Yunanistan Komünist Kurtuluş Örgütünden Olivia Tziouvara: Antikomünist kampanya kadınları hedef alıyor
NATO’nun savaş bütçeleri ve kemer sıkma politikaları kadınların sırtındaki yükü artırıyor. Yunanistan Komünist Kurtuluş Örgütü Politbüro Üyesi Olivia Tziouvara, kısıtlanan kamu hizmetlerini ve çıkış yolu olan sınıf merkezli mücadeleyi anlatıyor.
Yunanistan'ın Pire Limanı'nda 2025'te İsrail'e askeri malzeme taşıyan Ever Golden gemisine karşı eylemden | Pankartta yazan: Ne Pire'de ne de başka bir yerde ölüm yüküne liman açılamaz Filistin'e özgürlük Fotoğraf: @KA_press/X hesabı
Ela Ava
[email protected]
7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da gerçekleşen NATO zirvesi, küresel ölçekte tırmanan çatışma dinamiklerinin ve askeri politikaların yeni bir aşamaya geçtiğini ortaya koydu. Artan askeri harcamalar ve yükselen sağ politikalar gölgesinde sol ve sosyalist hareketlerin hedef tahtasına oturtulduğu, milliyetçi gerilimlerin ve silahlanma yarışının en somut hissedildiği Avrupa’da, Ukrayna-Rusya savaşının harlanmasıyla birlikte halkları yeni bir dönem bekliyor. Kadınlara düşen payı, Yunanistan Komünist Kurtuluş Örgütü Politbüro Üyesi Olivia Tziouvara ile konuştuk.
Yunanistan Komünist Kurtuluş Örgütünden Olivia Tziouvara | Fotoğraf: Kişisel arşivi
Hediye tabancanın gölgesinde Avrupa
7-8 Temmuz tarihlerinde gerçekleşen NATO zirvesi Avrupa açısından nasıl sonuçlar doğuracak? Kadınları nasıl bir tablo bekliyor?
Erdoğan’ın NATO liderlerine hediye ettiği tabanca, zirvenin özetiydi. Bu hediye, uluslararası anlaşmazlıklara giderek daha fazla silahlarla, caydırıcılıkla ve savaş hazırlığıyla yaklaşılan bir siyasi düzeni ifade ediyordu. Zirve, Avrupa’nın savaş ekonomisine geçişini tescilledi. NATO üyeleri askeri harcamalarında büyük artışlar yapmayı taahhüt ederken, şimdiden on milyarlarca avro değerinde yeni tedarik anlaşmaları duyuruldu. AB ayrıca hazırlılık 2030 (Readiness 2030) programı aracılığıyla 800 milyar avroya kadar bir kaynağı harekete geçirmeyi planlıyor. Bu durum sanayi politikasını, kamu maliyesini, altyapıyı, teknolojiyi ve araştırmayı şekillendirecek. Askeri üretim acil bir öncelik olarak ele alınıyor. Toplumsal ihtiyaçlar ise mali disipline, denk bütçe kurallarına ve kemer sıkma taleplerine tabi tutulmaya devam ediyor.
‘Askeri güç kadınların ihtiyaç duyduğu güvenliği sağlamaz’
Bunun kadınlar üzerindeki etkileri ağır olacak. Hükümetler serveti ve şirket kârlarını vergilendirmediği sürece, artan askeri harcamalar kamu sağlığı, eğitim, çocuk bakımı, emeklilik, konut ve sosyal koruma alanlarında kesintilere veya bu alanlara yetersiz yatırım yapılmasına yol açacaktır. Ve Avrupa Birliğindeki (AB) hükümetlerin yeni kemer sıkma önlemleri yolunda ilerleyeceklerini de biliyoruz.
Kadınlar bu hizmetlere derinden bağlı ve bu alanlardaki iş gücünün büyük bir kısmını oluşturuyorlar. Kamusal bakım hizmetleri zayıflatıldığında, bakım sorumlulukları ailelere geri döner. Ve ailelerde de kadınlar genellikle bu yükü üstleniyorlar. Kadına yönelik şiddetle mücadele eden hizmetler de bu süreçte zarar görecek. Sığınmaevleri, adli yardım, acil barınma ve psikolojik destek genellikle ikincil giderler olarak muamele görüyor. Buna karşılık silah programları, tartışılmaz ulusal ihtiyaçlar olarak sunuluyor.
Kadınların ihtiyaç duyduğu güvenlik, sağlık hizmetlerine, barınmaya, insana yakışır işe, üreme haklarına erişimi ve şiddetten korunmayı içeriyor. Askeri güç bu güvenlik biçimlerini sağlamaz.
Yunanistan’dan baktığımızda, militarizasyonun Türkiye ile olan rekabeti artırdığını görüyoruz. Her iki hükümet de diğer ülke ile olan bu rekabeti yeni silahlar için bir gerekçe olarak kullanıyor. Bu döngü silah şirketlerinin ve milliyetçi siyasi güçlerin işine yarıyor. Her iki ülkenin emekçileri ve kadınları ise bunun sosyal bedelini ödüyor. Dolayısıyla Yunanistan ve Türkiye’deki kadınların, sendikaların ve barış hareketlerinin ortak bir çıkarı var. Ege’de ve Doğu Akdeniz’de silahlanma yarışına karşı çıkmalı, eşitlik ve barış talep etmeliyiz.
‘Eşitlik, savaş makinesine eşit entegrasyon olmak anlamına gelmez’
Bu sürecin kadınlar açısından siyasi yansımaları neler olacak?
İlk yansımalarından biri üreme hakkı üzerinden olacak. Örneğin Yunanistan’da kürtaj yasal, ancak yasal olarak tanınması bu hakkın erişilebilir olduğu anlamına gelmiyor. Son raporlar, 80 kamu hastanesinden 46’sının kürtaj hizmeti sunmadığını ortaya koyuyor. Maliyet, damgalanma, doktorların redde dayanması (vicdani ret) ve kamu hizmetlerinin eksikliği, bu hakkı pratikte ulaşılmaz yapıyor. Aynı zamanda kadınlar güvenceli iş, barınma, çocuk bakımı ve sosyal destekten yoksun bırakılırken; ulus ve ekonomi için çocuk doğurmaya teşvik ediliyor.
Bir diğer mesele ise cinsiyete dayalı şiddetten koruma mekanizmaları... Güncel raporlara göre Yunanistan, 2026 yılında şimdiden sekiz kadın cinayeti kaydetti. Drama’daki kadınların biri, polis memuru olan kocası tarafından öldürüldü. Bu durum, özel bir aile trajedisi olarak ele alınamaz. Zorunlu ortak velayet yasası da aynı gerici istikametin bir parçası. Ebeveyn eşitliği olarak sunulan bu yasa, kadınları ve çocukları istismarcılarla iletişim halinde kalmaya zorlayabiliyor ve “ailenin korunmasını” kadın ve çocukların güvenliğinden daha önemli görüyor.
Kadınlar için gönüllü askerliğe dair tartışmalar da sahte bir eşitlik dili üzerinden yürütülüyor. Eşitlik, NATO planlamasına veya savaş makinesine eşit şekilde entegre olmak anlamına gelmez. Devletin yoksulluk yaratıp geleceği tıkadığı bir ortamda, işçi sınıfı ailelerinden gelen genç kadınlar sertifikalar, yan haklar ve istihdam vaatleriyle bu çarkın içine çekilebilir.
Toplumsal öfkeyi perdeleme çabası: Sağın uluslararası cephesi
NATO’nun hemen ardından Avrupa’dan Latin Amerika’ya kadar pek çok sağcı lider -ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da katılımıyla- “sol karşıtı” bir toplantıda bir araya geldi ve sosyalizmi şeytanlaştıran bir anlatı ortaya koydu. Böyle bir dönemde bu toplantının anlamı ne ve ne gibi sonuçlar doğuracak?
Sol karşıtı bu toplanma, daha geniş bir savaş, kemer sıkma ve toplumsal öfke atmosferi içinde anlaşılmalıdır. Sağcı hükümetler, yurt dışında askeri tırmanışa hazırlanırken ideolojik olarak yurt içinde bir düşmana ihtiyaç duyuyorlar.
Radikal solla mücadele dili; sosyalist örgütlere, sendikalara, kadın örgütlerine, Filistin dayanışma kampanyalarına ve savaş karşıtı hareketlere yönelik gözetim, sansür, vize kısıtlamaları, mali yaptırımlar ve baskıyı meşrulaştırmak için kullanılabiliyor. Bu dil; terörizm, sivil itaatsizlik, grevler ve örgütlü siyasi muhalefet arasındaki ayrımı kasıtlı olarak bulanıklaştırıyor.
Savaş, güvenlik veya ulusal çıkar olarak sunuluyor ancak arka planında enerji hatları, kaynaklar, yeniden inşa sözleşmeleri, nüfuz alanları, askeri teknolojiler yer alıyor. Sermaye, silah satarak, toplumları yıkarak ve ardından yeniden inşayı satarak kâr ediyor.
Sosyalizmin şeytanlaştırılması, sağın bu öfkeyi göçmenlere, kadınlara ve azınlıklara yönlendirmesine yardımcı oluyor. Bu tür toplantılar, otoriter hükümetler arasında daha güçlü bir uluslararası koordinasyon ve tüm toplumsal sola karşı yeni bir antikomünist kampanya doğurabilir.
‘Sendikal bürokrasiye göre savaş işçilerin sorunu değil’
Avrupa’ya baktığımızda, kadınların, gençlerin ve işçi sınıfının sosyalizme bakış açısı nasıl? İlgi artıyor mu, yoksa azalıyor mu?
Avrupa genelinde tek bir tablodan söz edemeyiz. Komünist fikirlere olan ilgi; güvencesiz çalışma, karşılanamaz konut fiyatları, gerileyen kamu hizmetleri, iklim krizi ve savaşla karşı karşıya kalan insanlar arasında görünür durumda. Pek çok kadın bu fikirlere ücretler, bakım emeği, üreme hakları, şiddet ve kamu hizmetleri üzerinden verilen mücadelelerle yaklaşıyor. Ancak bu ilgi nadiren kalıcı bir örgütlenmeye dönüşebiliyor. İnsanlar komünist partiler ve örgütlerle ya da devrimci fikirlerle kendilerini özdeşleştirmeden de kamu mülkiyetini, servet vergisini, daha güçlü çalışma haklarını ve evrensel hizmetleri destekleyebilirler. Değişim arzusu genellikle bu değişime yön verebilecek örgütlerden daha güçlü oluyor.
Sendikalar hayati önemini koruyor ancak bürokratikleşmiş ve sınıfla uzlaşmış sendikal anlayış, çoğunlukla ekonomik talepleri siyasi mücadeleden ayırıyor ve savaşı bir işçi sorunu değil, dış politika meselesi olarak ele alıyor. İş yerini, üniversiteyi, limanı, sokağı ve kadın hareketini birbirine bağlayan sendikalara ihtiyacımız var.
Benim de üyesi olduğum, Araştırma ve Yükseköğretim Çalışanlarının Sendikasında; maaşları ve sözleşmeleri askeri fonlarla, bilimin toplumsal amacıyla, bakım yüküyle, üreme haklarıyla ve toplumsal cinsiyet şiddetiyle ilişkilendirmeye çalışıyoruz. Asıl görev; birincil sendikalar, mücadeleci işçi kolektifleri aracılığıyla örgütlenmeyi aşağıdan yukarıya yeniden inşa etmektir.
‘Çözüm kadınların eşitlik mücadelesinin sınıf mücadelesiyle birleşmesinde’
Belki de son 50 yılda ilk kez, işçi sınıfının, kadınların ve gençlerin bu kadar derinlemesine örgütsüz olduğu bir dönemden geçiyoruz. Avrupa’ya baktığımızda sizce kimlik politikasının ya da daha bireyselleştirilmiş aktivizm dalgalarının merkezde olduğu ve örgütlendiği yılların sonuçlarını mı yaşıyoruz?
Ben bunun, bu hareketlerin farklı tezahürlerinin bir hatası değil, sağcı veya doğrudan neofaşist güçlerin ivme kazanmasının doğrudan bir sonucu olduğunu savunuyorum. Sorun, kimliğin sınıftan, kolektif örgütlenmeden ve maddi taleplerden koptuğu noktada ortaya çıkıyor. Siyaset zaman zaman temsiliyete, dile ve bireysel davranışlara indirgeniyor. Şirketler ve hükümetler, sömürüyü, özelleştirmeyi, sınır şiddetini ve savaşı sürdürürken çeşitlilik söylemini benimseyebiliyor. Çevrim içi ifadeler ve kişisel tercihler farkındalık yaratabilir ancak bunlar sendikaların, kitle hareketlerinin ve kalıcı demokratik örgütlenmenin yerini tutamaz. Aynı şekilde sembolik temsiliyet de kamusal bakımın, eşit ücretin, barınmanın, beden dokunulmazlığının ve şiddetten korunmanın yerini alamaz.
Bunun çözümü, cinsiyetçiliğe, ırkçılığa veya ayrımcılığa karşı verilen mücadeleleri terk etmek değildir. Çözüm, bu mücadeleleri sınıf mücadelesiyle ve sosyalist örgütlenmeyle yeniden birleştirmektir.
Ege’nin her iki yakasındaki kadınların mücadelesi bir
Buradan kadınlara çağrınız ne olurdu? Savaşın bu kıskacından ve tarif ettiğiniz bu tablodan çıkış yolumuz nedir?
Çağrım; sendikalarda, iş yerlerinde, mahallelerde, üniversitelerde, kadın örgütlerinde ve savaş karşıtı hareketlerde örgütlenmektir. Tek bir eylemin ya da sosyal medya kampanyasının ötesinde kalıcı olan yapılara ihtiyacımız var.
Araştırmacılar askeri projeleri reddedebilir. Liman işçileri silah taşıyan gemileri engelleyebilir. Sağlık çalışanları, hastaneler çökerken silahlanmaya yapılan harcama skandalını teşhir edebilir. Öğrenciler askeri iş birliklerine karşı çıkabilir. Kadın hareketi, kadınların askere alınmasına ve üreme haklarına yönelik saldırılara direnebilir. Bizler bir savaş karşıtı genel grevi savunuyoruz. İşçiler savaş üretmeyi, taşımayı, araştırmayı veya savaşı meşrulaştırmayı reddetmeli.
Taleplerimiz somut: Yunanistan’daki ABD ve NATO üsleri kapatılsın, silah sevkiyatı durdurulsun, İsrail ile iş birliği sona erdirilsin, askeri araştırmalar üniversitelerden çıkarılsın ve kamu kaynakları ücretlere, sağlığa, eğitime, barınmaya, bakıma, üreme sağlığı hizmetlerine ve sığınmaevlerine yönlendirilsin.
Yunanistan ve Türkiye’deki kadınlar, halklarımızın daimi düşman olduğu fikrini reddetmeli. Bizler bir egemen sınıfın yanında diğerine karşı durmuyoruz ve emperyalist bir kamp seçmiyoruz. Ege’nin her iki yakasındaki işçilerin, kadınların, gençlerin, mültecilerin ve ezilenlerin yanında duruyoruz. Barış NATO’dan, AB’den, hükümetlerden, enerji şirketlerinden ya da askeri kurmaylardan gelmeyecek. Barış, halkların dayanışması etrafında örgütlenmiş bir toplum için vereceği ortak mücadeleyle gelecek.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et