Kültürü kim 'yukarıdan inşa ediyor'?
Kültür alanını egemenlerin elindeki bir “yukarıdan inşa laboratuvarı” olmaktan çıkarıp ezilenlerin tarihsel eylem, toplumsal pratik ve savaşım alanı olarak aşağıdan yukarıya yeniden örmekle mümkündür.
Rojbin BABUR
Eskişehir
Kültür kavramı; ekseriyetle rafine zevklerin, sanatsal birikimin ve insanlığın tarihsel mirasının zararsız birer nişanesi olarak sunulur. Sınıflar üstü, steril bir estetik tartışma alanıymış gibi pazarlanan bu yaklaşım koca bir illüzyondan ibarettir. Kültürün ve egemen ideolojinin sınırlarının genişlemesi, yalnızca soyut bir entelektüel alanın büyümesi anlamına gelmez; doğrudan gündelik yaşamın, ekonomik koşulların, harcama kalemlerinin ve toplumsal ilişkilerin egemen sınıf lehine yeniden düzenlenmesi anlamına gelir. Aydın Çubukçu’nun “Kültür ve Politika” adlı kitabında berraklaştırdığı kuramsal hat tam olarak budur: Kültür, üretim ilişkilerinden bağımsız ve gökten zembille inmiş bir değerler bütünü değil; doğrudan doğruya sınıflar savaşımının ve rıza üretiminin tam kalbinde yer alan politik bir cephedir. Kültürün sınıfsal karakteri, onun tarihsel oluşum süreciyle göbekten bağlıdır. Kapitalist toplumsal formasyonlarda kültür, her şeyden önce elde ediliş ve deneyimleniş biçimi bakımından mülkiyetle özdeşleştirilmektedir. Burada kültür; tıpkı fabrikalar, konutlar ya da hammaddeler gibi ele alınmakta venesneleştirilmektedir. İşçinin çalışarak sınıf atlama ve zenginleşme şansının olmadığı bugünkü sömürü düzeninde, “kültürlü olmak” da tam anlamıyla bir üst sınıf imtiyazı haline gelir. Egemen sınıfın estetik beğenileri ve yaşam tarzı “meşru kültür” olarak sunulurken, işçi sınıfı için bu alana erişim doğrudan cüzdanın sınırlarına, yani maddi birikime bağlanır.
Kültür; burjuva ilişkileri içerisinde dönüştürülebilir, alınıp satılabilir bir nicelik olarak algılanır ve “sistem içi” bir tüketim nesnesine hapsedilir. Bu sınıfsal yarılma, bireyin estetik algısını ve zamanını da sömürgeleştirir. İşçi sınıfının payına düşen “kültür”, genellikle ağır iş gününün ardından bir sonraki mesaiye kadar canlı emeği yeniden üretmeye yarayan, düşünsel faaliyeti askıya alan ve kitle fonlarında eritilmiş endüstriyel ambalajlardır. Egemenler sanatsal ve entelektüelsermayeyi mülkiyetleştirirken, mülksüzlerin kültürel alanı sadece bir yabancılaşma sığınağına dönüştürülür.
Ekonomi değişince kültür de değişir mi?
Bu sınıfsal yapı, beraberinde en köklü teorik ve pratik tartışmalardan birini beraberinde getirir: Kültür egemenlerin laboratuvarlarında tasarlanıp yukarıdan aşağıya inşa edilebilir bir alan mıdır, yoksa toplumsal pratiğin bağrından kopan organik bir ürün müdür? Burjuva ideolojisi, kültürü tarihsel sömürü mekanizmalarından kopararak onu yukarıdan kurgulanabilecek âdetler, inançlar ve kurallar toplamından ibaret mekanik bir mühendislik alanı gibi sunar. Egemen politika, kendi çıkarlarını toplumun tamamı için “sağlıklı, makul ve alternatifsiz tek rasyonel düşünce biçimi” olarak örgütlemeye yani kültürü yukarıdan enjekte etmeye çalışır. Ancak Çubukçu’nun da işaret ettiği gibi, kültür donmuş bir müzeler toplamı ya da pasif bir miras değil; tarihsel eylemin ve toplumsal sürekliliğin dinamik bir biçimidir. Toplumlar ve sınıflar, kendi ereklerini ve varoluş iddialarını gerçekleştirebilmek adına tarih sahnesinde sürekli bir savaşım verirler ve kültür tam da bu toplumsal pratiğin ürünü olarak aşağıdan yukarıya üretilir. Kültürün asıl politik gücü de bu iki dinamiğin çatışmasında, yani onun hegemonyanın kurucu bir aracına dönüşmesinde saklıdır. Hegemonya; egemen sınıfın alt sınıfları salt kaba kuvvetle değil, entelektüel ve kültürel bir “rıza” üretimiyle yönetmesidir. Kültür yukarıdan dayatılan değerleri sıradan insanın ortak duyusu, yani sorgulanamaz “doğal gerçeği” haline getirmeye çalışırken; toplumsal pratik bu kuşatmayı her an dipten gelen bir dalgayla sarsma potansiyeli taşır. Kültürün bu tarihsel oluşumu, politik müdahaleyi kaba bir ekonomik indirgemeciliğin ötesine taşımayı zorunlu kılar. Çünkü kültür, ekonomik altyapıda ne oluyorsa yukarıya aynen yansıyan edilgen ve cansız bir gölge değildir. Kültürün kendisi, egemenlerin kitlelerin zihnini ipotek altına almak için sürekli tahkim ettiği canlı bir mücadele alanıdır. Dolayısıyla, “ekonomi değişince kültür de nasılsa kendiliğinden değişir” diyerek bu alanı boş bırakamayız. Burjuva hegemonyasını çatlatmak istiyorsak, kültür cephesine kendi sanatsal ve toplumsal pratiğimizle doğrudan müdahale etmek zorundayız.
Sarayın steril kültür projeleri ve halkın arasındaki uçurum
Bu kuramsal tartışma, Türkiye’deki güncel kültür politikalarına bakıldığında somut ve sarsıcı bir karşılık buluyor. Türkiye’de uzun süredir devam eden ve "kültürel iktidar" olma arzusuyla şekillenen güncel politik hamleler, tam anlamıyla yukarıdan aşağıya bir kültürel inşa mühendisliğidir. Siyasal iktidar; devlet kurumlarını, vakıfları, festivalleri, ana akım medyayı ve devasa bütçe olanaklarını seferber ederek kendi ideolojik ajandasına uygun, yerli ve milli olarak kodlanmış makbul bir kültür evreni yaratmaya çalışmaktadır. Bu politikaların merkezinde, geçmişin "elitist" olarak nitelendirilen kültürel mirasını tasfiye edip yerine muhafazakâr-milliyetçi bir kimlik mimarisi koyma hırsı yatmaktadır. Ancak bu yukarıdan aşağıya hegemonya kurma çabası, kültürün sadece laboratuvarlarda inşa edilemeyeceği, onun asıl kaynağının toplumsal pratik olduğu gerçeğine çarparak sürekli kriz üretmektedir. Bağımsız sinemacıların fonlardan mahrum bırakılması, muhalif festivallerin yasaklanması ya da komedyen Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” stand-up gösterisindeki politik mizahı nedeniyle apar topar gözaltına alınıp tutuklanması, aslında iktidarın kültürel alandaki güçsüzlüğünün ve kitlelerin rızasını kazanamadığının açık birer kanıtıdır. Sahnede ülkenin gerçek çelişkilerini, rejimin yarattığı tahribatı ve gündelik yaşamdaki sömürüyü deşifre eden mizah, iktidar aygıtı tarafından bir tehdit olarak algılanıyor demektir. Kendini savunamayan iktidar, bu muhalif dili “milli güvenlik” kılıfıyla cezaevi duvarlarının ardına kapatarak susturmaya ve evcilleştirmeye çalışıyor. Çünkü ne kadar büyük bütçeler ayrılırsa ayrılsın, ne kadar polis zoru ve tutuklama mekanizması işletilirse işletilsin; devlet zoruyla üretilen ve toplumun gerçek gündelik yaşam pratiğine, geçim derdine, gençliğin özgürlük arayışına dokunmayan hiçbir yapay proje kalıcı bir hegemonya kuramaz. Türkiye’deki güncel deneyim sarayın yukarılardan dayattığı steril kültür projeleri ile sokakta, sahnede, üniversitelerde, fabrikalarda; kendi sanatsal, entelektüel ve gündelik pratiğini tırnaklarıyla kazıyarak üreten halk arasındaki o derin, uzlaşmaz uçurumu her gün yeniden gözler önüne sermektedir. Göktaş’ın tutuklanmasının hemen ardından yükselen toplumsal ve sanatsal tepki ile kendisinin "Neşemizi çalamayacaklar" çıkışı, bu baskı cenderesinin tam da aşağıdan gelen kültürel ve politik pratik tarafından nasıl göğüslendiğinin somut bir kanıtıdır.
Kültürü yukarıdan inşa laboratuvarı olmaktan çıkarmalı
Dolayısıyla egemenlerin kültür alanında attığı her hegemonik adım, kitlelerin zihinsel bütçesini, yaşam pratiklerini ve örgütlenme yeteneğini ipotek altına almayı hedefler. Aydın Çubukçu’nun “Kültür ve Politika” ekseninde açtığı tartışma bize net bir hakikati göstermektedir: Kültür, sınıfsal bir egemenlik ve mülkiyet alanıdır. Türkiye’deki güncel kültür politikaları, kapitalist barbarlığın kendi hegemoniyasını kültürü metalaştırarak ve bir üst sınıf imtiyazı haline getirerek nasıl sürdürmeye çalıştığının canlı bir kanıtıdır. Bu kuşatmayı yarmak ve gerçek bir toplumsal dönüşümü tetiklemek; kültür alanını egemenlerin elindeki bir “yukarıdan inşa laboratuvarı” olmaktan çıkarıp ezilenlerin tarihsel eylem, toplumsal pratik ve savaşım alanı olarak aşağıdan yukarıya yeniden örmekle mümkündür. Kültürü politikadan, politikayı da kültürel cepheden koparmayan bütünlüklü bir mücadele, burjuva hegemonyasının altındaki fay hatlarını çatlatacak en güçlü kaldıraçtır.
(Genç Hayat)
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et