29.07.2026 12:14

24 Ocak Kararları’ndan özel istihdam bürolarına: Türkiye'de emeğin 46 yıllık dönüşümü

Türkiye'de 1980'den bugüne uzanan 46 yıllık neoliberal dönüşüm; esneklik ve özelleştirmelerle emek üzerindeki baskıyı artırdı. Eski karayolları işçisi ve işyeri temsilcisi Hamdi Gökdeniz, işçi sınıfını yeniden örgütlenmeye çağırıyor.

24 Ocak Kararları’ndan özel istihdam bürolarına: Türkiye'de emeğin 46 yıllık dönüşümü

Fotoğraf: Emirhan Durmaz

Hamdi Gökdeniz


Türkiye işçi sınıfı bugün düşük ücret, yüksek hayat pahalılığı, güvencesiz çalışma ve örgütlenme sorunlarıyla karşı karşıya. Sendikalar, grev hakkı, taşeronlaşma, geçici çalışma ve göçmen emeğinin sömürüsü üzerine tartışmalar sürüyor.

Ancak bugünün çalışma hayatını yalnızca bugünün politikalarıyla açıklamak mümkün değil.

Türkiye'de emeğin bugünkü durumunu anlamak için 24 Ocak 1980 Kararları'ndan 12 Eylül darbesine, 1989 Bahar Eylemleri'nden Zonguldak madencilerinin Ankara yürüyüşüne, 5 Nisan 1994 kararlarından 2001 krizine, IMF programlarından 2003 İş Kanunu'na ve 2016'da özel istihdam büroları aracılığıyla geçici iş ilişkisine kadar uzanan 46 yıllık sürece bakmak gerekiyor.

Bu tarih, bir yandan işçi haklarının ve örgütlü gücün aşındırıldığı; diğer yandan işçilerin defalarca sokağa çıkarak mücadele ettiği bir tarih.

24 Ocak 1980: Ekonomik dönüşümün başlangıcı

24 Ocak 1980 Kararları, Türkiye ekonomisinde önemli bir dönüm noktası oldu.

Ekonominin daha fazla piyasa merkezli hale getirilmesi, ihracata dayalı büyüme ve kamu ekonomisinin yeniden yapılandırılması yönündeki politikalar bu dönemde öne çıktı.

Ancak bu politikaların uygulanmasının önünde güçlü bir işçi sınıfı ve örgütlü sendikal hareket bulunuyordu.

İşçiler örgütlüydü.

Sendikalar güçlüydü.

Grevler ve toplu sözleşmeler çalışma hayatının temel araçları arasındaydı.

24 Ocak'ta başlayan ekonomik dönüşümün ardından, Türkiye çok geçmeden 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle karşı karşıya kaldı.

12 Eylül 1980: İşçi sınıfının örgütlü gücü kırıldı

12 Eylül darbesi Türkiye'nin siyasi yaşamında olduğu kadar çalışma hayatında da derin izler bıraktı.

Sendikal faaliyetler sınırlandı, grevler yasaklandı, toplu pazarlık düzeni daraltıldı.

İşçi hareketinin örgütlü gücü büyük ölçüde zayıflatıldı.

Bu nedenle Türkiye'nin neoliberal dönüşümünü tartışırken, 24 Ocak 1980 ekonomik programı ile 12 Eylül 1980 darbesinin yarattığı siyasi ve toplumsal ortamı birlikte değerlendirmek gerekiyor.

Bir tarafta ekonomik dönüşüm vardı.

Diğer tarafta bu dönüşüme karşı çıkabilecek örgütlü işçi hareketinin baskılanması.

1989-1991: Dünya değişti

1989'da Berlin Duvarı'nın yıkılması, 1991'de Sovyetler Birliği'nin resmen dağılmasıyla “iki kutuplu” dünya düzeni sona erdi.

Kapitalist sistem küresel ölçekte daha güçlü hale geldi.

Özelleştirme, piyasalaşma, sermayenin serbest dolaşımı ve işgücü piyasalarının esnekleştirilmesi gibi politikalar dünyanın birçok ülkesinde yaygınlaştı.

Türkiye de bu küresel dönüşümün dışında kalmadı.

Ancak işçi sınıfı bu sürecin pasif bir izleyicisi olmadı.

1989 Bahar Eylemleri: İşçi yeniden sokakta

1989 Bahar Eylemleri, 12 Eylül sonrasında işçi hareketinin yeniden yükselişe geçtiği önemli dönüm noktalarından biri oldu.

İşçiler ücretlerinin artırılması, sosyal hakların korunması ve çalışma koşullarının iyileştirilmesi için kitlesel eylemler gerçekleştirdi.

Bu hareket, 12 Eylül sonrasında işçi sınıfının yeniden ayağa kalkabileceğini gösterdi.

Zonguldak madencileri: Ankara yürüyüşü

1990-1991 döneminde Zonguldak maden işçilerinin mücadelesi, Türkiye işçi sınıfının en önemli eylemlerinden biri oldu.

Binlerce madenci Ankara'ya doğru yürüdü.

Madencilerin mücadelesi, ücret ve çalışma koşullarının yanı sıra kamu işletmelerinin ve iş güvencesinin korunması açısından da önemli bir direniş olarak tarihe geçti.

İşçi sınıfının mesajı açıktı:

Örgütlü işçi, güçlü işçidir.

5 Nisan 1994: Krizin faturası kime?

1994 yılında Türkiye yeni bir ekonomik kriz yaşadı.

5 Nisan Kararları olarak bilinen ekonomik program uygulamaya konuldu.

Ekonomik daralma, kamu harcamalarının kısılması ve özelleştirme politikaları gündeme geldi.

İşçi ve emekçiler açısından ise temel tartışma yine aynıydı:

Ekonomik krizin bedelini kim ödeyecek?

Sendikalar ve işçi örgütleri çeşitli eylemlerle tepki gösterdi.

Dönemin Türk-İş Başkanı Bayram Meral'in de içinde bulunduğu sendikal hareket, işçileri kitlesel eylemlere çağırmak zorunda kaldı.

Ankara'da büyük işçi eylemleri gerçekleştirildi.

Türkiye'nin yakın tarihindeki bu dönem, ekonomik kriz ile işçi sınıfının mücadelesinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini gösterdi.

2001 krizi: IMF programları ve yapısal dönüşüm

2001 ekonomik krizi Türkiye'nin yakın tarihindeki en ağır ekonomik krizlerden biri oldu.

Bankacılık sistemi büyük bir sarsıntı yaşadı, ekonomi daraldı ve işsizlik arttı.

Türkiye'nin dış finansman ihtiyacı büyüdü.

Bu dönemde IMF ile yürütülen ekonomik programlar ve Dünya Bankası destekli yapısal reformlar Türkiye ekonomisinin dönüşümünde önemli rol oynadı.

IMF'nin 2002 tarihli Türkiye program belgesinde, hükümetin IMF desteğiyle uyguladığı ekonomik programın devam ettiği; özel sektörün rolünün artırılması, özelleştirmelerin hızlandırılması, kamu sektörünün yeniden yapılandırılması ve yapısal reformların sürdürülmesinin hedeflendiği açıkça belirtiliyordu. Belgede, reformların Dünya Bankası ile yakın istişare içinde geliştirildiği ve özelleştirme programının hızlandırılmasının hedeflendiği de ifade ediliyordu.

Burada tartışmanın düğümlendiği nokta şuydu:

Bu dönüşüm kimin çıkarına hizmet edecekti?

Sermayenin mi?

İşçinin mi?

IMF programlarının ve yapısal reformların savunucuları bunları ekonomik istikrar ve rekabet gücü açısından değerlendirirken, işçi sınıfı açısından ise özelleştirme, kamu sektörünün küçültülmesi ve işgücü piyasasının yeniden düzenlenmesi ciddi tartışmalara yol açtı.

IMF'nin 2002 program belgesinde kamu sektöründeki küçülmenin etkilerinin “işgücünün yeniden yerleştirilmesi” ve Dünya Bankası destekli sosyal programlarla yönetilmesinin planlandığı da görülüyor. Bu bile, uygulanan dönüşümün kamu istihdamı ve çalışanlar üzerinde önemli etkileri olduğunu gösteriyor.

2003: Çalışma hayatında esnekleşme

2003 yılında 4857 sayılı İş Kanunu yürürlüğe girdi.

Yeni İş Kanunu ile çalışma hayatında farklı esnek çalışma biçimleri yasal düzenleme içine alındı.

Bunlardan biri de çağrı üzerine çalışma modeliydi.

Sermaye açısından bu tür uygulamalar "esneklik" ve "rekabet gücü" olarak savunulurken, işçi hareketi açısından çalışma sürelerinin ve gelirlerin belirsizleşmesi, iş güvencesinin zayıflaması gibi eleştiriler gündeme geldi.

Tartışmanın merkezinde şu soru vardı:

Esneklik kimin için?

Patron için mi?

İşçi için mi?

2016: Özel istihdam büroları ve "kiralık işçilik"

Türkiye'de özel istihdam bürolarının yasal zemini 2003 yılında oluşturulmuştu.

Ancak 2016 yılında 6715 sayılı Kanun ile özel istihdam bürolarının belirli şartlarda geçici iş ilişkisi kurabilmesinin önü açıldı.

İşçi hareketi ve sendikalar bu sistemi "kiralık işçilik" olarak eleştirdi.

Tartışmanın temelinde şu soru vardı:

İşçinin patronu kim?

İşçi bir işyerinde çalışıyor.

Ancak işçiyi başka bir şirket sağlıyor.

İşçinin emeği belirli koşullarda başka bir işverene geçici olarak devredilebiliyor.

İşçi sınıfı açısından bakıldığında, burada emek gücünün sermayenin ihtiyaçlarına göre daha esnek kullanılabilir hale gelmesi söz konusu.

Bu nedenle 2016 düzenlemesi, Türkiye'de işgücü piyasasının esnekleştirilmesi tartışmasının önemli aşamalarından biri oldu.

“Modern kölelik” tartışması

Tarih boyunca kölelik, insanın doğrudan bir mülk olarak görülmesi ve zorla çalıştırılması biçiminde yaşandı.

Bugün kölelik hukuken yasak.

Ancak dünyada "modern kölelik" kavramı, zorla çalıştırma, insan ticareti, borç esareti ve işçinin özgürlüğünü fiilen sınırlayan ağır sömürü biçimlerini tanımlamak için kullanılıyor.

Özellikle göçmen işçiler;

Pasaportlarına el konulması,

Patrona aşırı bağımlılık,

İşten ayrılmanın fiilen engellenmesi,

Düşük ücret,

Aşırı çalışma,

Sınır dışı edilme korkusu gibi koşullarla karşılaştığında ağır emek sömürüsü riskiyle karşı karşıya kalabiliyor.

Bu nedenle "modern kölelik" kavramı, günümüz çalışma hayatındaki ağır sömürü ilişkilerini tartışmak açısından önem taşıyor.

Nepal'den Türkiye'ye: Göçmen emeği

Türkiye'de son dönemde Nepal ve başka ülkelerden gelen göçmen işçilerin çalışma koşulları da tartışma konusu.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor:

Sorun göçmen işçi değildir.

Sorun, emeğin ucuzlatılması ve işçilerin birbirleriyle yarıştırılmasıdır.

Eğer göçmen işçi daha düşük ücretle ve daha kötü koşullarda çalıştırılırsa, bunun sonucu yalnızca göçmen işçiyi değil, Türkiye'deki bütün işçi sınıfını etkiler.

Çünkü patronun pazarlık gücü artarken işçinin pazarlık gücü zayıflar.

Bu nedenle işçi sınıfının cevabı açık olmalıdır:

Yerli işçi ve göçmen işçi karşı karşıya gelmemeli.

Aynı işe aynı ücret uygulanmalı.

Tüm işçilerin sendikal ve sosyal hakları güvence altına alınmalı.

İşçinin düşmanı başka bir işçi değil, emeği ucuzlatan ve güvencesizleştiren sömürü düzenidir.

2026: 46 yıl sonra işçi sınıfı nerede?

Bugün 2026.

12 Eylül 1980'den bu yana 46 yıl geçti.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığının temmuz 2026 verilerine göre Türkiye'de 17 milyon 630 bin 475 işçiden 2 milyon 432 bin 789’u sendika üyesi. Toplam işçi sendikalaşma oranı yüzde 13.798 olarak açıklanırken, özel sektörde sendikalaşma oranı yalnızca yüzde 6-7 seviyelerinde kaldı. Kamu sektöründe ise bu oran yüzde 75 civarında.

Bu tablo, Türkiye'de sendikal örgütlenmenin özellikle özel sektörde ne kadar sınırlı kaldığını gösteriyor.

Bugün işçi sınıfının karşı karşıya olduğu sorunlar yalnızca sendikalaşmayla sınırlı değil:

Düşük ücretler.

Yüksek hayat pahalılığı.

Güvencesiz çalışma.

Taşeronlaşma.

Geçici istihdam.

İşsizlik ve genç işsizliği.

Emeklilerin geçim sıkıntısı.

Göçmen emeğinin sömürülmesi.

Sendikal örgütlenmenin önündeki engeller...

Bütün bu sorunlar, 1980'den bu yana uygulanan ekonomik ve siyasi politikaların sonuçlarının yeniden tartışılmasını zorunlu kılıyor.

İşçi sınıfı tarihini unutmadı

Türkiye işçi sınıfının tarihi yalnızca kaybedilen hakların tarihi değil.

Aynı zamanda mücadele tarihidir.

1989 Bahar Eylemleri.

Zonguldak madencilerinin Ankara yürüyüşü.

1 Mayıslar.

Grevler.

Direnişler.

Sendikal mücadeleler.

İşyerlerinde verilen mücadeleler.

Bütün bunlar işçi sınıfının kazanımlarının mücadeleyle elde edildiğini gösteriyor.

İşçinin hakkı gökten inmedi.

İşçinin hakkı mücadeleyle kazanıldı.

1980'den 2026'ya uzanan zincir

24 Ocak 1980 ekonomik dönüşümü → 12 Eylül 1980 darbesi → Sendikal hareketin zayıflatılması → 1989 Bahar Eylemleri → Zonguldak madencilerinin direnişi → 5 Nisan 1994 ekonomik programı → Özelleştirmeler ve taşeronlaşma → 2001 ekonomik krizi → IMF ve Dünya Bankası destekli yapısal dönüşüm → 2003 İş Kanunu → Esnek çalışma → 2016 özel istihdam büroları → Geçici iş ilişkisi ve "kiralık işçilik" tartışması → Göçmen emeğinin güvencesizleşmesi → 2026: Örgütlenme ve güvence sorunu

Bugün sorulması gereken soru

46 yılın sonunda Türkiye'nin önünde artık şu soru duruyor:

Bize yıllarca ekonomik istikrar, rekabet ve esneklik vadedildi.

Peki bugün işçi neden geçinemiyor?

Emekli neden geçim sıkıntısı çekiyor?

Genç neden geleceğini göremiyor?

İşçi neden sendikalaşmaktan korkuyor?

Özel sektörde neden her 100 işçiden yalnızca yaklaşık 7'si sendikalı?

Eğer ekonomik politikalar toplumun geniş kesimlerinin refahını artırmak için uygulanıyorsa, ortaya çıkan sonuçların da bu sorulara cevap vermesi gerekiyor.

Sonuç: İşçi sınıfı yeniden örgütlenmek zorunda

1980'de işçinin örgütlü gücü kırıldı.

1989'da işçi yeniden ayağa kalktı.

Zonguldak madencileri Ankara'ya yürüdü.

1990'larda işçiler meydanları doldurdu.

2001 krizinde bedeli emekçiler ödedi.

2003'te çalışma hayatı esnekleştirildi.

2016'da geçici iş ilişkisi düzenlendi.

2026'da ise milyonlarca işçi düşük ücret, güvencesizlik ve örgütlenme sorunlarıyla karşı karşıya.

Ancak tarih bitmedi.

Çünkü işçi sınıfının mücadelesi de bitmedi.

Bugün ihtiyaç olan; güçlü sendikalar, örgütlü işçiler, güvenceli çalışma, insanca yaşamaya yetecek ücret, grev hakkının korunması, hukuk, adalet ve demokratik hakların güvence altına alınmasıdır.

İşçi köle değildir. Emek satılık değildir. Göçmen işçi düşman değildir. İşçinin düşmanı işçi değil, sömürü düzenidir. İşçiler birleşirse güçlüdür. Sendikalar güçlenirse işçi güçlenir. Örgütlü işçi, geleceğini kendi elleriyle kurabilir.

Bir işçinin tanıklığı: 1977'den 2026'ya

Bu yazıyı yalnızca geçmişi anlatmak için kaleme almadım.

Ben, 1977 yılında Karayolları 1. Bölge Müdürlüğü'nde işçi olarak çalışmaya başladım. 2011 yılına kadar Küçükyalı'da Karayolları işçisi olarak görev yaptım. Çalışma hayatım boyunca sendika işyeri temsilciliği yaptım ve sınıf mücadelesinin içinde yer aldım.

Bugün geriye dönüp baktığımda, yıllar önce işyerlerimizde anlattığımız ve karşı çıktığımız birçok uygulamanın, zaman içinde adım adım hayata geçirildiğini görüyorum.

O yıllarda işçilere;

“Bize kadar gelmez.”

“Böyle şey Türkiye'de olmaz.”

“Kamu işyerlerinde uygulanamaz” diyenler oldu.

Biz ise işyerlerinde bu politikaların ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştık.

Özelleştirmenin, taşeronlaşmanın, sendikasızlaştırmanın, güvencesiz çalışmanın, esnek çalışmanın ve işçi haklarının budanmasının yalnızca bir işyerinin ya da bir sektörün sorunu olmadığını söyledik.

Bunların, bütün işçi sınıfını ilgilendiren bir dönüşüm olduğunu anlattık.

Kimi zaman dinlediler.

Kimi zaman inanmadılar.

Kimi zaman da karşımıza çıktılar.

Ama zaman içinde gördük ki, bu politikalar çoğu zaman bir anda değil, adım adım ve sinsice uygulandı.

İşçi sınıfının örgütlü olduğu kamu işyerlerinde ise bu politikaların hayata geçirilmesi daha zor oldu.

Çünkü işçi örgütlüydü.

Sendika vardı.

İşyeri temsilcileri vardı.

Toplu sözleşme vardı.

İşçiler birlikte hareket edebiliyordu.

Bu nedenle yıllarca kamu işyerlerinde çalışanların örgütlü mücadelesi, birçok uygulamanın önünde önemli bir engel oluşturdu.

Ben de zorunlu olarak emekli olduğum 2011 yılına kadar, bu mücadelenin içinde yer aldım.

Bugün 2026'ya geldiğimizde ise geçmişte işyerlerimizde tartıştığımız birçok konunun artık Türkiye'nin gündelik çalışma hayatının bir parçası haline geldiğini görüyoruz.

Taşeronlaşma, güvencesiz çalışma, geçici işçilik, özel istihdam büroları, sendikasızlaştırma, düşük ücret, grev hakkının sınırlandırılması, işçinin örgütlü gücünün zayıflatılması...

Bugün geçmişe baktığımda, o yıllarda işyerlerinde yaptığımız tartışmaların ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlıyorum.

Biz o günlerde yalnızca kendi işyerimizi savunmuyorduk. Aslında geleceğin çalışma hayatına karşı mücadele ediyorduk.

Bugün bu yazıyı kaleme almamın nedeni de budur.

1977'den 2011'e kadar bir işçi, sendika işyeri temsilcisi ve sınıf mücadelesinin içinde yer alan biri olarak yaşadıklarımın, 2026'da bugün yaşananları anlamaya bir nebze olsun ışık tutabileceğine inanıyorum.

Bugün bir siyasi partinin ilçe başkanı olarak görev yaparken, geçmişte yaşadıklarımı ve gördüklerimi yeni kuşaklara aktarmanın bir sorumluluk olduğunu düşünüyorum.

Çünkü tarih unutulursa, aynı politikalar farklı isimlerle yeniden karşımıza çıkabilir.

Dün; “Bize kadar gelmez” denilen uygulamalar bugün işçi sınıfının büyük bölümünün gerçeği haline gelmiş durumda.

Bu nedenle geçmişten bugüne bakarken kendimize şu soruyu sormalıyız:

Bugün yaşadığımız çalışma hayatını ve geleceğimizi nasıl bir ülke ve nasıl bir emek düzeni üzerine kuracağız?

Benim inancım şudur: İşçi örgütlüyse, işçi bilinçliyse, işçi sendikalıysa, işçi birlikte mücadele ediyorsa, hiçbir hak kolayca elinden alınamaz.

Bu yazıyı, yıllar boyunca birlikte mücadele ettiğim, aynı işyerlerinde emek verdiğim, aynı talepler için sokaklara çıktığım tüm işçi arkadaşlarıma ithaf ediyorum.

Geçmişte verilen mücadeleleri unutmadan, bugünün işçilerine ve gelecek kuşaklara bir ışık tutabilmek umuduyla...

 

Hamdi Gökdeniz: Karayolları 1. Bölge Müdürlüğü işçisi (1977–2011) - Eski Sendika İşyeri Temsilcisi

Evrensel 31 yaşında!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
29.07.2026 06:46 / Güncelleme: 09:31

Meteoroloji'den 14 ile sarı kodlu uyarı: Kuvvetli sağanak ve fırtına bekleniyor (29.07.2026)

Meteoroloji, 14 il için sarı kodlu uyarı yaptı. Ordu, Giresun ve Samsun'un doğusunda kuvvetli sağanak; birçok bölgede ise kuvvetli rüzgar ve kısa süreli fırtına bekleniyor.

Meteoroloji'den 14 ile sarı kodlu uyarı: Kuvvetli sağanak ve fırtına bekleniyor (29.07.2026)

Fotoğraf: AA

29.07.2026 10:31

İSKİ güncel verileri paylaştı: İstanbul'da baraj doluluk oranı yüzde 55.49'a geriledi

İSKİ verilerine göre, İstanbul'a su sağlayan barajlardaki ortalama doluluk oranı 29 Temmuz itibarıyla yüzde 55.49 oldu. En yüksek doluluk Elmalı, en düşük doluluk ise Pabuçdere Barajı'nda ölçüldü.

İSKİ güncel verileri paylaştı: İstanbul'da baraj doluluk oranı yüzde 55.49'a geriledi

Fotoğraf: İZSU

29.07.2026 09:20

Günlerdir konuşuluyordu... Dursun Özbek'ten Musiala iddialarına tek cümlelik yanıt

Galatasaray Başkanı Dursun Özbek, Jamal Musiala'nın sarı-kırmızılı takıma transfer olacağı yönündeki iddialara ilk kez yanıt verdi. Özbek, "Musiala gündemimizde yok" diyerek söylentileri net bir dille yalanladı.

Günlerdir konuşuluyordu... Dursun Özbek'ten Musiala iddialarına tek cümlelik yanıt

Fotoğraf: Bryan Berlin/Wikimedia Commons CC BY-SA 4.0

29.07.2026 09:40 / Güncelleme: 09:55

Beypazarı ve Sırma'nın ardından şimdi de Kızılay: İsviçre'den yeni toplatma kararı

İsviçreli yetkililer, denetimlerde mevzuatta izin verilen sınırın üzerinde bor tespit edildiğini belirterek Kızılay markasına ait iki maden suyu ürünü için geri çağırdı. Tüketicilere ürünleri kullanmamaları ve iade etmeleri çağrısı yapıldı.

Beypazarı ve Sırma'nın ardından şimdi de Kızılay: İsviçre'den yeni toplatma kararı

Fotoğraf: prasannabaarathi/Pexels

29.07.2026 07:30

Hatay'da sanayi sitesinde bir iş yerinin deposunda yangın: 8 kişi dumandan etkilendi

Hatay'ın Reyhanlı ilçesindeki Küçük Sanayi Sitesi'nde bir oto yedek parça deposunda çıkan yangın itfaiyenin müdahalesiyle çevre iş yerlerine sıçramadan söndürüldü. Yangında 8 kişi dumandan etkilendi.

Hatay'da sanayi sitesinde bir iş yerinin deposunda yangın: 8 kişi dumandan etkilendi

Fotoğraf: DHA

29.07.2026 10:41

Rönesans Rezidans tazminat davasında bilirkişi raporu: Kamu kurumları yüzde 20 kusurlu

Hatay'da 6 Şubat depremlerinde yıkılan Rönesans Rezidans'a ilişkin bilirkişi raporunda, Antakya Belediyesi, Hatay Büyükşehir Belediyesi, Bakanlık ve AFAD'a toplam yüzde 20 kusur atfedildi.

Rönesans Rezidans tazminat davasında bilirkişi raporu: Kamu kurumları yüzde 20 kusurlu

Fotoğraf: DHA

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!