı var. Türkiye kapitalizmi, bu sarmalı her geçen gün besliyor. Tarihte yıllar süren mücadelelerle kazandığımız haklarımız, sistematik biçimde elimizden alınmaya çalışılıyor.
Ekmek ve Gül’ün 15 ilde 2000’den fazla kadınla yaptığı “Türkiye’de Kadın Yoksulluğu Panoraması” başlıklı araştırmaya göre kadınların %88’i yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Ayrıca kadınlar, bu anketlerde istihdama katılımlarının önünde sürekli engellerle karşılaştıklarını belirtiyorlar. Kadınlar böylesine bir yoksulluk kıskacındayken tarihte mücadelemizle bir hak olarak kazandığımız “nafaka” hakkı, senelerdir sistematik biçimde elimizden alınmaya çalışılıyor. Ekonomik bağımsızlığı zaten sınırlandırılan kadınlar için bu saldırılar yalnızca hukuki değil, aynı zamanda doğrudan yaşamlarına dönük bir saldırı anlamı taşıyor. “Boşanırsan nafaka da yok, başının çaresine bak”, “boşanmak istiyorsan para almazsın, göze alamıyorsan boşanma” diyerek kadını evliliğe mahkûm etmek istiyor. Bir süredir nafakaya dair çeşitli tartışmalar sürdürerek adeta alt yapı hazırlamaya çalışan iktidarın aileyi koruma, güçlendirme gibi politikalarını da merkezine alması tesadüfi değil.
Genç kadınların barınma, işsizlik, şiddet, taciz ve ağırlaşan yaşam koşulları gibi dertler varken; sistem “anne ol, aileni kur” demekten vazgeçmiyor. Bizi “evinin hanımı, çocuklarının annesi” olarak tanımlayan iktidar, evlilik teşvikleri, yardım paketleri ve desteklerden geri durmuyor. 11 ve 12. Yargı paketi ile kadın, çocuk ve LGBT’lerin yaşamlarına doğrudan müdahale etmek hedeflenmişti. Ancak kitle örgütleri, kadın hareketleri ve kamuoyunda başlayan hareket ve sesle beraber, yargı paketlerindeki maddeler eklenmedi..
Kadın cinayetleri her geçen gün artıyor
İçerisinde bulunduğumuz 2026 yılının ilk 6 ayında 150 kadın öldürüldü, 151 kadın şüpheli şekilde ölü bulundu. 150 kadının 64’ü, yani %43’ü evli olduğu erkek tarafından öldürüldü. Kadınlar bulundukları evlerde katledilirken iktidar kadın cinayetlerini durdurmak için tek bir adım dahi atmamakta ısrarcı. Her gün başka bir kadının “şüpheli” şekilde -bazen bir teknede, bazen bir gölde, bazen de bir üniversite kampüsünde- ölü bulunduğunu öğreniyoruz. Gülistan Doku davasının yıllarca üzerini kapatmaya çalıştılar, kadınlar yıllardır tek bir gün “Gülistan’a ne oldu?” diye sormaktan vazgeçmedi. Yıllarca sokaklarda ve adliye önlerinde süren mücadele sonunda dosyanın baş şüphelisinin dönemin valisinin oğlu olduğunu öğrendik. Ancak iktidar, tüm kurumları, mekanizmaları kendi eline almış, kendi çıkarlarına göre kullanıyor durumdayken kadınlar bir gün olsun bu mücadeleden vazgeçmedi.
Sahip olduğumuz pek çok hak, geçmişte kadın hareketinin, milyonlarca kadının yıllarca süren örgütlü mücadelesinin kazanımları. Bugün de aynı gerçek değişmiş değil. Çalışma hakkına, eğitimden barınmaya kadar uzanan her başlıkta kazanımlarımızı koruyabilmenin ve yenilerini elde edebilmenin tek yolu örgütlü mücadeleden geçiyor. Kadının ezilmişliği “doğal ya da rastlantısal” olmadığı gibi değiştirilemez bir kader de değil.
Kadın cinayetlerine karşı yükselttiğimiz ses ile güvenli bir kampüs, güvenli bir yaşam talebi, yurtlarda barınma mücadelesi, parasız, demokratik ve bilimsel bir eğitim talebi, güvenceli çalışma hakkı, tacize, mobbinge ve sömürüye karşı yürüttüğümüz mücadele aynı hattın parçalarıdır. Yaşadığımız her türlü sorun başımızı çevirdiğimiz, adımımızı attığımız her alanda karşımıza çıkıyorsa bu mücadele hattını kurmak için hayatın her alanında örgütlü olmamız gerekiyor demektir. Bu yüzden üniversitelerde kadın topluluğunda, liselerde kadın gruplarında, iş yerinde, mahallede dayanışma gruplarında birleşmeliyiz.
Kurtuluşumuz; emeğin sömürülmediği, eşitsizliklerin yeniden üretilmediği bir dünya mücadelesinden ayrı düşünülemez. Bu nedenle genç kadınların mücadelesi; işçilerin insanca çalışma koşulları, LGBT’lerin eşitlik ve özgürlük mücadelesinin, gençliğin parasız ve bilimsel eğitim hakkı, demokratik ve özerk üniversite talebinin birleşmesi anlamına gelir. Bu hat, aralarındaki hiçbir talebi, mücadeleyi arka planda bırakmaz. Birini indirgerken diğerini öne çıkaran bir şey haline gelmez, gelmeyecektir ve tarihte de hiçbir zaman gelmemiştir. Tam aksine, sistematik biçimde ilerleyen ve hırçınlaşan saldırıların karşısında; daha güçlü ve daha bütünlüklü bir mücadele hattını oluşturur.
“Benim elimden ne gelir ki?”
Kadınların yaşamı böyle kuşatılmışken önümüzde, kendi ellerimizle yeniden kurmamız ve kazanmamız gereken bir dünya gerçeği duruyor. Peki ama bu tablo karşısında, “Benim elimden ne gelir ki?” diyen bir genç kadın, kendi hayatının öznesi olmaya nereden başlayacak? Cevabı baştan verelim: Mücadele yalnızca büyük meydanlarda veya süslü entelektüel tartışmalarda ölçülmez. Mücadele; nefes aldığımız, öfkelendiğimiz, acı çektiğimiz ve neşelendiğimiz her anın içinde saklıdır. Kadınların hayatının her alanını kuşatan saldırılara karşı, rotamız da adımlarımız da yan yana geldiğimiz her mekânı bir direniş ve dayanışma ağına çevirmekten geçiyor. Bulunduğumuz okul sıraları, kampüsler, atölyeler veya mahalleler; iktidarın ve sermayenin eşitsizliği yeniden ürettiği birer savaş alanıysa, bizim siperlerimiz de tam olarak buralardır. Bugün “benim tek başıma sesim neyi değiştirir” ikilemini aşmanın yolu, günlük yaşamın tam göbeğinde biriktireceğimiz küçük görünen ama yan yana geldiğinde büyüyen pratiklerde gizli. Gündelik hayatta atılan o adımların, koca bir baskı mekanizmasını nasıl boşa düşürdüğünü ve somut bir direnişe dönüştüğünü anlamak için yaşanmış bir hikâyeye başvurmamız gerekiyorsa elbette bunu yapacağız!
Mücadele bir yazıda, bir ankette bir buluşmada...
Hemen yanı başımıza, Yıldız Teknik Üniversitesi kampüsüne bakacağız: Üniversite yönetimi, öğrenci iradesine bir darbe vurarak sudan bahanelerle, sözde “ciddi ihlaller” kılıfı altında kulüpleri kapattığında, asıl hedeflerinden biri de kadınların yan yana gelişini engellemekti. YTÜ Kadın Çalışmaları Topluluğu'nun resmi faaliyetlerinin durdurulması, iktidarın yalnızlaştırma ve susturma politikasının kampüslerdeki doğrudan bir yansımasıydı.
Ancak kadınlar "benim elimden ne gelir ki, koca rektörlüğe karşı ne yapabilirim" umutsuzluğuna kapılmadı. Çünkü onlar çok iyi biliyordu ki; kadın kulüpleri sadece dört duvardan, resmi bir evraktan veya okulun tahsis ettiği bir odadan ibaret değildi.
Resmi kapılar yüzlerine kapandığında, 8 farklı üniversiteden kadın kulüpleriyle ortak açıklamalar yapmak için YTÜ’lü kadınların diğer üniversitelerdeki kadınlara ulaşmasıydı kulüp. Okuldaki fiziki mekanları ellerinden alınsa da mücadeleyi ve dayanışmayı okulun çimenlerine, koridorlara ve her türlü dijital platforma taşımaktı kulüp. Kulübü kâğıt üzerinde kapattılar ama kadınların yan yana gelmesine, birbirlerinden güç almasına engel olamadılar! Aksine, bu yasakçı zihniyet kadınların kendi hayatlarının öznesi olma inadını daha da biledi. YTÜ'de kadınların gösterdiği bu irade, bir kulübün tabeladan ibaret olmadığını herkese kanıtladı.
İşte bu irade, lise sıralarından işyerlerine, atölyelerden mahallelere kadar uzanan o ortak mücadele hattının en canlı örneği. YTÜ’lü kadınlar hâlâ faaliyetlerine devam ediyor; onlar her gün birbirleriyle iletişim kurmaya, üretmeye, okumaya, kendi alanına kafa yormaya devam ettikçe iktidar onları yenemeyecek! İşte bugün sıradan gibi görünen bir iradede buluşmak, bir ayda 300’den fazla kadının öldürüldüğü düzenin sarsılmaz sanılan duvarına açılan ilk gediktir. Asıl mevzu birlikte yaşamı savunmaksa eğer; bu bazen bir yazıda, bazen bir ankette, bazen de sadece bir şeyler okumak için yan yana gelmekte ısrar etmekle başlar. Her gün yeniden ve yeniden ısrar etmekle…
(Genç Hayat)Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et