Sovyet kentleri gerçekten depresif miydi?
Sovyet mimarisi denilince akla gelen gri ve kasvetli beton bloklar, maddi gerçekçi bir tarih okumasının değil; bilinçli ve politik bir estetik seçimin ürünüdür.
Fotoğraf: Pavel Neznanov/Unsplash
Görkem DEMİRALP
İstanbul/Ümraniye
Kentlerin evrimi, üretim biçimlerinin değişimi ile yakından ilişkili tarihsel bir süreçtir. Özellikle kapitalizmin gelişimi ve ardından sanayileşme ile birlikte kentler, yalnızca nüfusun yoğunlaştığı yerleşimler olmaktan çıkmış; üretimin örgütlendiği, sermayenin biriktiği ve emeğin mekânsal olarak düzenlendiği karmaşık ve “çarpık” yapılara dönüşmüştür. Kentlerin biçimi ve kurgulanışı aynı zamanda günlük hayatımızı doğrudan etkileyen bir unsurdur.
SSCB’de kentsel planlama, yaşamın tüm alanlarını kapsayacak biçimde düzenlenmiş ve ekonomik planlama ile paralel ilerlemiştir. Kentsel planlamanın temel hedefleri arasında üretim odaklı kentleşme; kadını iş yaşamına katabilmek amacıyla ev işlerini ve kadınla özdeşleştirilen geleneksel rolleri (çocuk bakımı, hasta bakımı vb.) toplumsallaştırma; kır-kent çelişkisini ve büyük kent-küçük kent çelişkisini ortadan kaldırma; ekolojik dengeyi koruma ve sosyalizmin hedeflediği yeni insanı oluşturma sayılabilir.
Sovyet kentinin özü ne?
Sovyet mimarisi denilince, “Soğuk Savaş” döneminde ve sonrasında yürütülen anti-Sovyet propaganda ile zihinlere kazınan gri, kasvetli, birbirinin aynı beton bloklar akla gelir. Ancak bu algı, maddi gerçekçi bir tarih okumasının değil, bilinçli ve politik bir estetik seçimin ürünüdür. Bu propagandanın kaynaklarına baktığımızda, özellikle 1980'lerin derin ekonomik kriz döneminin ve Sovyetlerin çözülüş yıllarının öne çıkarıldığını görürüz. Batı medyası ve akademisi, Sovyetlerin çöküş aşamasındaki durumu “Sovyet kentinin özü budur” diyerek adeta tüm dünyaya duyurmuştur. Bugün bile "Sovyet estetiği" adı altında sunulan görsellerde kasvet hissi verecek kadrajların, kış mevsiminin ve yıkıntıların seçilmesi tesadüf değildir.
Oysa bu propagandanın arkasındaki gerçek çok başkaydı. Sovyet kentleri insanları mutsuz etmek için değil; aksine insanlık tarihinin gördüğü en büyük barınma krizini çözmek, kamusal hizmetleri herkes için erişilebilir kılmak ve gündelik yaşamı kolaylaştıracak kolektif bir düzen kurmak amacıyla inşa edilmişti.
Barınma krizinden kent planlamasına
Sovyet şehir planlaması boş bir arazide, mimarların entelektüel fantezileriyle başlamadı; yakıcı ve kaçınılmaz tarihsel zorunluluklardan doğdu.
1917'de Ekim Devrimi gerçekleştikten sonra Çarlık Rusyası'nın Sovyetlere bıraktığı en ağır miraslardan biri sefil yaşam koşullarına sahip kentlerdi. Çarlık Rusyası'nın işçi sınıfı, hiçbir altyapısı olmayan, nemli ve karanlık bodrum katlarında yaşıyordu. 1919 yılında, Sovyetler Birliği'nde henüz iç savaş ve işgaller sürerken açılan bir konut tasarımı yarışmasında tasarımcılardan proje sunmaları istenmiştir. Tasarlanması istenen alanlar arasında ortak mutfak ve yemekhane, çamaşırhane, banyo, çocuk yuvası, toplantı salonu, kütüphane, idari birimler ve bu birimlerin kişisel yaşam alanlarına koridor tipi bağlantılarla bağlanması yer almaktaydı. Bugünden baktığımızda ortak yemekhane ve çamaşırhanenin varlığı ilk bakışta göz korkutabilir. Ancak hayatın her alanının birlikte örüldüğü bu yaşam biçimi, sosyalizmin "yeni insanını" yaratma hedefinin bir parçasıydı.
Sanayileşme temel odak olsa da ekolojik dengeyi korumak ve halkın doğaya erişimini sağlamak planlamanın merkezinde yer almıştır. Örneğin, ünlü şehir plancısı Nikolay Miliutin'in geliştirdiği ve başarıyla uygulanan Doğrusal (Lineer) Kent tasarımında, fabrikaların bulunduğu üretim hattı ile insanların yaşadığı konut hattı arasına geniş bir yeşil tampon kuşak yerleştirilmiştir. Aynı şekilde 1935 Moskova Planı'nda da tüm şehri çevreleyen 10 kilometre genişliğinde bir yeşil kuşak ve büyük park alanları hedeflenmiştir. Bu durum, internette sıkça karşılaştığımız gri ve kasvetli Sovyet kentleri görsellerinin aksine farklı bir gerçekliğe işaret etmektedir.
Nüfusun mekânsal dağılımı
Nüfus konusunda bilinen en büyük yanlışlardan biri ise, “diğer kapitalist ülkelerde olduğu gibi nüfusun kontrolsüzce yalnızca başkent Moskova'ya ve birkaç büyük şehre yığıldığı” iddiasıdır. Kapitalist kent modelindeki rant odaklı büyümenin ve nüfusun belirli merkezlerde kontrolsüz biçimde yığılmasının önüne geçmek, kır-kent çelişkisini azaltmak Sovyet planlamasının temel amaçlarından biri olmuştur. Sovyetler Birliği, nüfus planlama araçlarını kullanarak kentleri ülke coğrafyasına olabildiğince homojen biçimde yaymaya çalışmıştır. Tarihsel verilere bakıldığında, 10-50 bin nüfuslu küçük kentlerin ve 100-500 bin nüfuslu orta ölçekli kentlerin sayısı, ülke genelinde dengeli bir şehirleşme ağının kurulduğunu gösterir niteliktedir.
(Genç Hayat)Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et