Alevlerin arasındaki eşitsizlik
Avrupa’nın Gündemi’nde bu hafta orman yangınlarının ortasında yaşanan sınıf mücadelesi, Almanya’da Berlin Onur Yürüyüşü’ne yönelik saldırı ve Avrupa’nın Ukrayna savaşına daha derin müdahil olmasına yönelik tartışma var.
Mohamad Salaheldin Abdelghani Alsay
Fransa’nın Gironde bölgesinden Kanada’ya kadar yayılan yangınlar, yalnızca doğanın değil, kapitalist düzenin de bilançosunu çıkarıyor. Kimi yerlerde villalar korunurken emekçilerin mahalleleri feda ediliyor. Bu hafta seçtiğimiz makale, alevlerin ortasında büyüyen sınıfsal eşitsizliği ve dayanışma arayışını ele alıyor.
Almanya’nın başkenti Berlin’deki Onur Yürüyüşü’ne yönelik saldırının, eylüldeki eyalet seçimine haftalar kala gerçekleşmesi aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisi AfD dışında bütün partiler için ‘kötü bir tesadüf’ oldu. Başta iktidardaki muhafazakarlar olmak üzere bütün partiler saldırının göçmen ve Müslüman karşıtı AfD’nin ekmeğine yağ süreceği konusunda hemfikir. Hükümetin sorunu güvenlik sorununa indirgemesi ise tepki çekiyor.
İngiltere merkezli Counterfire’dan seçtiğimiz makale ise Avrupa devletlerinin Ukrayna savaşına nasıl giderek daha derin müdahil olduğuna dikkat çekiliyor.
Gezegenin yandığı her yerde, onu söndürecek güç işçi sınıfının elinde
Cathu Isnard
Revolution Permenante/Fransa
“Cehennemin kapısında bir sınıf mücadelesi”. Le Porge’da yaşayan bir kişi, sosyal medyada viral hale gelen konuşmasında 24 Temmuz Cuma günü yaşanan cehennem gününü böyle anlattı. Yangının tam ortasında yaşanan bir sınıf mücadelesi; neyin kurtarılacağına ve neyin yanmaya terk edileceğine karar verilen bir mücadele.
Gironde ilindeki Le Porge’da, yangın köye doğru ilerlerken, itfaiyeciler müdahalenin ortasında geri çağrılıyor. Gidip Cap Ferret’nin 44 hektarlık alanını savunmaları gerekiyormuş. Yarımadanın en gözde semti; villaları, özel iskeleleri ve lüks ikinci konutlarıyla ünlü bölge. “Cap Ferret tehdit altına girdiğinde, evlerimizi savunan itfaiyeciler geri dönmek zorunda kaldılar. Bazıları ise bunu reddetti.” Bir bölge sakininin özetlediği gibi, yanmaya terk edilen yer, “Çalışan insanların, sabah saat beşte kalkanların, bütün gün emek verenlerin, asgari ücret kazananların” yaşadığı köydü. Bu cümleyi nasıl çevirirseniz çevirin, anlamı değişmiyor. Eğer burada söz konusu olan sınıflar değilse, nedir?
Her yerde gezegenimiz yanıyor
Fransa’da kırılan tüm rekorlara rağmen, Gironde ve Landes’daki yangınlar, Kanada’yı alevlere boğan ya da İspanya’yı kasıp kavuran yangın fırtınalarının büyüklüğü karşısında neredeyse cüce kalıyor. Dünyanın her yerinde rakamlar aynı hikayeyi anlatıyor; üstelik şimdiye kadar görülmemiş ölçeklerde. Fransa’da temmuz ayı sonunda yaklaşık 68 bin hektar alan çoktan kül olmuştu. Yalnızca Gironde’da 220 bin kişi evlerini tahliye etmek zorunda kaldı. Bu, Fransa’da 1940’tan bu yana görülen en büyük kitlesel tahliye oldu. Yılbaşından bu yana yanan toplam alan, son yirmi yılın ortalamasının dokuz katına ulaştı ve yılın aynı dönemindeki önceki rekorun iki katını temsil ediyor. İspanya’da ise Madrid’e yaklaşık altmış kilometre uzaklıkta, ekolojik dönüşüm bakanının bizzat ifadesiyle itfaiyeciler “ülke tarihinin en büyük yangınıyla” mücadele ediyor: Ocak ayından bu yana 153 bin hektar alan yandı; bu rakam, 2025’in aynı döneminin altı katı.
Cezayir’de üç hafta içinde 1800’den fazla yangın çıkışı kaydedildi ve 19 bin itfaiyeci gece gündüz seferber edildi. Tunus’ta sıcak hava dalgası 49 dereceye yaklaştı ve elektrik şebekesi artan talep karşısında zorlanarak her gün elektrik kesintilerine yol açıyor. Sicilya ve Sardinya’da turistler, yollar kullanılamaz hale geldiği için teknelerle tahliye edildi. İskoçya Highlands bölgesinde bile Cairngorms Milli Parkı’nı “büyük çaplı bir olay” olarak nitelenen bir yangın kasıp kavuruyor. Bu enlemde daha önce görülmemiş bir durum. Kanada’da ise 28 Temmuz itibarıyla 3.7 milyon hektardan fazla orman kül oldu ve Toronto bir süreliğine dünyanın havası en kirli şehri haline geldi.
Dünyanın dört bir yanında işçilerin mücadele ettiği alevler aynı alevler; nedenleri ise aynı. Le Porge’da da Skikda’da da Marcheprime’da da Ontario’da da emek veren, tahliye edilen, dumanı soluyan, evini kaybeden aynı sınıf. Bu, dünya ölçeğinde ortak bir deneyim.
Her yerde hükümetlerin ve şirketlerin aynı kirli elleri
Le Porge’un yanmaya terk edilmesi tesadüf değildi. Bu, alevlerin ilerlediği her yerde neredeyse aynı şekilde tekrar eden bir sınıf mantığını ifade ediyordu. Ve felaket gizlenemeyecek kadar büyük olduğunda, bu el mantığını değiştirmeden söylemini değiştiriyor. O zaman birlikten söz etmeye başlıyor. İspanya’da, ülke tarihinin “en büyük yangını” karşısında Kral Felipe VI ve Kraliçe Letizia, tatillerini yarıda keserek kurtarma ekiplerinin “örnek teşkil eden koordinasyonunu” selamlamaya gitti. Bu sırada bizzat Sağ Muhalefetin Lideri Alberto Núñez Feijóo bile şöyle diyordu: “Hepimiz aynı gemideyiz”.
2024’te Valensiya’daki seller sırasında işçilerin öfkesine ve örgütlenmesine dair hatıralar hâlâ tazeyken, egemen sınıflar çok hızlı bir şekilde kutsal birlik ve “Hepimiz aynı durumdayız” kartını çıkarıyorlar. Kendilerini kandırmaktan öteye geçemiyorlar. Çünkü her yerde hem acıyı çekmek hem de mücadele etmek için ilk safta olanlar işçiler ve emekçi sınıflardır.
(…) Gironde’dan ve komşu departmanlardan birkaç yüz çiftçi traktörleri ve su tankerleriyle felaket bölgelerine doğru harekete geçtiğinde, Gironde Valisi Sophie Brocas onlardan itfaiyecilere “kendiliğinden bir şekilde” yardım etmemelerini istedi. “Bireysel girişimlerde bulunmalarını istemiyoruz” diye kesin bir şekilde kestirip attı ve yararlı olabilmeyi ummadan önce tarım odasının bir kayıt dosyasına kaydolmaları gerektiğini açıkladı. Kendi topraklarını savunmak için seferber olan köylülerin varlığı, bir valiyi böylesi bir felaketin ortasında görünüşe göre çoktan küle dönmüş 42 bin hektardan bile daha fazla endişelendiriyor. Bu ihtiyatı yönlendiren şey, halkın ya da gönüllülerin korunması değil. Yangınla mücadelenin kendileri olmadan örgütlenmesinden duyulan, ancak güçlükle gizlenen korku. Bu, işçilerin, köylülerin ve emekçi sınıfların felaketle yüzleşmek için devlete ya da patronlara ihtiyaç duymadıklarının ve hatta büyük ihtimalle onlar olmadan daha iyi başa çıkabileceklerinin somut kanıtı. Her şey yanıp kül olurken bile, yöneticilerimizin sınıf bilinci hâlâ berraklığından hiçbir şey kaybetmemiş.
(…) Le Porge’da artık akıllarda kalan yalnızca villalar ayakta kalsın diye feda edilen bir köyün görüntüsü değil. Aynı zamanda bu fedakarlığın yanında bu yaz yükselen her şeydir: Çiftçilerin ve itfaiyecilerin, öğrencilerin ve işçilerin cesareti; dayanışma mutfakları, ödünç verilen su tankları, açılan grev kasaları, gönüllü gözcüler.
Onların gezegeni, kârlarını korumak için yanıyor. Bizim gezegenimiz ise hayatta kalmak ve onu söndürmek için şimdiden örgütleniyor. Ancak ekolojik felaketin boyutu karşısında çok daha ileri gitmek gerekecek: Bu felaketten sorumlu olan sisteme ve kapitalizme son vermek gerekecek.
Çeviren: Eren Can
İkiyüzlü siyaset LGBTİ'lerin yaşam hakkını korur mu?
David Rovas Kienzle
Neues Deutschland /Almanya
Berlin Onur Yürüyüşü’ne yapılan saldırı, Almanya ve Berlin’deki kuir yaşamına yönelik bir saldırıydı. Diğer tüm belirsizliklere rağmen bu kesin. Şüpheli İslamcı saldırgan Tiergarten’da bir grup insanın üzerine kasten araba sürdü ve ardından diğerlerine pala ile saldırdı. Bir kişi öldü, onlarca kişi yaralandı ve en az bir kişi hâlâ yoğun bakımda.
Berlin Onur Yürüyüşü'nden ölenler için bırakılan çiçekler... (Fotoğraf: AA)
Bu yılki Onur Yürüyüşü aslında özel bir yürüyüş oldu ve kuir topluluğunun artan öz güvenini vurguladı. Bir değil, iki gün boyunca eşcinsel yaşam kutlandı ve artan homofobiye karşı gösteriler düzenlendi.
Çünkü bu madalyonun diğer yüzü: Görünürlüğün artmasıyla, Berlin gibi kozmopolit bir metropolde bile LGBTQ+ karşıtı saldırıların sayısı artıyor. Polise göre, geçen yıl Berlin’de 587 homofobik olay yaşandı. Kuir çiftler, aşklarını kamuoyu önünde sergiledikleri için saldırıya uğruyor; trans bireyler kim oldukları için dövülüyor ve Neonaziler parklarda eşcinselleri avlıyor.
Tüm bu saldırılar, faillerin kuir yaşamı imkansız ve görünmez kılma arzusunu ortaya koyuyor. Ancak görünürlük söz konusu olduğunda, kuir insanlar sadece fanatik gericilerin korkusuyla değil, aynı zamanda muhafazakar politikalarla da mücadele etmek zorunda kalıyor. Şimdi saldırıyı “Toplumumuza yönelik bir saldırı” olarak nitelendiren Başbakan Friedrich Merz (Hristiyan Demokrat Birlik CDU), geçen yıl Christopher Street Günü için parlamentonun önünde gökkuşağı bayrağı dalgalandırılması çağrıları yapıldığında, Meclisin bir sirk çadırı olmadığını söylemişti. Ve aşırı sağcı Almanya için Alternatif AfD saflarından dökülen timsah gözyaşları hakkında ayrıntılı bilgi vermeye gerek yok, zira onlar “cinsiyet çılgınlığı” hakkında sürekli gevezelik ediyorlar.
Ancak görünürlük söz konusu olduğunda, kuir insanlar sadece fanatik gericilerin korkusuyla değil, aynı zamanda muhafazakar politikalarla da mücadele etmek zorundalar. Bu açık saldırılara ek olarak hem federal hem de eyalet düzeyinde kapsamlı sosyal politika yıkımı da söz konusu. Kuir topluluk gibi marjinalleştirilmiş gruplar bundan özellikle etkileniyor. Kuir topluluğun gerçekten “toplumumuzun” bir parçası olması için, özellikle cumartesi günkü alçakça saldırıdan sonra, daha fazla görünürlük ve kendilerine ait daha fazla alan elde etmeleri için onlara gerçek destek sağlamak siyasi bir öncelik olmalıdır.
Ne yazık ki, kemer sıkma politikaları ve siyasi değişim döneminde bunun izlenen yol olmadığı şimdiden açıkça görülüyor. Bunun yerine, saldırı istismar ediliyor. Aşırı sağ tarafından, yorum bölümlerinde ve basın bültenlerinde göçmenlere ve genel olarak Müslümanlara karşı nefreti körüklemek için kullanılıyor. CDU’nun Berlin eyalet seçimlerindeki lider adayı Stefan Evers, sol partiyi “Gerçeği inkar etmekle” suçlayarak, Berlin’deki İslamcılık sorununu adıyla ele almadığı gerekçesiyle eleştirdi. Diğer muhafazakarlardan ise, zaten raflarda bekleyen güvenlik politikası talepleri geldi; örneğin, Berlin Adalet Senatörü Felor Badenberg (CDU), saldırıdan bir gün bile geçmeden çocuk suçları yasasının sıkılaştırılması çağrısında bulundu. Ancak saldırının eşcinsel yaşamı hedef aldığı kadar açık olan bir şey daha var: Ne ırkçı nefret söylemi ne de hukuk ve düzen bu kuir yaşamı koruyor.
Çeviren: Semra Çelik
Yöneticilerimiz şu anda Rusya ile doğrudan bir savaşın içindeler
Chris Bambery
Counterfire/İngiltere
Bize, Rusya’nın saldırı tehlikesinin çok yakın olması nedeniyle “kendi” askeri harcamalarımızı artırmamız gerektiği söyleniyor. Rusların Ukrayna ile süren savaşın içinde boğulmuşken Londra, Paris veya Berlin’e nasıl saldıracakları ise hiçbir zaman açıklanmıyor. Bunun yerine Rusya, ne pahasına olursa olsun durdurulması gereken, savaşa bağımlı bir yayılmacı güç olarak resmediliyor.
İngiltere'nin yeni Başbakanı Andy Burnham ve Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy
Bu arada, Batı medyası ve siyasetçiler tarafından bıktıracak kadar tekrarlanan mesaj, Ukrayna’nın savaşın gidişatını tersine çevirdiği ve şu anda savaşı kazandığı yönünde. Almanya Başbakanı Friedrich Merz, 8 Temmuz’da şöyle dedi: “Artık bu savaşı durdurmak tamamen Rusya’ya bağlı ve biz de bunu başarmak için elimizden gelen her şeyi yapacağız ve Moskova’ya net bir mesaj vereceğiz: Rusya’nın bu savaşı kazanma şansı yok.”
Üç hafta önce Ankara’da düzenlenen NATO zirvesinde Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb daha da ileri giderek şöyle demişti: “Kim kazandı, kim kaybetti? Bence Ukrayna kazandı.”
Bu abartılı iddiaların ardındaki mantık, Ukrayna’nın Rusya’nın derinliklerine yönelik, petrol tesislerini ve diğer altyapı hedeflerini vuran uzun menzilli insansız hava aracı saldırılarının, Rusya’yı dize getirecek bir dönüm noktası olduğunu söylüyor. Haziran sonuna doğru Moskova da dahil olmak üzere bazı bölgelerde benzin ve dizel sıkıntısı yaşandı ve benzin istasyonlarında kuyruklar oluştu. 28 Haziran 2026 tarihinde verdiği bir röportajda Cumhurbaşkanı Putin, petrol altyapısına verilen hasar ve bunun sonuçları hakkında şu yorumda bulundu: “Genel olarak kritik altyapıya, özelde ise enerji altyapısına yönelik saldırılar elbette bazı sorunlara yol açıyor. Bu apaçık ortada. Ancak bu sorunların kritik düzeyde olmadığını düşünüyorum. Hava savunma sistemleri de dahil olmak üzere ilgili ekipmanların üretimini artırmamız ve bu işte görev alan birimlerin performansını iyileştirmemiz gerekiyor.”
“Barış adamı” olarak seçilen ABD Başkanı Donald Trump, Ukrayna’nın Rusya topraklarının derinliklerine yönelik insansız hava aracı saldırılarını destekledi. Bu ayın başlarında Wall Street Journal şu haberi verdi: “Trump, Ukrayna’nın Rusya topraklarının derinliklerindeki hedefleri vurmasını desteklediğini belirterek, bunu savaşın sona ermesine yardımcı olabilecek bir tırmanış olarak nitelendirdi.”
Neredeyse tam olarak aynı zamanda, Rusya Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü Dmitry Peskov bir röportajda, Kiev’in Rusya’ya karşı yürüttüğü savaşın arkasında Avrupa ve ABD’nin olduğunu söyledi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov ise şunları belirtti: “Batı’nın müzakere yoluyla çözüm istediğine artık inanmayacağız. Bu iyi niyet ve umut rezervi tamamen tükendi.”
Bu Ukrayna saldırıları, aslında Rusya’nın derinliklerindeki petrol altyapısını hedef alan Avrupa menşeli silah sistemleri tarafından gerçekleştiriliyor. Bu sistemler sadece Avrupa tarafından tedarik edilmiyor; NATO birlikleri bunları hedef alıp ateşlemek zorunda kalıyor ve ABD uyduları da hedeflerine yönlendirilmelerine yardımcı oluyor.
Rusya’nın içinde Putin, Avrupa güçlerine misilleme yapma baskısı altında. Ancak durumu tırmandırmasına gerek olmadığını düşünüyor. Amacı, Doğu Avrupa’yı yeniden işgal etmek ya da Manş Denizi’ne kadar ilerlemek değil, Rusya’nın batı sınırını güvence altına almak. Zaten ikisini de yapma kapasitesi yok. Ancak uluslararası hukuka göre Rusya, kendi topraklarına yönelik saldırılara karışan NATO tesislerine saldırı düzenleyebilir. Bu tesisler büyük olasılıkla Ukrayna sınırları içinde yer alıyor.
Bunun gerçekleşmesini önlemenin basit yolu, tüm NATO güçlerini ve silahlarını Ukrayna’dan çekmek. Ancak bu gerçekleşmeyecek; çünkü yöneticilerimiz şu anda Rusya ile doğrudan bir savaşın içinde ve iç politikada sözde Rus tehdidi hem askeri harcamaların artmasına hem de yeni kemer sıkma önlemlerinin alınmasına yol açıyor, bu ikisi birbiriyle el ele gidiyor.
Bu arada, Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy, Rusya’nın İran’a uydu bilgileri sağlayan Tahran’ın Ortadoğu’daki ABD askeri tesislerini hedef almasına yardımcı olduğunu iddia ederek, İran’a karşı harekete geçmeye kararlı görünüyor. Ukrayna cumartesi günü, Kiev’e göre İran ile Rusya arasında askeri yük taşımak için kullanılan Hazar Denizi’ndeki gemileri hedef aldığını duyurdu. Tahran ise hedef alınan gemilerden birinin İran’a ait bir ticari gemi olduğunu ve saldırıda bir denizcinin öldüğünü, birkaç kişinin de yaralandığını açıkladı. Bu, tehlikeli bir tırmanış.
Batı’nın “Ukrayna artık savaşı kazanıyor” iddialarına dönersek, gerçek ne?
Rusya’nın Ukrayna’daki ilerleyişi yavaşladı, ancak hâlâ bir kıyma makinesi gibi işleyen bir savaşta ilerlemeye devam ediyorlar. Her silah alanında büyük bir üstünlüğe sahipler ve Batı, Rusların askerlerinin tükendiğini iddia etmeye devam etse de, bu gerçeklerden çok uzak bir iddia.
…Rusya ekonomisi baskı altında olsa da, Batı’daki pek çok kişinin öngördüğü gibi çöküşün eşiğinde değil. Askeri harcamalar, sivil yatırımların aleyhine artmıştır. Ukrayna’nın enerji tesislerine yönelik saldırıları bu baskıyı daha da artırmış durumda.
Rusya ekonomisinin büyüme oranı yıllık yaklaşık yüzde 1’e geriledi; resmi ve IMF tahminleri 2026 yılı büyümesini yaklaşık yüzde 0.4-1.1 olarak öngörüyor. Ancak bu, ekonomik çöküş anlamına gelmez. Putin’in Rusya’sının hayranı olmayan The Economist dergisinin 22 Haziran tarihli bir başyazısında da belirtildiği gibi: “Rusya’nın savaş ekonomisi sorunlar yaşıyor - ancak çökmek üzere değil.”
Putin’in popülaritesi düşüşte olsa da hâlâ yüzde 70 civarında seyrediyor. Bu, Trump’ın hayallerini süsleyen bir oran. Ukrayna’da savaşın devam etmesine verilen destek önemli ölçüde azaldı; halkın yüzde 69’u müzakere yoluyla sona ermesini desteklerken, Rusya’da halk desteği yüzde 74 ile yüksek seviyede kalmaya devam ediyor. Zelenskiy’nin savunma bakanını görevden almasının ardından Ukrayna’da son dönemde yaşanan protestolar da Zelenskiy’nin otokratik yönetimine karşı bir muhalefet olduğunu gösterdi. Bunların hiçbiri Ukrayna’ya yönelik suç niteliğindeki işgali haklı çıkarmaz, ancak bize dayatılan sözde Rus tehdidi hakkındaki yalanları yutmamamız önemlidir.
Ne yazık ki Almanya’da olan da bu. Kısa süre önce Alman ordusu, yakında 18 yaşına, yani askere alınma yaşına ulaşacak 298 bin 200 kişiye mektup göndererek askere yazılmalarını istedi. Bunun üzerine sadece 530 kişi -yüzde 0.18’i bile etmeyen bir sayı- gönüllü olarak askerlik hizmetine başvurdu.
(…) Bu tür “reformlar”, İngiltere dahil olmak üzere tüm Avrupa devletlerinde geleceğin gerçeği olacak.
Çeviren: Dış Haberler Servisi
(Dış Haberler)Evrensel'e Abone Ol
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et