19 Mart'ın bakiyesi: Sığ iyimserlikten örgütlü umuda
19 Mart bir yenilgi değil, örgütsüzlüğün getirdiği sınırları gördüğümüz tarihsel bir okuldur. İhtiyacımız olan, bugünün nahoş gerçekliğiyle yüzleşen ve her günün içinden yeni bir politika üreten inatçı bir umuttur.
Fotoğraf: Nisa Sude Demirel/Evrensel
Ezgi TATLI
İstanbul
Geçtiğimiz yıl, üniversitelerden sokaklara taşan 19 Mart eylemlerinin üzerinden bir seneden fazla zaman geçti. Diploma iptalleri ve kayyum hamlelerine karşı yükselen, boykotlarla büyüyen bu süreç, son dönemin en kitlesel gençlik hareketlerinden biriydi. Ancak bugün hareketin sönümlendiği, iktidarın saldırılarının sa her geçen gün artarak devam ettiği bir gerçeklikle karşı karşıyayız.
Bu noktada sormamız gereken temel soru şu: Bu kitlesel hareket, gençlerin hafızasında ileriye doğru bir aşama ya da bir okul olarak yer etmek yerine neden buruk bir yenilgi hissiyle geride kaldı? Neden “yaptık ama hiçbir şey değişmedi” duygusu bu kadar baskın hale geldi?
Yaşanan bu yılgınlığı doğru tespit etmek ve buradan somut bir çıkış yolu üretebilmek için hem sürecin nesnel eksikliklerine bakmak hem de bu umutsuzluk halinin gerekçelerini tarif etmek gerekiyor.
Mizaç hali olarak örgütsüzlük ve iyimserlik
19 Mart sonrasında yaşanan ani sönümlenme ve beraberinde gelen umutsuzluk dalgası, mücadeleyi uzun soluklu bir tarihsel süreç olarak kavramakta zorlanan nesnel bir zeminden besleniyor. Siyasi hafızası büyük oranda bu baskı dönemiyle şekillenmiş geniş bir gençlik kitlesinin, ilk büyük deneyimde hızlı sonuç almayı beklemesi ve refleksif tepkilere göre hareket etmesi son derece doğal. Sokaktaki yüz binlerin varlığının iktidara ertesi gün geri adım attıramamış olması, aksine baskıların ve siyasi operasyonların artarak devam etmesi, eylemlere katılan bu geniş ama örgütsüz kitlede hızla ani bir başarısızlık ve tükenmişlik hissi olarak kodlandı.
Burada Terry Eagleton’ın İyimser Olmayan Umut kitabındaki ayrım bu pratik kopuşu anlamlandırmamızda yardımcı olabilir. Eagleton iyimserliğin, derin bir düşünce mesaisiyle veya disiplinli bir çalışmayla kazanılan entelektüel bir eğilim olmadığını, sadece bir mizaç meselesi olduğunu söyler. “Hayata hep iyi yanından bak” düsturunun rasyonel ağırlığı neyse, sığ bir iyimserliğin ağırlığı da o kadardır der.
19 Mart’ta meydanları ve boykot koridorlarını dolduran kitlelerin hissiyatında, gerekçelendirilmiş ve örgütlü bir umuttan ziyade, anın getirdiği bu mizaç iyimserliği öne çıkıyordu. Ancak bu coşku ve beklenti halinin asıl kaynağı, hareketin zeminindeki derin örgütsüzlüktü. İstanbul Üniversitesi önünde barikatlar ilk yıkıldığında ya da Saraçhane’ de sesler yükseldiğinde, bir haftalık güçlü bir boykot süreci örgütlendiğinde hissedilen o büyük coşku, anlık kazanımları nihai zafer zanneden temelsiz bir havaya kapılmaya neden oldu. Planlı ve programlı bir örgütsüzlük hali, sistemin ne kadar köklü, organize ve el artırmaya hazır bir faşizan inşa içinde olduğu gerçeğini gençlik kitleleri arasında biraz da olsa gözden kaçırdı.
Gençliğin bu süreçte mücadelenin örgütlendiği kalıcı alanların, forumların ya da buralardaki karar alma mekanizmalarına ne kadar dahil olabildiği sorusu tam da bu nesnel zemine bağlanıyor. Eylemler sırasında yakalanan o boykot komiteleri gibi örgütlü formları kalıcı hale getirmek ve korumak o kadar kolay olmadı. Çünkü sokaktaki o ani dalgalanma hali, henüz uzun erimli bir mücadele ufku ve süreklilik barındırmıyordu. Kalıcı örgütlü araçların eksikliğiyle beraber hareketin daha çok anlık birer katılımcısı haline gelinmesi, toplam tabloyu ve uzun vadeli ihtiyaçları görmeyi de zorlaştırdı. Haliyle, o anlık coşku dönemi yavaş yavaş geride kaldığında hareketin de hızı kesilmiş oldu.
Oysa geniş gençlik kitlelerinin bu sığ beklentilere kapılması ve ardından gelen yılgınlık bir suç veya kusur değil, örgütsüzlüğün ve o dönemki deneyim düzeyinin getirdiği, bir anlamda kaçınılmaz bir aşama. Bu tıkanıklığı aşmanın yolu, gençliği bu anlık mizaç dalgalanmalarına ve yalnızlaşma döngüsüne terk etmek yerine, resmi başka türlü görebilecekleri, deneyim biriktirebilecekleri nesnel bir zemini sabırla inşa etmekten geçiyor.
Eagleton’ın vurguladığı gibi, iyimserler gizli muhafazakarlardır çünkü şimdinin özünde iyi olduğuna, en azından birkaç büyük eylemle hemen değişebilecek kadar esnek olduğuna duydukları naif bir güvenden beslenirler. Hükümetlerin yurttaşları korkunç bir felaketin beklediğine inanmaya teşvik etmemesi, neşeli bir yurttaşlığın alternatifinin siyasi hoşnutsuzluk ve radikal bir kopuş olması korkusundandır. 19 Mart eylemlerinde yaşanan tıkanıklık da tam olarak bu sığ beklentilerin, yani “bir şeyler yaptık ve şimdi her şey güzel olacak” illüzyonunun nahoş gerçeklikle çarpışarak iflas etmesinden kaynaklanıyor.
Hızlı ve kesin bir zafer bekleyen bu eğilim, karşısında disiplinli bir devlet aygıtını, ardı arkası kesilmeyen soruşturmaları ve baskıları bulunca ilk ciddi engelde yönünü kaybetti. Dışarıdaki nesnel gerçekliğe gözünü kapatıp sadece kendi inandığı o “pembe” senaryoya tutunan, olguların kendisi tarafından çürütülmeye karşı dirençli bu bakış açısı, işlerin beklendiği gibi gitmediğini görünce kaçınılmaz olarak çöktü.
Umudu günlük politikanın içinde var etmeli
Bu çöküşün gençlik kitleleri üzerindeki yansıması ise çok daha sarsıcı oldu. Sokakların yarattığı o ani heyecan dalgası geri çekildiğinde, yaşanan kırılma yerini radikal bir karamsarlığa, siyasete karşı derin bir güvensizliğe ve kapitalizmin bilinçli olarak beslediği bireyselleşme ile yalnızlaşma kıskacına bıraktı. Bugün bireyselleşme hem örgütsüzlüğün bir sonucu hem de onu yeniden üreten en büyük nedeni olarak karşımızda tehlikeli bir döngü halinde duruyor.
İktidar tam olarak bu döngünün kırılmaması için gençliğin yan yana geldiği, birlikte hareket etme gücünü fark edebileceği her alana sistemli bir şekilde saldırıyor. Kadın mücadelesini büyüterek ses çıkaran kadın kulüpleri kapatılıyor, 19 Mart’ta iradeleşen öğrenci temsilcilikleri yetkisizleştirilerek gayrimeşru hale getirilmeye çalışılıyor. Egemenlerin bu pervasız saldırganlığı, aslında bizim örgütlü olma ve bu sermaye düzenini tehdit etme potansiyelimize işaret ediyor. İktidar tam da korktuğu için en çok örgütlenme potansiyeli taşıyan, radikal dönüşümler vadedecek alanlara yükleniyor.
Tam da bu noktada umut, içimizi kemiren geleceksizlik korkusunu görmezden gelip her şey yolundaymış gibi davranmakla var olmaz. Tam aksine, gerçek umut, ortada kurtarılacak hiçbir şey kalmamış gibi göründüğü o en zor andan beslenir. En karanlık tabloda bile, bu saldırıların arkasındaki korkuyu görerek, sağlam gerekçelere tutunarak ve en zor anda bile disiplinli bir çabayla kazanabileceğimize inanarak emeği büyütmek, mücadeleyi sürdürmektir.
Sosyalist gençlik örgütlerinin de parçası olmaya açık bu geniş kitlenin ilk reaksiyonunu küçümsemeden ama onun sınırlarını görerek, birlikte hareket etme gücünü hatırlatmak ve umudu bir mizaç olmaktan çıkarıp günlük politikanın içinde yaşayan örgütlü bir pratik haline getirmek bu radikal karamsarlığı ve umutsuzluğu aşmanın asıl başlangıç noktasıdır.
Geleceksizlik kıskacı altında gençlik
Ender Şiar Argın’ın “Gençlik ve seküler milliyetçilik üzerine bir tartışma” başlıklı yazısında, gençlik içinde yaşanan ağır yoksullaşma ve yoksunlaşma süreçlerinin uzun vadeli planlar yapmak yerine anlık yönelimleri beslediğine değiniyor. Hak ettiği yaşam koşullarının kendisinden çalındığını düşünen gençliğin düzenle doğrudan kavga etmesi beklenirken, yazıda işaret edildiği üzere bu boşlukta henüz yönünü kaybetmiş bir öfke, güvensizlik ve hınç birikiyor.
İşte tam bu noktada faşist ve milliyetçi organizasyonlar, gençlerin korku ve tepkilerini manipüle ederek kendilerine alan buluyor. Makalede de belirtildiği gibi, gençliği toplumcu ve sınıf eksenli fikirlerden uzak tutmak için milliyetçi söylemler bir dalga gibi gençliğin üzerine boca ediliyor. Oysa yazının da işaret ettiği üzere, aşırı sağın gençliğin yaşadığı krizlere yanlış yönlendirilmiş öfke patlamaları dışında somut hiçbir çözüm önerisi yoktur ve sorunların kaynağı olan kapitalist düzenle tamamen barış içindedir. Metinde de vurgulandığı gibi, kapitalizmin dayandığı zeminle gençliğin sosyal koşulları açık bir çatışma halindedir.
Tam da burada sosyalistlerin gerçek umudu yaratması, bu ideolojilerle kararlı bir şekilde mücadele etmesi anlamına geliyor. Gençliğin sınıfsal sorunları ile kapitalizmin vaatsizliği arasındaki o büyük çatışmayı yakalamak, sosyalizmi bu güncelliğin içine yerleştirmekle mümkündür.
Gündelik politikadan sahih umuda
Peki bu yılgınlık cenderesinden nasıl çıkacağız? Önümüzdeki pratik rotayı nasıl çizeceğiz?
Çıkış yolu, büyük ve soyut iddialarla kalıplar dökmek yerine, günlük politikanın yıpratıcılığına karşı gündelik bir mücadele ve siyaset üretme hattı kurmaktan geçiyor. Kampüslerdeki kulüp kapatmalara, yemekhane zamlarına, kütüphane kısıtlamalarına karşı her gün verilecek küçük ama kararlı tepkiler ve bu tepkilerin sistemi hedef alarak birleşmesi esas umudun yeşereceği alanlardır.
19 Mart bir yenilgi değil, örgütsüzlüğün getirdiği sınırları gördüğümüz ve kalıcı örgütlü alanlar yaratmanın ne denli hayati olduğunu anladığımız tarihsel bir okuldur. Bugün ihtiyacımız olan şey, her şeyin kendiliğinden düzeleceğini vadeden o neşeli yanılgı yerine, bugünün nahoş gerçekliğiyle yüzleşen ve her günün içinden yeni bir politika üreten inatçı bir umuttur.
(Genç Hayat)Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et