Erdal Eren DOĞAN
İzmir
Öncelikle Deniz Göktaş’a çok güldük. Evet, gündem yoğun ve Deniz’in tutuklanması sıcak gelişmeler olarak önümüzde duruyor ama bir “mizahçıya” hakkını teslim etmeden başlamak olmaz. Deniz Göktaş’ın ikinci tek kişilik gösterisi “Ölü Deniz”, yayınlandığı andan itibaren tıpkı 3 yıldır salonları dolduran seyircisini güldürdüğü gibi Youtube üzerinden de milyonlara ulaştı ve beğenildi.
Peki ya kim bu Deniz Göktaş? Aslında Deniz kendi yaşantısını gösterilerinde net bir şekilde seyircisine aktarıyor; solcu bir ailede büyüyüp içinde bulunduğu Türkiye kapitalizminin koşullarına uyum sağlamaya çalışan, bir yandan yaşanılabilir dünya hayali kurarken bir yandan da en büyük hayallerinden biri “bilgisayar sahibi olmak” olan bir genç. İlkokulda odasına astığı Fidel Castro, Eminem ve Ronaldinho posterleri bu var olma mücadelesinin en güzel örneklerinden.
Deniz bizden biri!
Deniz Göktaş’ın geçmişine dair buna benzer anlatıları onun seyirciyle bağ kurmasını epey kolaylaştırıyor. Dergimize yazan arkadaşlarımızın sıkça dillendirdiği gibi “özgür ve eşit bir dünyanın hayalini” kurarak büyüyor aslında herkes, ancak dünyanın sermayeye göre dizaynı bu hayallerin karşısında sert bir duvar olarak karşımıza çıkıyor biz büyürken. Deniz bize ilk olarak bu zamanları hatırlatıyor ve anlattıkları bir hayli tanıdık geliyor. İyi baba, şifasını arayan psikoloji öğrencileri, kurban bayramları, aileyle çıkılan tatiller, halka ahkam kesen sözüm ona aydınlara yönelik tepki, yurt dışına çıkma ikilemindeki mezunlar ve örgütlediğimiz eylemlerde çıkan aksaklıklar… Anlatılan bizim hikayemiz olunca yakalaması da kolay oluyor.
Deniz Göktaş’ın anlatım tarzı politik meseleleri gündeme sokması açısından da elverişli bir yerde duruyor. Sürekli kutuplaştırılan bir toplumda yaşadığımız için kriz anlarında bize ait olduğunu düşündüğümüz kavramlara sıkı sıkıya sarılıyoruz ama bu kavramların arkasındaki somut gerçekliği ve ne kadar bize ait olduklarını düşünmeye dahi cesaret edemiyoruz çoğu zaman. Denizle empati yapabilen seyirci anlattığı ezber dışı söylemlere de daha yakından bakabiliyor. Milliyetçilik, “erkek gibi davranmak”, tribün kültürü, “Kadıköy solculuğu”, ülkenin bölünmesi, veganlık, uyuşturucunun yaygınlaşması, suç örgütleri, FETÖ ve askeri darbeler gibi kavramlar mizahla birlikte tekrardan kamuoyuna sunulmuş oluyor. Ve hatta milliyetçiliğin bu gibi gündemlerde aldığı pozisyonu daha iyi görebilmek, neye hizmet ettiğini de iyice gösterebilmek gerekiyor. Burada mesele, bu yapıların sadece “iyi niyetten olmamaları” veya basitçe stand-up gurmeliğine soyunmuş olmaları değil. Karşımızda muhalifmiş gibi görünürken iktidarın söylemlerini yeniden üreten, rejimin ideolojik aygıtlarını gönüllü olarak tahkim eden bir aparat duruyor. Kendilerini “seküler ve ulusal değerlerin muhafızı” ilan eden bu çevreler, aslında saray rejiminin hedeflediği, muhalefetin kriminalize edilmesi ve ortak mücadelenin bölünmesi üzere attığı adımları takip ediyor. Çoğunlukla klavye sahasında pişirip servis edilen ne kadar gerici, baskıcı ve şovenist ezber varsa hepsini harfiyen içselleştirmiş durumdalar. Değer savunusu adı altında yürütülen bu linç organizasyonları da dolayısıyla özünde iktidarın çizdiği makbul muhalefet sınırlarının bekçiliğine dönüşüyor. Deniz Göktaş bu nedenle de kıymetli bir iş yapıyor ve günümüz “ilişki hikayesi” komedisinden sıyrılarak gözümüzü gönlümüzü açıyor. Hatta bu noktada şova “Vay be, helal olsun çekinmemiş konuşmuş patır patır” demek hafif kalır, çünkü belki de elindeki en iyi araç olan yeteneğini bilinçli, politik bir eylem olarak kullanmış gibi duruyor Deniz.
Alternatif bir dünya ve ülke konuşmanın insan doğasına uymadığı, vatan hainliği olduğu veya “cringe” olarak nitelenilmek istendiği bir dayatmaya dair kelamını sakınmayan Deniz, egemen ideolojiyi de bu noktada tehdit ediyor. Mizahını iktidarın çizdiği sınırlarda yapmıyor. Aslında toplumsal gelişmelerin sonucu ortaya çıkmış ama iktidarlarca insan doğasının demirbaşları olarak öğretilen kavramlara eleştirel bir yerden değiniyor. Eleştirilerin içinde mutlak butlan gibi yakın zamanda gündeme “oturmuş” konular yer alırken, günümüzde dinin algılanış biçimine yönelik de hicivler bulunuyor. Aslında Deniz hepimizin dilinin ucundakini açıkça ifade ediyor ve bu da bizde muazzam bir rahatlamaya sebep oluyor. Bu tarz bir stand-up gösterisinin yerel örneklerine de hasret kaldığımızı söylemek gerekir.
İktidar kendi imajına zeval getirecek hiçbir sıfatın açıkça konuşulmasını istemiyor. Deniz bu bakımdan diktatör ifadesini de açıktan kullanıyor. Kendi ifadesinde de belirttiği üzere diktatör kelimesi politik bir tespite denk düşüyor. Ancak bu tarz sıfatların kendisi yaratılan korku atmosferiyle birlikte konuşulmaktan uzaklaşılıyor. İktidar kendi baskı rejimini “Silivri soğuktur” gibi kalıplarda tekrardan var ediyor.
“İçimizdeki İrlandalılar” ve linç girişimleri
Biraz da yayınlanan gösteriden sonra ortaya çıkan tartışmalara bakmak gerekir. İlk olarak Deniz din üzerinden yaptığı şakalarla hedef tahtasına oturtulmak istendi ancak şunu söylemek gerekir ki kimsenin "aziz gibi" yaşamadığı ve dini dogmanın hâli hazırda günlük hayatın içinde esnediği bir toplumda yaşıyoruz. Bu zaten sık sık mizahın gündeminde oluyor da. Her türlü günahı işleyip de domuz eti yememek gibi ironiler halkın da günlük sohbetlerinin bir parçası. Yani burada Deniz'i bu kadar hedef kampanyasına oturtan şeyin iktidarın egemenlik alametlerini sarsması olduğunu söylemek yeridir. Yıllardır dinci gerici bir eğitim modeli ve toplum inşasını hedefleyen iktidar özellikle faşizmin inşasını sürdürdüğü, tarikat cemaatleri desteklediği bir dönemde kendi ideolojisini sarsacak bir şey duymak istemiyor. Yani iktidar şakayı da yaşamını da benim sınırlarım içerisinde yapacaksın diyor. Ölü Deniz bu denkleme de çomak sokuyor.
Bir diğer linç kampanyası yürütenler de "içimizdeki İrlandalılar" yani seküler milliyetçiler oldu. Yazının biraz üstünde buralara biraz değinmiştik. Deniz'in Amedspor atkısıyla fotoğrafını devlet sırrıymış gibi paylaşan, gözaltından sonra özellikle Atatürk hakkındaki şakalarını içeren kesitleri servis eden ve bir anda stand-up eleştirmenine dönüşenlerin atladığı bir detay var: Deniz Göktaş'a neyin şakasının yapılıp yapılamayacağını söylemek için, önce Deniz Göktaş'ın bu eleştirileri dinleyecek bir konumda olması gerekir. Yani ortada bariz bir hukuksuzluk varken stand-up gurmeliğine soyunmak sinsi bir hamledir ki, mizaha egemen ideolojiyi sarsmayacak bir sınır çizmeye çalışmak da, kendilerinin mizah üzerine konuşma yetkinliğinin de pek olmadığını gösterir. Bu tarz bir saptırmayı muhalif belediye başkanları tutuklanırken konuyu antidemokratik uygulamalardan başka bir yöne çekmekte ve mutlak butlan meselesini "Bakın biz demiştik, aday yanlıştı" söylemine indirgemekte de görüyoruz.
Ne de olsa neşemizi çalamazlar
Ezcümle Deniz Göktaş güvenli sınırlarda yapılan stand-up anlayışının karşısında toplumcu eleştirilerle birlikte sermaye düzeninin bel bağladığı yapı ve olayları hicvediyor. Bu bizlere başka bir mizah da mümkünmüş hissi uyandırıyor. Bu mizah şeklinin yarattığı alaşağı etme hâli de iktidarca "milli güvenlik tehdidi" olarak tarif ediliyor. Şu soruyu sormak gerekir: Şakanın yapılması mı, şakanın anlaşılması mı, yoksa şaka üzerinden ülkenin halinin fark edilmesi mi milli güvenlik tehdidini oluşturuyor? Umarız ki Deniz Göktaş yakın tarihlerde özgür kalacak ve 23. Gençlik Yaz Kampında bizlerle olacak. Onun duruşunu, cesaretini takdir etmekle yetinmeyip, onu gerçekten sahiplenebilmenin yolu olarak biz de kabuğumuzu kırabiliriz. Deniz'in şimdiden yeni gösterisini yazdığına eminiz. Ne de olsa neşemizi çalamazlar ya!
Evrensel'i Takip Et