Clara Zetkin 169 yaşında!
Clara bize hala şunu söylüyor: Kadınların kurtuluşu, dünyanın kurtuluşundan ayrı değildir. Belki bu yüzden Clara Zetkin’i anmak, yalnızca bir tarihi figürü hatırlamak değil; bugünün kavgasını daha derinden kavramaktır.
1910 yılı, Clara Zetkin (solda) ve Rosa Luxemburg
Fotoğraf: Wikimedia Commons
İpek KELEŞ
İstanbul Üniversitesi
Tarih bazen bazı isimleri yalnızca kendi dönemlerinin değil, geleceğin de kurucu özneleri haline getirir. Clara Zetkin de işte böyle bir isim. Kadınların oy hakkından işçi kadınların örgütlenmesine, emperyalist savaş karşıtlığından faşizme karşı mücadeleye kadar uzanan yaşamı, bugün hâlâ kadın mücadelesinin en güçlü politik damarlarından birini besliyor. Çünkü Clara Zetkin’in bıraktığı miras yalnızca geçmişe ait değil; bugünün dünyasında da hâlâ canlı, güncel ve yakıcı.
5 Temmuz 1857’de Almanya’da doğdu Clara Zetkin. Daha gençlik yıllarında dönemin işçi hareketiyle buluştu. Öğretmenlik eğitimi aldığı yıllarda hem burjuva kadın hareketiyle hem de sosyalist fikirlerle tanıştı. Rus bir öğrenci grubunda gelecekteki eşi olan Ossip Zetkin’in de aracılığıyla Marksist fikirlerle de bu aracılıkla tanışmış oldu. 1878 yılında Almanya Sosyalist İşçi Partisi’ne üye oldu. Bundan yaklaşık iki sene sonra Ossip’in Almanya’dan sınır dışı edilmesi ve Clara’nın da Ossip’in yanına Paris’e gitmesiyle kendisinin fikirleri de değişti ve gelişti. Clara için Marksizm, entelektüel bir teoriden çok daha fazlası, hayatı dönüştürmenin pusulasıydı. Karl Marx’ın kapitalizmin sömürü çarklarını çıplaklığıyla ortaya koyan tezleri, Clara’nın kafasındaki taşları yerine oturttu, kadınların kurtuluşunun erkeklerle girilecek bir hak yarışından değil, sınıf bilinciyle kuşanmış bir kavgadan geçtiğini o sayede gördü.
Clara’nın büyük dostu: Luxemburg
Sürgün yılları, Clara’yı sadece teorik olarak beslemekle kalmadı, onu uluslararası işçi hareketinin canlı, sert pratikleriyle de tanıştırdı. Zaten hayatının en büyük dostluğu ve yoldaşlığı da bu yılların bir hediyesi gibiydi: Rosa Luxemburg. Rosa ile Clara’nın mektuplaşmaları, sadece iki kadının dertleşmesi değil; Avrupa sosyalizminin en sıkıştığı dönemlerde üretilen devrimci bir ortak aklın, o iradenin resmiydi. Mektuplarında hem Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin o bürokratikleşen yapısına ve sağa kayan çizgisine karşı birlikte öfkeleniyorlar hem de Marksizmin en çetrefilli teorik tartışmalarını büyük bir derinlikle yürütüyorlardı. Rosa, Clara’ya yazdığı bir mektupta partideki bu yozlaşmaya karşı duruşlarını ve birbirlerine olan ihtiyaçlarını şu sözlerle dökmüştü satırlara: “Buradaki bataklığın ortasında, senin varlığın ve her ikimizin de akıntıya karşı kürek çektiğimizi bilmek benim için tek teselli. Bizim her zamanki gençliğimiz ve kararlılığımızla kalmamız gerekiyor.” İşte bu mektuplar, iki devrimci kadının parti bürokrasisine karşı kurduğu o omuz omuza barikatın en canlı kanıtıydı.
Tüm kadınların yaşam hakkını savunmak
O yıllar Avrupa’da kapitalizmin büyüdüğü, sanayi üretiminin genişlediği ama işçi sınıfının ağır sömürü koşullarında yaşadığı yıllardı. Kadınlar ise bu sömürünün en görünmez ama en ağır yükünü taşıyordu. Clara’nın politik bilinci tam da bu gerçeklik içinde şekillendi. Onun için kadın sorunu erkeklerle kadınlar arasındaki basit bir eşitsizlik meselesi değildi. Kadınların ezilmişliği, kapitalist üretim ilişkileriyle iç içe geçmiş tarihsel bir sorundu. Bu yüzden kadınların özgürleşmesini de sınıf mücadelesinden bağımsız düşünmedi. 1889’da Paris’te düzenlenen II. Enternasyonal Kongresi’nde yaptığı konuşmada bunu açık biçimde ifade etti: “İnsan suretindeki her şeyin kurtuluşunu slogan edinmiş olanlar, insan cinsiyetinin bir yarısını ekonomik bağımlılıkla siyasal ve sosyal köleliğe mahkûm edemezler. İşçiler kapitalistler tarafından nasıl boyunduruk altına alınmışlarsa, kadın da erkek tarafından öylesine boyunduruk altına alınmıştır ve ekonomik özgürlüğüne kavuşmadığı sürece de öyle kalacaktır.’’ Bu cümle Clara Zetkin’in bütün siyasal hattını da özetliyordu.
O dönem Avrupa’da yükselen burjuva kadın hareketi daha çok mülk sahibi kadınların hukuki haklarına odaklanırken Clara işçi kadınların yaşamına bakıyordu. Fabrikalarda uzun saatler çalışan, düşük ücret alan, çocuk bakımını üstlenen, ev içi emeği görünmez kılınan milyonlarca kadın için gerçek eşitliğin yalnızca yasal reformlarla gelmeyeceğini söylüyordu. Çünkü ona göre mesele yalnızca oy hakkı değil, yaşam hakkıydı.
1891’de sosyal demokrat kadın gazetesi Gleichheit’ın başına geçti. Yıllar boyunca bu gazeteyi işçi kadınların politik kürsüsüne çevirdi. Gazetenin tirajı yüz binleri buldu. Clara burada kadın emeğini, çocuk işçiliğini, savaşları, yoksulluğu ve örgütlenmenin gerekliliğini yazdı.
Emperyalist savaşların, faşizmin karşısında durmak
Clara Zetkin’in yaşamını belirleyen bir başka büyük başlık ise emperyalist savaşlara karşı tavrıydı. I. Dünya Savaşı başladığında Avrupa’nın birçok sosyal demokrat partisi kendi hükümetlerinin savaş politikalarını destekledi. Clara ise buna açıkça karşı çıktı. Karşı çıktığı şey sadece cephelerde patlayan bombalar değil, egemenlerin kendi pazar kavgaları uğruna işçi sınıfını birbirine düşürmesiydi. Bunu Marksizmin emperyalist savaş teorisine dayanarak örgütlü bir sosyalist cepheden, Rusya’daki Lenin liderliğindeki Bolşeviklerle omuz omuza yükseltiyordu.1915’te Bolşevik kadın önderlerle birlikte tarafsız İsviçre’de örgütlediği Bern Uluslararası SosyalistKadınlar Konferansı’nı adeta devrimci bir kürsüye çevirdi. Yine bu tarihte yayımladığı savaş karşıtı çağrıda “Savaşı bırakın!” dediği için vatana ihanetten tutuklanan ardından serbest bırakıldıktan sonra savaş karşıtı söylemlere ve faaliyetlere devam eden biriydi. Savaşın en ağır sonuçlarını kadınların yaşadığını da görüyordu çünkü Clara. Açlık, yoksulluk, göç, çocukların kaybı, parçalanmış hayatlar… Bugün Filistin’den Ukrayna’ya, İran’dan Suriye’ye uzanan savaş coğrafyalarına bakınca Clara’nın sözlerinin güncelliği daha da görünür hale geliyor.
Clara'nın hayatının son dönemi ise insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından birine, Adolf Hitler’in ve Nazizm’in ayak seslerine denk geldi. Dünya tamamen değişiyordu; sokaklarda terör estiriliyor, sosyalist avı yapılıyordu. Onun politik yaşamının diğer büyük kavgası ise tam da bu faşizme karşıydı. Almanya'nın o karanlık virajında, Weimar Cumhuriyeti'nin çöküşünde, sosyalist bir kadın olarak dik durmak her zamankinden daha zordu. Sosyalist kimliğiyle faşist düzenin tam karşısında konumlandı.1932’de Alman parlamentosunun en yaşlı üyesi olarak yaptığı açılış konuşmasında yükselen Nazizm tehlikesine karşı işçi sınıfını birleşmeye çağırdı. Parlamento salonu Nazi milletvekillerinin tehditkâr sloganları ve bağrışlarıyla çalkalanırken, o kürsüde tek başına bir barikat gibi duruyordu. Artık yaşlıydı, hasta bedeni sürüklenerek kürsüye çıkmıştı ama sesi hâlâ güçlüydü. Çünkü Clara için mücadele bir yaşam biçimiydi. “Hayatın olduğu her yerde savaşmak istiyorum” sözü, onun yalnızca kişisel iradesini değil, politik karakterini de anlatıyordu.
Clara’yı anlamak bugünü daha iyi kavramaktan geçiyor
Onun kadın mücadelesine bıraktığı en büyük miraslardan biri de bugün tüm dünyada kadınların en önemli mücadele günü olarak anılan 8 Mart’tır. 1910 yılında Kopenhag’da düzenlenen Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda Clara Zetkin, kadınların uluslararası ortak mücadele günü önerisini sundu ve öneri kabul edildi. Bugün dünya çapında kutlanan 8 Mart’ın köklerinde Clara’nın ve işçi kadınların kolektif mücadelesi yatıyor fakat Clara için 8 Mart bir sembolden ibaret değildi. Kadınların sermayeye, ataerkiye ve eşitsizliğe karşı ortak direnişinin ifadesiydi.
Bugün Clara’yı hatırlamak hâlâ önemliliğini koruyor. Çünkü yaşadığımız çağ onun tarif ettiği sömürü biçimlerini derinleştiriyor. Kadın emeği hâlâ daha ucuz, ev içi bakım emeği hâlâ görünmez, kadın cinayetleri sistematik biçimde sürüyor ve içinde bulunduğumuz düzenin buna karşı sunduğu çıkış kapısı bireysel çıkış yollarından başka bir şey değil. Oysa Clara’nın bütün yaşamı başka bir şeyi anlatıyor: kurtuluş bireysel değil, ortak bir mücadele hattından geçiyor. Kadınların özgürlüğü tek tek kazanılacak bir mevzi değil, birlikte kuracağımız bir yaşamdır. Bugün kadınların başta 25 Kasım ve 8 Mart olmak üzere sokaklarda yükselttiği “Yaşamak istiyoruz”, “Eşitlik istiyoruz”, “Özgürlük istiyoruz” sözleri bugün hâlâ Clara Zetkin’in mücadelesinde yatıyor. Çünkü Clara bize hâlâ şunu söylüyor: Kadınların kurtuluşu, dünyanın kurtuluşundan ayrı değildir. Belki bu yüzden Clara Zetkin’i anmak, yalnızca bir tarihi figürü hatırlamak değil; bugünün kavgasını daha derinden kavramaktır. Ve belki tam da bu yüzden, onun yaktığı meşale hâlâ sönmedi ve sönmeyecek.
(Genç Hayat)
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et