19.07.2026 00:15 / Güncelleme: 01:04

Avrupa ülkelerinin silahlanma yarışı

Avrupa’nın Gündemi’nde bu hafta artırılan askeri bütçeler yer alıyor. Bu durum, zenginle yoksul arasındaki uçurumu derinleştiriyor, gelecek kuşakların hayatını karartıyor ve Avrupa ülkelerinin silahlanma yarışına sokuyor.

Avrupa ülkelerinin silahlanma yarışı

Almanya’da hükümet, 2026’nın ilk yarısında 13.9 milyar avroluk silah ihracatına onay verdi. En büyük alıcı Ukrayna olurken, İsrail 799 milyon avroluk ihracat izniyle altıncı sırada yer aldı. Ekonomi Bakanlığınca yayımlanan 2026 yılının ilk yarısına ilişkin silah ihracatı raporuna göre, bu dönemde verilen ihracat izinlerinin yaklaşık 9.6 milyar avroluk kısmını savaş silahları, 4.3 milyar avroluk bölümünü ise diğer savunma teçhizatları oluşturdu. Bu durum, zenginle yoksul arasındaki uçurumu derinleştiriyor, gelecek kuşakların hayatını karartıyor ve Avrupa ülkelerinin silahlanma yarışına girmesine yol açıyor.

Almanya’nın silahlanma yürüyüşü

German Foreign Policy

Berlin, rekor kıran askeri yapılanmasını sadece sosyal refah sistemini tasfiye ederek değil, aynı zamanda rekor borçlanma yoluyla da finanse ediyor; bu durum muazzam faiz ödemelerine yol açarak Avrupa’daki silahlanma yarışını da aynı anda körüklüyor.

Alman hükümeti, Almanya’nın askeri yapılanmasını sadece sosyal refah sistemini tasfiye ederek değil, aynı zamanda rekor borçlanma yoluyla da finanse ediyor ve mevcut tüm fonları Avrupa genelindeki askeri bütçelere yönlendirmeye devam ediyor. Raporlara göre, Berlin sadece 2027-2030 yılları için 838 milyar avroluk yeni borçlanma planlıyor ve bunun büyük bir kısmı orduya akacak. Sonuç olarak, 2030 gibi erken bir tarihte 81 milyar avroluk faiz ödemesi bekleniyor - bu, mevcut sağlık bütçesinin neredeyse dört katı. Aynı zamanda, Almanya’nın fiili askeri harcamaları, resmi olarak açıklanan rakamların yüzde 50 üzerinde. Federal bütçe bu yıl için Alman silahli kuvvetlerine (Bundeswehr) yaklaşık 82.7 milyar avro harcama öngörürken, Alman hükümeti NATO’ya 124.7 milyar avro askeri harcama bildirdi; aradaki fark açıkça diğer bütçe kalemlerinde ve bütçe dışı fonlarda (“özel fonlar”) gizleniyor. Berlin’e ayak uydurma baskısı altında olan Paris ve Londra da sağlık, sosyal ve eğitim sistemlerinde ciddi kesintiler pahasına askeri harcamalarını önemli ölçüde artırıyor. Şansölye Friedrich Merz protestoları hoş görmeyi reddediyor ve “Şikayetçiler ve profesyonel eleştirmenler: Buradan defolun!” diye talep ediyor.

Federal Cumhuriyet’in fiili askeri harcamaları, federal hükümet tarafından verilen resmi rakamları önemli ölçüde aşmaya devam ediyor. Bu, bu yılki askeri harcamalara ilişkin çeşitli rakamların karşılaştırılmasıyla gösterilebilir. Federal bütçe, Federal Savunma Bakanlığına yaklaşık 82.7 milyar avro ayırıyor; bu, tüm federal hükümet harcamalarının yüzde 15.8’ini temsil ediyor. Ancak, hükümetin gölge bütçesinde gizlediği özel borçtan ek fonlar sağlanıyor. Federal Maliye Bakanlığından açıklanan rakamlara göre, 2026 yılı için bu rakam 108.2 milyar avroya ulaşıyor. Geçen hafta ise, NATO’ya bildirilen Alman askeri harcamalarının bu yıl için önemli ölçüde daha yüksek olduğu ve 124.7 milyar avroya ulaştığı ortaya çıkmıştı. Bu rakam, Alman silahli kuvvetlerinin normal bütçesinden yaklaşık yüzde 50 daha fazla. Bunun nedeni, Ukrayna’ya yapılan önemli askeri yardım gibi çeşitli maliyetli savunma harcamalarının, eleştirel incelemeye tabi tutulmadıkları diğer bütçe kalemlerine kaydırılmasıdır. Örneğin, 2026 federal bütçesi, “Uluslararası hukuka aykırı olarak saldırıya uğrayan devletlerin güvenlik, savunma ve istikrar alanlarında güçlendirilmesi” için “genel mali idare” bütçe kaleminde 11.5 milyar avro içeriyor.

Federal Maliye Bakanlığı, özel borçtan yapılacak planlanan harcamalar da dahil olmak üzere, önümüzdeki yıllara ilişkin rakamları açıkladı. Bu rakamlara göre, 2027 yılında Alman askeri harcamaları, resmi federal bütçede Bundeswehr (Alman silahli kuvvetleri) için ayrılan yaklaşık 110 milyar avro ile sınırlı kalmayacak, 139.7 milyar avroya ulaşacak. 2028 yılına gelindiğinde ise 153.9 milyar avroya ulaşması öngörülüyor. 2030 yılı için resmi harcamalar ise 184 milyar avro olarak belirtiliyor. Bu rakamlar, Berlin’in NATO’ya sunduğu raporlarda yer alan katkıları henüz içermiyor. 184 milyar avro, Berlin’in bu yıl emekli maaşları ve yaşlılar için temel gelir desteği (140 milyar avro) ve sosyal yardımlar (55.5 milyar avro) için ayırdığı 195.5 milyar avrodan biraz daha az. Alman hükümeti, Alman ordusu Bundeswehr’in modernizasyonunu, Almanya genelindeki tüm emeklilere ve ihtiyaç sahiplerine ödenen toplam yardımlar kadar değerli görüyor. Bunu finanse etmek için Berlin, sosyal yardımlarda ciddi bir azalmaya başladı. Sadece okyanusta bir damla gibi görünen önlemler bile kaldırılıyor - örneğin, yoksulluk içinde yaşayan 2.9 milyon çocuk için aylık 25 avroluk ek ödeme.

Sosyal programlardaki ciddi kesintilere rağmen, silahlanma yarışına borçta da dramatik bir artış eşlik ediyor. Alman hükümeti gelecek yıl 200 milyar avrodan fazla yeni borçlanmayı planlıyor.

-bu yıla göre yüzde 12.5 daha fazla. 2027 ile 2030 yılları arasında yeni borcun toplamda 838 milyar avroya ulaşması bekleniyor. Raporlar, bunun en büyük kısmının orduya gideceğini gösteriyor. Faiz ödemeleri de dramatik bir şekilde artıyor. 2021’de yaklaşık 4 milyar avro olan faiz ödemeleri, gelecek yıl 42 milyar avroya ve 2030’da ise şaşırtıcı bir şekilde 81 milyar avroya ulaşacak. Bu, mevcut sağlık bütçesinin yaklaşık dört katı.

Almanya’nın silahlanma yarışı, yalnızca sosyal güvenlik ağının ortadan kaldırılmasından en çok etkilenecek olan, mali açıdan en savunmasız kesimlerin pahasına gerçekleşmiyor. Bu durum, gelecek nesillerin muazzam faiz bedelleri ödemek zorunda kalması pahasına da gerçekleşmiyor. Aynı zamanda Avrupa genelinde silahlanma yarışını da körüklüyor. Bu durum özellikle Fransa’da endişe ve kaygıya yol açıyor; Almanya’nın üçüncü kez Avrupa’nın en güçlü silahlı kuvvetlerini kurmaya hazırlanması büyük bir kaygı yaratıyor. Almanya’nın silahlanmadaki hızlı ilerlemesi, Fransız hükümetini de askeri bütçesini sürekli artırmaya itiyor; Genelkurmay Başkanı Fabien Mandon’un yakın zamanda uyardığı gibi, Fransa’nın silahlı kuvvetlerinde bir “ayrışma” yaşanması endişe verici. Şu anda Paris’in bütçe planı, askeri bütçenin bu yılki 57.1 milyar avrodan 2030’da 76.3 milyar avroya çıkarılmasını öngörüyor. Bu, Berlin’in planladığı harcamaların yarısından bile az; bunun başlıca nedeni, Fransa’nın zaten Almanya’dan çok daha fazla borçlu olması: Mart ayı sonu itibarıyla 3.54 trilyon avro veya ulusal ekonomik çıktısının yüzde 117.5’i. Bu nedenle Paris, Berlin’in sahip olduğu kadar büyük silah alım kredileri alamıyor. Ancak aynı zamanda sosyal refah sistemlerinin tasfiyesini de hızlandırıyor.

Durum Büyük Britanya’da da benzer. Orada, 2024’te 54 milyar sterlin olan askeri bütçe, 2029’da 80 milyar sterline çıkarılacak; mevcut döviz kuruyla bu, 94 milyar avroya denk geliyor. Almanya gibi, Birleşik Krallık da zaten ekonomik çıktısının yaklaşık yüzde 95’i oranında borçlu olduğu için, yeniden silahlanmasını devasa yeni borçlarla finanse edemiyor. Almanya Federal Sayıştayına benzer bir kurum olan Bütçe Sorumluluğu Ofisi, hükümetin kararlı bir rota değişikliği başlatmaması durumunda Büyük Britanya’nın ulusal borcunun 2075 yılına kadar ekonomik çıktısının yüzde 300’üne ulaşabileceği konusunda şimdiden uyarıda bulunuyor. Buna paralel olarak, sosyal hizmetler, sağlık ve eğitim için zaten azaltılmış olan bütçelerde de ciddi kesintiler yakında yapılacak. Görevden ayrılan Başbakan Keir Starmer -muhtemelen- son resmi icraatlarından birinde, askeri bütçeye ek 15 milyar sterlin aktarmaya karar verdi. Yakında göreve başlayacak olan halefi Andy Burnham ise, muhafazakar günlük gazete The Times’ın bildirdiğine göre, “okullardan, hastanelerden, yollardan ve enerji projelerinden” en az yedi milyar sterlin daha kesinti yapmak zorunda kalacak.

Yeniden silahlanma, yeni borçlanma ve sosyal refah sistemlerinin tasfiyesi özellikle Almanya tarafından yoğun bir şekilde uygulanıyor, ancak bu önlemler tüm Avrupa ülkelerinin nüfusunu etkiliyor. Artan hoşnutsuzluk ve yükselen protestolar karşısında Şansölye Friedrich Merz yakın zamanda protestolara müsamaha göstermeyeceğini açıkladı.  Merz’in sözleri aynen şöyleydi: “Kültürel kötümserler, felaket tellalları, sızlananlar, şikayetçiler ve profesyonel eleştirmenler, kenara çekilin.”

Çeviren: Semra Çelik

Silahları sergileyerek barışı savunmak

Benjamin König/Humanité

“Gerekirse kan pahasına” “Barışı savunmak”: Cumhurbaşkanı, silahlı kuvvetlerin başkomutanı sıfatıyla katıldığı son askeri geçit töreninde çelişkinin zirvesine ulaştı. Bu tören, Ukrayna’ya destek veren “Gönüllüler Koalisyonu” eşliğinde, Soğuk Savaş’ı andıran bir atmosferde Fransa ve Avrupa’nın askeri cephaneliğini sergileme fırsatına dönüştü.

İki dönemlik cumhurbaşkanlığının, asker postallarının gürültüsü eşliğinde sona erdiği son 14 Temmuz askeri geçit töreni için Emmanuel Macron büyük düşünmüştü. Cumhurbaşkanı, bu yılki kutlamalara yaklaşık yirmi devlet ve hükümet başkanını davet etti. Onur konuğu ise Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy oldu. Bu aynı zamanda Macron’un iktidara geldiğinden bu yana düzenlediği en kapsamlı güç gösterisine de sahne oldu: 6 bin 800 asker, zırhlı araçlar ve diğer savaş araçları, savaş uçakları, insansız hava araçları, füze rampalı kamyonlar, helikopterler… Güç gösterisini tamamlamak için Şanzelize Caddesi’nde eksik olan tek şey, Charles-de-Gaulle uçak gemisi ile Fransa’nın nükleer balistik füze denizaltılarıydı.

14 Temmuz geçit törenine ayrıca, tamamı Gönüllüler Koalisyonu üyesi ülkelerden gelen yaklaşık 500 yabancı asker de katıldı. Almanya, Avustralya, Kanada, Polonya, Romanya, Birleşik Krallık ve Ukrayna’dan gelen askerler törende yer aldı. Cumhurbaşkanı, hem salı günü yaptığı açıklamada hem de bir gün önce silahlı kuvvetlere hitaben yaptığı konuşmada bu geçit töreninin, Avrupa’da askeri sanayiye aktarılan milyarlarca avro gibi, bir “stratejik mesaj” niteliği taşıdığını vurguluyordu. Hedefte ise Vladimir Putin yönetimindeki Rusya vardı. “Ukrayna halkının yanındayız” Bu önemli bir dönüm noktası anlamına geliyor. Ukrayna’daki savaşın başlangıcından bu yana Fransa’nın doğrudan savaşın tarafı gibi görünmemesine özen gösteren Emmanuel Macron, bugün artık çatışmanın tam anlamıyla aktörlerinden biri olarak konumlanıyor. Macron, Gönüllüler Koalisyonu toplantısının ardından, “Hep birlikte mücadele ediyoruz ve Ukrayna halkının yanındayız” dedi. Aynı gün Emmanuel Macron, bu koalisyonun müttefiki olan 37 ülkeyi Paris’teki Invalides Sarayı’nda düzenlenen yeni bir toplantıda ağırladı. İngiltere Başbakanı Keir Starmer ile birlikte şubat 2025’te kurulan koalisyonun hedefleri ve imkanları, düzenli toplantılara rağmen hâlâ belirsizliğini koruyor. 13 Temmuz’daki son toplantıda ise savaşa daha doğrudan katılım anlamına gelen yeni bir aşamaya geçildi: Rus mühimmatını havada imha etmek amacıyla füzesavar sistemlerinin üretimini ve kullanımını koordine edecek balistik füze savunma koalisyonu kurmak.

Macron’a göre bu gelişme, “Avrupa’nın stratejik uyanışının ve giderek bir güç haline gelmesinin”

simgelerinden biri. Fransa açısından ise bu, “savaşa hazır bir ordu” anlamına geliyor. Cumhurbaşkanı ayrıca bu çok uluslu kuvvetlerin önümüzdeki aylarda ortak askeri tatbikatlar yapacağını da duyurdu. Macron’un, “Barışı gerekirse kan pahasına savunacağız” sözleri ise kendisinin sıkça başvurduğu şaşırtıcı çelişkilerden biri olarak dikkat çekti.

Rakibi yıldırma stratejisi (…) Salt askeri-stratejik açıdan bakıldığında bu geçit töreni, adı açıkça anılsın ya da anılmasın, düşmanı caydırma ve gözdağı verme stratejisinin benimsendiğini gösteriyor. Aynı zamanda diplomatik çözüm arayışlarının da terk edildiğine işaret ediyor.

Bu durum, Gönüllüler Koalisyonunu daha doğmadan işlevsiz kılıyor. Çünkü koalisyonun ilan edilen amacı, bir güvenlik mimarisi kurmak ve koalisyona bağlı bir gücü tampon bölgede konuşlandırmaktı. Ancak bunun gerçekleşebilmesi Rusya ile bir ateşkese bağlı ve bu ihtimal son derece zayıf görünüyor. Nitekim Vladimir Putin, koalisyonu “savaş kışkırtıcısı” olarak nitelendirmişti. Putin işini biliyor. Savaş ve silahlanma yarışının damgasını vurduğu on yıl askeri açıdan bakıldığında Macron’un on yıllık cumhurbaşkanlığı, endişe verici bir savaş ve silahlanma yarışının gölgesinde sona eriyor. Bunun en somut göstergesi ise barış döneminde benzeri

görülmemiş ölçüde artırılan askeri bütçe. Macron, silahlı kuvvetlere hitabında şöyle dedi: “2027 yılında savunma bütçesi 64 milyar avroya ulaşacak. Böylece on yıl içinde ordunun bütçesini iki katına çıkarmış olacağız.” Ardından da kendisini şu sözlerle övdü: “Evet, verdiğimiz söz tutuldu. Gerçekler ortada ve tarih hükmünü verecek.” Tarih gerçekten de hükmünü verecek; gücü tercih edenleri ve 14 Temmuz’da bu gücü sergilemeyi seçenleri yargılayacak. Tüm bunlar, Jean Jaurès’in bir asırdan fazla zaman önce söylediği şu sözlerin bugün hâlâ ne kadar güncel olduğunu çarpıcı biçimde gösteriyor: “Bulutların fırtınayı taşıdığı gibi kapitalizm de savaşları kendi içinde taşır.”

Çeviren: Eren Can

 

Burnham’ın Mahmood’a destek vermesi siyasi bir başarısızlıktır

Morning Star/Editorial

Andy Burnham’in 2015 yılında, diğer liderlik adayları Yvette Cooper (İşçi Partisinin merkez kanadındaki deneyimli siyasetçilerden ve 2015 liderlik adaylarından) ve Liz Kendall’la (İşçi Partisinin sağ kanadına yakın siyasetçi ve 2015 liderlik adaylarından) birlikte Muhafazakar Partinin sosyal yardım kesintilerine karşı çıkmaması bir dönüm noktasıydı.

İşçi Partisinin aksi halde sosyal yardımlar konusunda “fazla yumuşak” olmakla damgalanacağı iddiasıyla gerekçelendirilen bu iç karartıcı çekimser oylarla, Jeremy Corbyn’in (İşçi Partisinin 2015-2020 yılları arasındaki sosyalist eğilimli eski lideri) İngiltere’deki en savunmasız kesimlerden bazılarına yönelik saldırıya karşı ilkeli duruşu arasındaki fark son derece çarpıcıydı.

Bu tutum Corbyn’i öne taşıdı ve İşçi Partisi üyelerine, bitmek bilmeyen siyasi manevralara ve politikaların kendi değerinden ziyade medyanın vereceği tahmin edilen tepkiye göre belirlenmesine karşı gerçek bir alternatif bulunduğunu gösterdi.

Burnham’ın bu hafta Shabana Mahmood’un (İşçi Partisinin göç ve iltica konularındaki sert politikalarıyla öne çıkan üst düzey siyasetçisi) göçmen haklarına yönelik saldırısını desteklemesi, karşısında rakip bulunmayan liderlik yarışını raydan çıkarmayacaktır.

Ancak bu tavır, onun 2015’teki tutumunu hatırlatıyor ve Burnham’ın işçiler, kamu hizmetleri, dış politika ve Reform UK’nin (Nigel Farage liderliğindeki sağ popülist ve göçmenlik karşıtı parti) iktidara gelmesini engelleme mücadelesi açısından yıkıcı sonuçlar doğurabilecek bir “Starmer’ın devamı” başbakan olabileceğine dair birçok işaretten yalnızca birini oluşturuyor.

Keir Starmer (İşçi Partisi Lideri ve Burnham’dan önceki İngiltere Başbakanı) döneminin politikalarının devamı niteliğindeki böyle bir yönetim, çalışanlar ve kamu hizmetleri açısından ciddi sonuçlar doğurabilir.

Bir kez daha savunmasız kesimleri hedef alan ve tekelci medya genelinde büyütülen daha geniş bir ideolojik saldırının parçası olan bir politikayla karşı karşıyayız.

O dönemde kullanılan söylem “çalışanlar ile yan gelip yatanlar” karşıtlığı ve sosyal yardım dolandırıcılığı konusunda körüklenen bir histeriydi. Oysa bunun mali boyutu son derece önemsizdir: Her yıl insanların hak ettiği halde talep etmediği sosyal yardım miktarından belirgin biçimde daha düşük, zenginlerin vergi kaçırma yoluyla ödemediği miktardan ise katbekat azdır.

Bugün hedef göçmenliktir ve iki temel yalan öne sürülmektedir: İngiltere’nin mülteci sayıları altında ezildiği iddiası -oysa İngiltere geçen yıl İspanya, İtalya, Fransa ve Almanya’dan daha az iltica başvurusu aldı- ve yasal göçün kamu hizmetlerimiz üzerinde baskı yarattığı iddiası.

Bir kez daha kaybedecek olanlar yalnızca açıkça hedef gösterilen gruplar değil, işçi sınıfının tamamıdır.

David Cameron (2010-2016 yılları arasında görev yapan Muhafazakâr Partinin Eski Başbakanı) ve George Osborne’un (Cameron hükümetinin kemer sıkma politikalarını yürüten Eski Maliye Bakanı) “çalışanlara karşı yan gelip yatanlar” söylemi, sosyal güvenlik yardımlarının neredeyse yarısının çalışan insanlara ödendiği gerçeğini gizliyordu. Bu yardımlar çoğu zaman yoksulluk sınırında ücret ödeyen işverenlere fiili bir sübvansiyon işlevi görüyordu.

Bu saldırılar yalnızca işsizleri değil çalışanları da vurdu. Sosyal güvenlik ağının ortadan kaldırılması, işverenlerin ücretleri ve çalışma koşullarını daha da aşağı çekmesine imkan tanıdı. “Kemer sıkma” yılları, sosyal harcamalardaki kesintiler kadar ücretlerin düşmesiyle de tanımlandı. Çok çalışan insanları ödüllendirme iddiasıyla savunulan bu politika - Nick Clegg’in (2010-2015 koalisyon hükümetinde başbakan yardımcılığı yapan eski Liberal Demokrat Lider) “çalar saat İngiltere’si” söylemini hatırlayan var mı? -onları daha da kötü duruma düşürdü.

Mahmood’un yasa tasarısı da aynı şeyi yapıyor. Göçmen işçilerin yerleşim hakkı elde edebilmek için 10, hatta 15 yıl çalışmak zorunda bırakılacak şekilde kuralların değiştirilmesi bir güven ihlalidir. Bu düzenleme kamu hizmetleri üzerindeki baskıyı azaltmayacak, aksine artıracaktır; çünkü bu işçilerin çoğu sağlık, sosyal bakım, ulaşım ve diğer sektörlerde hayati görevler üstlenmektedir.

Geniş bir işçi kesiminin haklarını savunmasını sağlayan güvenceden mahrum bırakılması, işverenlerin ücretleri düşürmesine ve iş güvenliğiyle standartlardan taviz vermesine izin veren iki katmanlı bir sistemi kalıcılaştıracaktır.

Mahmood’un iltica konusundaki önerileri de aynı ölçüde acımasızdır. İnsan ticareti mağdurlarının iyileşmelerine yardımcı olacaksa İngiltere’de kalmalarına izin verilmesini zorunlu kılan yasal yükümlülük kaldırılmaktadır. Bunun sonucunda daha az mağdur öne çıkacak, modern kölelik düzeninden ve insan kaçakçılığından faydalananlar ise rahat bir nefes alacaktır.

İşçi Partisi bütün bunları yalnızca insanlık dışı oldukları için değil, kamu hizmetlerini yeniden ayağa kaldırmanın bu hizmetlerin çalışanlarına karşı Reform UK’den esinlenen bir savaşla bir arada yürütülemeyeceği için de reddetmelidir.

Sağın sahte argümanlarıyla uzlaşılmamalı, bunların karşısına çıkılmalıdır. Starmer liderliğindeki İşçi Partisi göçmenlik konusunda yalnızca sağı taklit etti; sağın argümanlarını meşrulaştırarak aşırı sağın oylarını artırırken, kendi seçmenlerinden çok daha fazlasını soluna kaptırdı.

Çok sayıda İşçi Partisi milletvekili Burnham’a Mahmood’un politikasıyla arasına mesafe koyması çağrısında bulundu. Unison (özellikle sağlık, eğitim, yerel yönetimler ve diğer kamu hizmetlerinde örgütlü büyük bir sendika) ve RMT (demir yolu, denizcilik ve ulaşım çalışanlarını örgütleyen mücadeleci sendika) gibi sendikalar tarafından halihazırda yürütülen ve işçileri, yaptıkları paha biçilmez katkıları savunmanın merkezine yerleştiren kampanyalar, ekonomik argümana insani bir yüz kazandırıyor.

Mahmood’un zehirli yasa tasarısını geri çektirmek için bütün bu güçler bir araya gelerek göreve gelecek başbakan üzerinde baskı kurmalıdır.

Çeviri: Dış Haberler Servisi

(Dış Haberler)

Evrensel 31 yaşında!

31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🚫
Reklamsız Deneyim Reklamlara takılmadan sadece habere odaklan.
ABONE OL Zaten abone misin? Giriş Yap

Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi

İndir, Oku, Dinle...

📰
E-Gazete Her gün basılı gazeteyi dijital olarak oku...
🔊
Sesli Yazılar Köşe yazılarımızı sesli olarak dinle...
🔑
Şifresiz Giriş İmkanı E-posta adresinle şifresiz giriş yapabilirsin.
18.07.2026 17:07 / Güncelleme: 17:11

Ardahan Valisi görevden alınmıştı: Bisikletçiler neden 'tayt' giyer?

Ardahan Valisi’nin bisiklet taytı tartışması esasında sporu gündeme taşıdı. Peki, bisikletçiler neden tayt giyer? İşte sürtünmeyi önleyen, aerodinamik sağlayan ve sele yaralarından koruyan özel ped teknolojisinin arkasındaki bilimsel gerçekler...

Ardahan Valisi görevden alınmıştı: Bisikletçiler neden “tayt” giyer?
18.07.2026 13:21

Hollanda'da 'su kıtlığı' ilan edildi

Hollanda'da hükümet tarafından yapılan açıklamada, ülkenin su yönetiminde "seviye 2" olarak adlandırılan "fiili su kıtlığına" geçildiği duyuruldu.

Hollanda'da "su kıtlığı" ilan edildi

Fotoğraf: Oleg Yunakov/Wikimedia Commons CC BY-SA 4.0

18.07.2026 13:32

Yenişehir Burcun’a yapılacak çimento fabrikasına yargı freni: 'ÇED olumlu' kararı iptal edildi

Bursa 4’üncü İdare Mahkemesi, Yenişehir'de yapılması planlanan entegre çimento fabrikası için verilen "ÇED olumlu" kararını iptal etti. Mahkeme, projeye ilişkin çevresel değerlendirmenin bilimsel açıdan yetersiz olduğuna hükmetti.

Yenişehir Burcun’a yapılacak çimento fabrikasına yargı freni: "ÇED olumlu" kararı iptal edildi
18.07.2026 15:46 / Güncelleme: 15:55

EMEP Varto İlçe Örgütü 9’uncu Olağan Kongresini gerçekleştirdi

EMEP Varto İlçe Örgütü 9. Olağan Kongresiyle yeni yönetimini belirledi. Kongrede Varto’da devam eden JES mücadeleden Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümüne kadar pek çok mesela konuşuldu.

EMEP Varto İlçe Örgütü 9’uncu Olağan Kongresini gerçekleştirdi

Fotoğraf: Evrensel 

18.07.2026 17:47

İran Sağlık Bakanlığı: ABD'nin hava saldırılarında 50 kişi hayatını kaybetti

İran Sağlık Bakanlığı Sözcüsü Hüseyin Kirmanpur, ABD tarafından 27 Haziran'dan bu yana düzenlenen hava saldırılarında 50 kişinin yaşamını yitirdiğini, 500'den fazla kişinin ise yaralandığını bildirdi.

İran Sağlık Bakanlığı: ABD'nin hava saldırılarında 50 kişi hayatını kaybetti

Fotoğraf: sina drakhshani/Unsplash

18.07.2026 17:24 / Güncelleme: 17:27

Görevden alınan Vali konuştu: 'Daha çok spor yapacağım'

Katıldığı bisiklet etkinliğinde giydiği tayt nedeniyle hedef gösterilen ve görevden alınan Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli, “Pedallamaya devam” dedi.

Görevden alınan Vali konuştu: “Daha çok spor yapacağım”

Fotoğraf: Ardahan Valiliği 

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!