‘Devlet görevlerinin sivil topluma bırakılması neoliberal politikanın bir parçasıdır’
Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesinde Sosyolog Doç. Dr. Mustafa Kemal Coşkun devlet görevlerinin sivil topluma bırakılmasının neoliberal politikanın bir parçası olduğunu belirtti.
Kübra Kırımlı
[email protected]
Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesinde Sosyolog Doç. Dr. Mustafa Kemal Coşkun ile AHBAP Derneği soruşturmasıyla gündeme gelen, devletin boş bıraktığı kamusal görevleri dernek ve vakıf gibi kurumların doldurmasıyla meydana gelen sorunlar üzerine konuştuk. Coşkun, “Sivil toplum alanı devletin aldığı biçimlere, devletin politikasına göre şekilleniyor aslında. Bugün de olan şey şu: ‘Devlet küçülsün de küçülsün’ denilerek devletin yapması gereken işlerin sivil toplum örgütlerine bırakılması sorunu ki, bu tam da neoliberal politikanın bir parçasıdır” diye konuştu.
Sosyolog Doç. Dr. Mustafa Kemal Coşkun ilk olarak, sivil toplumun antik Yunan’dan Locke gibi liberallere, oradan Hegel’e ve Marksistlere gelene kadar birçok tanımının olduğunu hatırlattı: “Burada hepsini tartışamayız. Ancak bugünkü gündemle ilişki kurulursa şöyle söylenebilir. Tocqueville 1800’lerin ilk çeyreğinde ABD’ye gidince orada bir şey gözlemliyor. Örneğin bir mahallede oturuyorsunuz ve mahalleye su taşıyan borulardan biri patlamış. O mahallede oturan insanlar hemen bir araya gelerek kimi maddi katkı yaparak, kimi kazma küreğini kullanarak boruyu tamir ediyorlar. Yani devleti beklemeden kendi ihtiyaçları olan bir şeyi hallediyorlar. Tocqueville bunu görünce işte ‘Sivil toplum bireylerin devletten bağımsız olarak kurduğu örgütlenmelerdir ve kendi ihtiyaçlarını da kendileri giderebilirler’ diyor” dedi.
‘Devlet küçülsün de küçülsün’ fikri
Tocqueville’e göre; sivil toplumun öneminin devletin aşırı güçlenmesinin önlenmesi olduğunu ifade eden Coşkun, afet gibi durumların sivil toplumların inisiyatifine bırakılamayacağını anlattı: “Buradaki sorun şu ki, sivil toplum hem devletten hem de ekonomiden ayrı düşünülen bir alan olarak tasavvur ediliyor. Dolayısıyla tüm liberal anlayışlarda olduğu gibi sivil toplumun devletin herhangi bir politikasını şekillendirmesi, ona bir yön vermesi olanaksız hale geliyor. Yani devlet (politik toplum) sivil topluma, sivil toplum da politik topluma karışmasın gibi bir mantık bu, tam Amerikan liberallerinin kafası. ‘Devlet küçülsün de küçülsün’ derken kastettikleri buydu zaten. Sivil toplum, devletin karşısında yer alan ayrı bir toplum olarak tasavvur edilerek, dolayısıyla, kendisi genişleyip büyüdükçe devletin küçülüp ufalacağı ve arkasından bunun da demokrasinin en önemli özelliği olduğu ileri sürülüyor. Demokratik bir kamusal alan için sivil toplum ve devlet arasına bir ayrım çizgisi çekmek gerektiğine ilişkin varsayımdır bu. Ne var ki kapitalist üretim ilişkileri içerisindeki bir toplumda hiç de bu ikisi arasındaki ilişki böyle işlemiyor. Sivil toplum alanı devletin aldığı biçimlere, devletin politikasına göre şekilleniyor aslında. Bugün de olan şey şu: ‘Devlet küçülsün de küçülsün’ denilerek devletin yapması gereken işlerin sivil toplum örgütlerine bırakılması sorunu, ki bu tam da neoliberal politikanın bir parçasıdır. Dünya Bankasının raporlarında önerilmiştir. Ama işte bu kadar basit değil. Yukarıda su patlaması örneğini vermiştim. Bu tür basit meselelerde sorun olmayabilir ama büyük afetlerde örneğin ya da çok büyük bir nüfusun derin bir yoksulluk yaşadığı dönemlerde bu sorunlarla mücadeleyi sivil toplum örgütlerine bırakamazsınız. Bu örgütlerin ne maddi olarak ne de insan gücü olarak bunlarla mücadele etmeye güçleri yeter.”
‘Kendi görevlerini, kurumlara devretmek neoliberal anlayışın bir ürünü’
“Vakıf veya derneklerin böyle yardımlaşma ağları kurması doğru mu? Bu yardımlaşma ağları devletin bir başarısızlığı olarak okunabilir mi?” sorumuza cevap veren Coşkun, “Bu yardımlaşma ağlarının oluştuğu bir yapı devletin başarısızlığını göstermez, bizzat devletin kendi oluşturduğu bir yapıdır zaten. Başarısızlıkla ilgisi yok, sermaye birikim süreçlerine zarar gelmemesiyle ilgisi var. Yani kendi görevlerini bu türden kurumlara devretmek zaten neoliberal devlet anlayışının bir ürünü. Ama bu yapılardan diyelim büyük bir orman yangınına, büyük bir afete karşı mücadele etmelerini beklemek hata. Az önce dediğim gibi ne maddi ne de insan gücü olarak yeterli olabilirler” diye konuştu.
‘Liberaller için bundan daha iyisi olabilir mi?’
Devletlerin neden kendi asli görevlerini sivil toplum örgütlerine bıraktığını sorduğumuz Coşkun, bunun iki nedeni olduğunu söyledi.
Doç. Dr. “Sivil toplum kuruluşlarının katılımcıları gönüllülerden oluşur ve gelirleri de bağışlardan gelir, yani halkın verdiği bağışlardan. Dolayısıyla bir afet durumunda harcanan para ya da yoksullara yardım faaliyeti için harcanan para devletten çıkmaz, sivil toplum örgütünden, yani aslında halktan çıkar. Yani devlet böylece maliyet tasarrufu yapıyor. AHBAP örneğinde anlaşılıyor ki; bu derneğe verilen bağışlara devlet değişik yollarla da el koymuş. Mesela, Kızılay, AHBAP’a çadır satmış. İkincisi ve bence daha önemlisi, sivil toplum kuruluşları tek başına yardım faaliyeti yapan, afetlerde müdahale eden kurumlar haline gelince kamusal alanda politika üreten ve bunu devlete dayatan örgütler olmaktan çıkmış da oluyor. Politikanın inşa edildiği bir yer olarak kamusal alan da daralıyor yani. Böylece politika üretimi dar anlamda siyasi partilere ve bürokratik yapılara bırakılırken geniş anlamda kitlelerin katılımı da engellenmiş oluyor. Liberaller için bundan daha iyisi olabilir mi?” dedi.
‘Türkiye birbirine güven düzeyi en düşük toplumlardan biri’
Türkiye’de vatandaş ile devlet arasında yaşanan güven sorunun nedenlerine değinen Coşkun, “Vatandaş devlete, devlet vatandaşa güvenmez, tamam ama vatandaşlar da birbirine güvenmez zaten, bu ülke maalesef böyle bir ülke. Dünya değerler araştırması sonuçlarına bir bakın. Birbirine güven düzeyi en düşük toplumlardan biri Türkiye toplumudur. Toplum devlete nasıl güvensin ki? Şu adalet sistemine bakın mesela, size güven veriyor mu? Mahkemeler adalet dağıtıyor diyebiliyor musunuz? Liyakat sistemine güveniyor musunuz? Eğitim sistemine mesela? Ya da şeffaflık ve hesap verebilirlik var mı bu ülkede? Ekonomik eşitsizlikler insanların apaçık gördüğü şeylerken insanlar devlete nasıl güvenecek? Diğer taraftan bütün bunlar vatandaşların sivil toplum kuruluşlarında örgütlenmesine de yol açmıyor, zira dedim ya, insanlar birbirlerine de güvenmiyor. Bir STK’de bireyler arasındaki güven olmazsa olmaz özelliklerden birisidir” diye konuştu.
Çadır ve kan satıldı, uçaklar kullanılmadı, taşkınlar önlenemedi
Haluk Levent tarafından 2017 yılında kurulan “Ahbap Derneği”ne yönelik düzenlenen operasyon, devletin afet sırasında ve sonrasında yaptıklarını ve yapmadıklarını yeniden akıllara getirdi. Özellikle deprem, yangın ve sel felaketlerinin sebepleri ve sonrasında yaşananlar sivil toplum kuruluşlarının Türkiye’de durduğu yeri de gösterir nitelikteydi.
2023 yılında Maraş’ta meydana gelen depremler sonrası Kızılay’ın kan, çadır ve kıyafet satması hâlâ akıllarda. 2023’te Maraş merkezli depremlerin üçüncü gününde Kızılay’ın Ahpap Derneğine, depremzedeler için 46 milyon TL’lik 2 bin 50 adet çadır satışı yaptığı ortaya çıktı. Aynı dönem kurumun kan dağıtım bölge sorumlularının kan dağıtımında usulsüzlük yaptığı ve kendisine ulaşanlara öncelik tanıdığı iddia edildi. BirGün Yazarı Bahadır Özgür, Kızılay’ın 18 Şubat günü 2 tır dolusu giysiyi sattığına dair polis tutanağını ve sözleşmeyi paylaştı. İhbar üzerine deponun basıldığını belirten Özgür, “Şirket Kızılay ile 2 yıl önce yaptığı sözleşmeyi ve satışa dair faturaları sunuyor. Sözleşmeye göre ayda en az 80 ton giysi, kilosu 0.41 dolardan verilecek” dedi. AFAD ekipleri ise kendi yardımları dışında yardım kabul edilemeyeceğini söyledi ve HDP’li belediyenin yardım kamyonlarını geri çevirdi. Depremin ilk saatlerinde lojistik ve uçak temini gibi nedenlerle pek çok madenci bölgeye geç gönderildi ve kurtarma çalışmalarına katılamadı.
Sadece deprem değil, 2021 yılında Türkiye’nin pek çok yerinde çıkan orman yangınlarında Türk Hava Kurumu uçaklarının kullanılmaması ve müdahalelerin geç yapıldığı tartışmaları da yaşandı.
2021’de Batı Karadeniz Bölgesi’nde Kastamonu, Sinop ve Bartın’da 82 kişinin hayatını kaybettiği sel felaketinde afet koordinasyon merkezleri ile arama kurtarma çalışmalarında bu denli büyük bir ani taşkın afetine karşı yerel yönetimlerin ve erken uyarı sistemlerinin kapasitesi tartışmalara neden oldu. Üstelik çay yataklarının daraltılması, dere yataklarına çok katlı binaların yapılması ve köprü ayaklarının su akışını engelleyecek şekilde tasarlanması felaketin ana sebepleri olarak gösterildi.
Tüm bunlar yaşanırken halk kendi çözümlerini bulmak zorunda kaldı.
Evrensel seninle güçlü!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et