Hürmüz’de gerilim, NATO’da yeni hesaplar
Arap basınında yayımlanan analizlerde Hürmüz Boğazı, ‘İçinde patlamaya yol açabilecek unsurların biriktiği siyasi bir nükleer reaktör’ olarak tanımlanıyor.
Fotoğraf: DHA
Yusuf Ertaş
28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırılar öncesinde uluslararası deniz ticaretinin açık olduğu Hürmüz Boğazı, bugün bölgesel çatışmanın en kritik ekseni haline gelmiş durumda. Savaşın ilk aşamasında küresel enerji piyasaları üzerindeki etkisi nedeniyle Trump’ı kırılgan bir ateşkese zorlayan Boğaz, şimdi ABD ile İran arasındaki stratejik mücadelenin merkezinde yer alıyor. Ankara’da gerçekleştirilen NATO zirvesinin sonuç bildirgesinde Hürmüz Boğazı ve İran’a ilişkin vurguların yer alması da NATO’nun bu bölgede gelecekte daha aktif bir rol üstlenebileceği yönünde değerlendiriliyor.
Arap basınında yayımlanan analizlerde Hürmüz Boğazı, ‘İçinde patlamaya yol açabilecek unsurların biriktiği siyasi bir nükleer reaktör’ olarak tanımlanıyor. Bu değerlendirmelere göre boğaz, artık yalnızca dünya enerji ticaretinin can damarı değil, aynı zamanda büyük güçler arasındaki nüfuz mücadelesinin belirleyici cephelerinden biri haline geldi. ABD, Hürmüz üzerindeki etkisini artırarak Körfez’deki stratejik üstünlüğünü korumayı ve İran’ın bölgedeki hareket alanını sınırlandırmayı hedeflerken; İran ise Boğaz’ı, askeri kapasite bakımından yaşadığı dezavantajı dengeleyen en önemli stratejik koz olarak görüyor. Bu nedenle Hürmüz üzerindeki mücadele, Tahran açısından ulusal güvenliği ve rejimin geleceğiyle doğrudan bağlantılı bir varlık meselesi olarak değerlendiriliyor.
Bu çerçevede Hürmüz Boğazı, İran ile ABD arasındaki mevcut gerilimin yalnızca bir unsuru değil, aynı zamanda gelecekteki çatışmaların belirleyici cephesi olarak değerlendiriliyor. Önümüzdeki dönemde temel soru, diplomatik metinlerle değil, sahadaki güç dengeleriyle şekillenecek: Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik kontrolü hangi taraf belirleyecek? Zira Washington açısından İran’ın bu kartını etkisizleştirmek, Tahran açısından ise sahip olduğu en önemli caydırıcılık aracını korumak, mücadelenin ana eksenini oluşturuyor.
Trump, Hürmüz Boğazı krizini NATO gündemine taşımayı başardı mı?
Dr. Abdülhafız Abdurrahim Mahbub (Al Arab)
Trump, Hürmüz Boğazı krizini NATO’nun gündemine taşımayı başardı. Ankara zirvesinin kapanış bildirisinde, İttifakın güvenliğini Boğaz’daki seyrüsefer özgürlüğüne bağlayan bir madde yer aldı. Bildiride, İran’ın nükleer silah edinmesinin engellenmesi, Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğünün güvence altına alınması ve küresel enerji tedarik hatlarının korunması konusunda güçlü vurgu yapıldı.
Trump, ticaret gemilerine refakat edecek ve bunları koruyacak ortak bir uluslararası deniz gücü oluşturulması ile bölgeye askeri birlik gönderilmesi konusunda bazı Avrupa ülkelerinin çekinceleriyle karşılaştı. Avrupa ülkeleri arasındaki görüş ayrılıkları, gerilimin kontrol altına alınması ve askeri çatışmanın daha fazla yayılmasının önlenmesi yönündeki yaklaşımı öne çıkarırken, İngiltere ve Fransa deniz ulaşımının korunması amacıyla bir askeri görev gücü konuşlandırmaya hazır olduklarını açıkladı.
NATO ayrıca İncirlik Üssü yakınlarında İran’a ait insansız hava araçlarını düşürdü. Washington ise İran’a ait mevziler ve sürat teknelerine yönelik geniş kapsamlı saldırılarında İttifakın desteğini aldı. NATO Genel Sekreteri Mark, Tahran’ın ateşkesi ihlal etmesinin ardından söz konusu saldırıları “son derece gerekli” olarak nitelendirdi.
Hürmüz Boğazı bir nükleer reaktöre dönüştüğünde
Prof. Dr. Ahmed el-Katamin (Rai El Youm)
Hürmüz Boğazı artık yalnızca petrol tankerlerinin geçtiği bir deniz yolu olmaktan çıkmış, uluslararası çatışmanın ağırlık merkezi, çıkarların, stratejilerin ve caydırıcılık araçlarının kesiştiği bir noktaya dönüşmüştür. Adeta, içinde patlamaya yol açabilecek unsurların biriktiği siyasi bir nükleer reaktörü andırmaktadır. Öyle ki, tek bir kıvılcım, Ortadoğu’nun ve küresel ekonominin haritasını yeniden şekillendirebilecek zincirleme gelişmeleri tetikleyebilir.
Bugün diplomatik girişimler, anlaşmalar ve mutabakat muhtıraları olarak görünen süreç, bazı analistler tarafından daha karmaşık bir oyunun parçası olarak değerlendirilmektedir. Bu yaklaşıma göre ABD, Hürmüz Boğazı’nı yalnızca uluslararası ticaretin geçtiği bir su yolu olarak değil, Körfez’deki güç dengesini kontrol etmenin anahtarı olarak görmektedir. Boğaz’ın kontrol altına alınması ya da İran’ın burada etkili olma kapasitesinin etkisizleştirilmesi, Tahran’ın onlarca yıldır stratejisini üzerine inşa ettiği en önemli caydırıcılık kozlarından birinin elinden alınması anlamına gelmektedir.
Bu çerçevede söz konusu görüş, ABD’nin ilk bakışta İran’ın taleplerine daha yakın görünen mutabakatları kabul etmesini, Washington’un tutumunda gerçek bir değişiklik olarak değil, daha hassas bir döneme hazırlık olarak yorumlamaktadır. Bu dönemin temel hedefi ise bölgedeki güvenlik dengelerinin yeniden şekillendirilmesi ve nihayetinde İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki nüfuzunun sınırlandırılmasıdır.
Ancak satır aralarını okumaya alışkın olan İran, meselenin geçici bir anlaşmanın ya da mutabakatın hükümlerinden ibaret olmadığını, kendi stratejik konumunun geleceğiyle ilgili olduğunu kavramış görünüyor. Bu nedenle artan gerilim, askeri hazırlıklar ve tarafların karşılıklı mesajları, nüfuz mücadelesinin en hassas evresine girdiği yönündeki kanaatin bir yansıması olarak değerlendirilebilir.
Bu nedenle Hürmüz Boğazı bugün, patlama anına yaklaşan bir nükleer reaktörü andırıyor. Büyük krizler tek bir karardan değil; kuşkuların birikmesi, niyetlerin yanlış değerlendirilmesi ve hesapların çatışmasından doğar. Baskı en üst seviyeye ulaştığında ise küçük bir hata bile, hiçbir tarafın seyrini kontrol edemeyeceği bir çatışmayı tetiklemeye yeterli olabilir.
Geriye ise en önemli soru kalıyor: Yaşananlar yalnızca gerilimin yönetilmesinden mi ibaret, yoksa bölge gerçekten büyük bir yeniden yapılanma sürecinin eşiğinde mi? Bu soruya kesin bir cevap vermek mümkün değil. Ancak kesin olan şu ki Hürmüz Boğazı artık sadece bir deniz geçidi değil; büyük güçlerle bölgesel aktörler arasındaki irade mücadelesini yansıtan bir aynaya dönüşmüş durumda. Eğer siyaset bu çatışmayı kontrol altına almakta başarısız olursa, dünya petrol ticaretinin üçte birinin geçtiği bu deniz yolu, bölgenin modern tarihinde yaşadığı en büyük krizin kıvılcımı haline gelebilir.
Stratejik başarısızlık Trump’ı kuşatıyor
Yahya Dabbuk (El Ahbar / Lübnan)
ABD Başkanı Donald Trump, İran konusunda son derece karmaşık bir denklemle karşı karşıya bulunuyor ve önünde hangi seçeneği tercih ederse etsin ağır bedeller barındıran bir tablo duruyor. Geri adım atıp başarısızlığı kabul etmesi, Trump’ın ikinci başkanlık döneminin kritik bir aşamasında ciddi bir siyasi yenilgi anlamına gelecek. Buna karşılık, açık bir çıkış yolu olmaksızın tırmanan çatışmayı sürdürmesi, Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalmaya devam etmesi ve krizin yeniden başlangıç noktasına dönmesi sonucunu doğuracak. Boğazı güç kullanarak açma girişimi; buna İran’ın güney kıyılarına yönelik bir kara harekatının da dahil olması halinde, yüksek maliyeti ve barındırdığı ciddi riskler nedeniyle, Başkanın askeri danışmanlarının dahi karşı çıktığı felaket niteliğinde bir seçenek olarak görülüyor. Böylece ABD yönetimi, kesin bir zafer getirmeyen, aksine bölgesel güç dengelerini İran lehine yeniden şekillendirebilecek sonuçlar doğurma riski taşıyan bir yıpratma döngüsünün içine sıkışmış durumda.
Her halükârda açık olan şu ki, ABD’nin İran’da rejimi devirmek, İran petrolünü kontrol altına almak ve ülkenin liderlik yapısı ile devlet politikalarını belirlemek gibi büyük stratejik hedeflerden, askeri operasyonlar başlamadan önce Hürmüz Boğazı’ndaki durumu yeniden tesis etmeye yönelik umutsuz girişimlere yönelmiş olması, Trump’ı giderek daralan bir alana sıkıştıran stratejik başarısızlığın zımni bir kabulü niteliğindedir. Bu durum ise Trump’a krizini daha da derinleştiren yerinde sayma politikasından başka bir seçenek bırakmamaktadır.
Savaş geri dönüyor!
Şadi Luis (El Mudun / Lübnan)
İranlılar ile Amerikalılar arasında imzalanan mutabakat zaptı, öngörülen altmış günlük sürenin yarısı dolmadan çöktü. Tahran, temkinli bir dille mutabakatın bir krizden geçtiğini açıkladı, ancak bunun sona erdiğini ilan edecek kadar ileri gitmedi. Kontrolsüz açıklamalarıyla tanınan ABD Başkanı ise buna karşılık ateşkesin sona erdiğini duyurdu; ancak aynı açıklamasında müzakerelerin sürdüğünü de vurguladı. Taraflar, kapsamlı bir savaşın patlak vermesi ile yeniden müzakere masasına dönülmesi arasında aynı ince ip üzerinde yürümeye devam ediyor. Fiilen dört hafta süren ateşkes askıya alınmış görünüyor. İran, Hürmüz Boğazı’nı kapattığını açıklarken, ABD donanması da İran’a yönelik deniz ablukasını yeniden uygulamaya koyuyor. Taraflar arasındaki bombardımanlar Körfez ülkelerine ve Ürdün içlerine kadar uzanırken, Yemen toprakları da çatışmaların kapsamına girmiş durumda. Amerikalılar Tahran’a ağır zarar verebildiklerini gösterirken, İran da tüm bölgede kaos çıkarma ve küresel tedarik zincirlerinin deniz ulaşımını kesintiye uğratma kapasitesini ortaya koyuyor. Beklendiği üzere, gerilimin yeniden tırmanmasıyla petrol fiyatları yükselirken borsalar düşüşe geçti.
İlk günden itibaren ateşkes pamuk ipliğine bağlıydı. Taraflar arasında askıda kalan tüm maddeler üzerinde uzlaşmaya varılması, her iki taraf da zafer ilan ettiği sürece imkansız görünüyordu. Bir uzlaşma ancak tarafların ya da en azından birinin mevcut durumu kabul etmesiyle mümkün olabilir. Hem Amerikalılar hem de İranlılar kazandıysa, tavizi kim verecek? Trump, İranlı müzakereciler gelen bir telefon ile toplantı salonunu terk etmek zorunda kalmasalardı anlaşmanın yüzde yüz tamamlanmış olacağını öne sürüyor. Bu tür açıklamalarla Amerikalılar, Tahran’daki karar alma mekanizmasında bir çatlak bulunduğu imasında bulunmayı sürdürüyor; böylece hem diyaloğun faydasını sorgulatmayı hem de ileride ABD’nin mutabakata bağlı kalmaması durumunu gerekçelendirmeyi amaçlıyor.
Washington, savaşla elde edemediğini müzakereler yoluyla elde etmek istedi. Tahran ise en ağır darbeyi aldıktan sonra artık kaybedecek bir şeyi kalmadığı kanaatinde. Anlaşmazlık, mutabakat zaptının metninin nasıl yorumlanacağı üzerinde düğümleniyor. İranlılar, deniz trafiğinin kendi doğrudan denetimleri altında olması şartıyla Boğaz’ı fiilen açtı. Amerikalılar ise savaş öncesindeki duruma dönülmesini, yani uluslararası geçiş koridorlarında seyrüseferin serbest olmasını, başka bir ifadeyle İran’ın kontrolü dışında kalmasını istiyor. Sorun artık yalnızca anlaşma metninin yorumlanmasıyla sınırlı değil. İranlı yöneticiler bugün bunun son mücadeleleri olabileceğini düşünüyor ve Hürmüz Boğazı’nı elde tutmaktan başka seçenekleri olmadığına inanıyor. Çünkü Boğaz, onlar açısından kendi güvenliklerinin tek ve son teminatı niteliğinde. Amerikalıların taahhütlerine kim güvence verebilir?
Bu, savaşa dönüş anlamına geliyor; ancak ilk savaş gibi değil. İlk savaşın iddialı hedefleri arasında İran rejimini değiştirmek, üst düzey yönetimi tasfiye etmek, Tahran’ın nükleer kapasitesini ortadan kaldırmak ve bölgedeki uzantılarını etkisiz hale getirmek bulunuyordu. İranlılar savaşın ikinci aşamasının eksenini değiştirmeyi başararak temel gündemi Hürmüz Boğazı’na taşıdı.
ABD-İran çatışmasında Hürmüz Boğazı
Faris el-Hattab (El Arabi El Cedid)
Hürmüz Boğazı’nın önemi yalnızca sularından geçen petrol ve doğal gaz tankerlerinden kaynaklanmıyor; asıl önemini, büyük ve bölgesel güçler arasındaki güç ve nüfuz dengelerini içinde barındırmasından alıyor. Haritada Basra Körfezi’nin iki yakasını ayıran dar bir su şeridi gibi görünen bu dar deniz geçidi (39 km), onlarca yıldır uluslararası güvenliği en fazla etkileyen noktalardan biri haline gelmiştir. Öyle ki burada yaşanan herhangi bir kriz, bölge sınırlarını aşarak enerji piyasalarına, küresel ticarete, ekonomik istikrara ve askeri caydırıcılık hesaplarına doğrudan yansımaktadır.
Bu nedenle Boğaz, Ortadoğu’daki daha geniş nüfuz mücadelesi kapsamında rekabet halindeki güçlerin kullandığı siyasi ve askeri bir baskı aracına dönüşmüştür. Boğazın kapatılmasına yönelik her tehdit, sularında gerçekleştirilen her askeri operasyon veya deniz hareketliliği; uluslararası güç dengesi, enerji güvenliğinin geleceği, ABD’nin küresel deniz düzenini koruma kapasitesi, İran’ın nüfuzunun sınırları, Çin’in giderek artan rolü ve Avrupa ile Körfez ülkelerinin ticaretin kesintisiz sürmesine bağlı çıkarları hakkında yeni tartışmaları gündeme getirmektedir.
Bu nedenle Hürmüz Boğazı’nı anlamak artık yalnızca coğrafya ya da ekonomiyle sınırlı değildir. Boğaz, stratejik çıkarlarla ulusal güvenlik kaygılarının kesiştiği ve birkaç kilometrelik bir su yolunun küresel ölçekte istikrarın ya da gerilimin en önemli anahtarlarından biri haline geldiği uluslararası sistemdeki dönüşümleri anlamanın temel unsurlarından biri olmuştur.
Hürmüz Boğazı’nın yeniden keşfi
Avni ed-Davud (Ed-Destur / Ürdün)
Sanki İran ile ABD ve İsrail arasındaki savaş, yalnızca taraflara değil, tüm dünyaya Hürmüz Boğazı’nın önemini yeniden hatırlatmış gibidir. Zira savaş başladığında Hürmüz Boğazı aslında gündemde değildi. Savaşın ilk hedefi İran’da rejimi devirmekti. Ancak, dini lider ile ikinci ve üçüncü kademe yöneticilerin öldürülmesine rağmen bu hedef kapsamlı anlamda gerçekleşmedi. Bunun ardından savaşın hedefleri değişmeye başladı; nükleer dosyaya yeniden odaklanılması, balistik füzelerin imhası ve benzeri hedefler öne çıktı. Daha sonra ise hem İran hem de ABD, bunların hepsinden daha etkili bir stratejik unsurun varlığını fark etti: Hürmüz Boğazı.
Savaş başlamadan önce açık olan Hürmüz Boğazı, daha sonra kapatıldı. Buna karşılık ABD de İran’ın Hürmüz kartına, deniz ablukasıyla karşılık verdi; yani “kapatmaya karşı abluka” denklemi ortaya çıktı. Böylece dünya ticareti açısından en önemli deniz geçitlerinden biri olan Hürmüz Boğazı, küresel ölçekte deniz geçitleri ve su yollarının kontrolü meselesini yeniden gündeme taşıdı ve çatışmaya, modern savaşların yeni araçlarından biri olarak “deniz ulaşımına karşı nüfuz mücadelesi” anlayışını kazandırdı.
Bu çerçevede, İran ile ABD arasındaki mücadelenin Hürmüz Boğazı ve Boğaz’ın kontrolü eksenine kayması; dolayısıyla enerji ve gıda arzının kimin denetiminde olacağı sorunu etrafında şekillenmesi, bu savaşın uzun süre devam edebileceğine işaret etmektedir. Çünkü çatışma artık anlaşmaların ve aranbuluculuk girişimlerinin kolayca sona erdiremeyeceği, “kıran kırana bir hesaplaşma” aşamasına girmiştir. Bunun temelinde ise dünyanın en önemli boğazını kimin kontrol edeceği sorusu yatmaktadır. Bu durum, savaş sona erse bile ilerleyen dönemde dünya genelindeki boğazlar ve stratejik su yollarının kontrolü üzerine yeni bir rekabet dönemine kapı aralayabilir.
Hürmüz: ABD-İran geriliminin sınırları ve olası sonuçları
Mutaz Ebu Semra (Middle East Online)
Son ABD-İran gerilimi, Hürmüz Boğazı’nı yeniden stratejik gündemin merkezine taşıdı ve onu, ABD ile İsrail’in askeri müdahalesine gerekçe oluşturan dosyaların önüne geçerek çatışmanın en önemli ekseni haline getirdi.
Buna karşılık, İran’ın nükleer programı, balistik füze dosyası ve hatta bölgesel vekil güçleri geçici olarak geri planda kaldı. Tahran’ın Husilere Babülmendep Boğazı’nı kapatma çağrısı yapması ise, çatışmanın askeri kapasitelere odaklanmaktan çıkarak stratejik deniz geçitlerini kontrol etme mücadelesine dönüştüğünü yansıtıyor.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et