NATO zirvesi kimin güvenliği için?
Gerçek güvenlik, halkın insanca yaşayabildiği, çocukların geleceğe umutla baktığı, kamu kaynaklarının savaş yerine barış içinde yaşam için kullanıldığı ekonomik ve siyasal bağımsız Türkiye’nin inşa edilmesiyle mümkündür.
Fotoğraf: Evrensel
Ali Gültekin
[email protected]
Dünyanın birçok bölgesinde savaşlar sürerken, silahlanma yarışı hız kesmeden devam ederken, milyonlarca insan yoksullukla mücadele ediyor. NATO zirveleri yalnızca diplomatik toplantılar değildir. Bu zirveler, küresel askeri ve siyasi dengelerin yanı sıra kamu kaynaklarının nasıl kullanılacağını, ülkelerin dış politika önceliklerini ve halkların geleceğini de doğrudan etkileyen siyasal süreçlerdir.
Türkiye, 1952 yılından bu yana NATO üyesidir. Bu üyelik boyunca ülkenin savunma politikaları, askeri yapılanması ve dış politika tercihleri büyük ölçüde NATO’nun güvenlik anlayışıyla şekillenmiştir. Ancak bugün, derinleşen yoksulluk, yüksek enflasyon ve gelir adaletsizliği karşısında, kamu kaynaklarının hangi önceliklere göre harcandığı sorusu her zamankinden daha fazla önem taşımaktadır.
NATO Zirvesi’nin külfeti emekçilere
2025 yılında Hollanda’nın ev sahipliğinde gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nin resmi organizasyon maliyeti yaklaşık 183 milyon Avro olarak açıklandı. Türkiye’nin 2026 yılında Ankara’da ev sahipliği yaptığı NATO Zirvesi için de hükümet tarafından açıklanmış kesin bir maliyet bulunmamakla birlikte, çeşitli basın organlarında hazırlık ve organizasyon harcamalarının yaklaşık 250 milyon ABD doları düzeyinde olduğu yönünde haberler yer aldı. Bu rakamların resmi olarak doğrulanmadığını belirtmek gerekir.
İster 183 milyon avro ister 250 milyon dolar olsun, tartışılması gereken temel mesele aynı kalmaktadır: Halkın vergileriyle oluşturulan böylesine büyük kamu kaynakları hangi öncelikler için kullanılmalıdır?
Ülke güvenliği ve imajı
Halkların yoksullaşması, ekolojik dengenin bozulması, tarım, hayvancılık ve yerli üretim çökmesi ülke güvenliği sorunu ve imaj bozulması değil mi? Emperyalistlerin iş birlikçileri aracılığıyla kurduğu sanayilerde, sosyal ve siyasal haklardan mahrum, kölelik koşullarına yakın çalışan işçilerin görüntüsü güvenlik sorunu ve imajın bozulması değil mi?
Deprem güvenliği, çevre felaketleri, tarımın ve hayvancılığın korunması gözetilmeden, yalnızca silah sanayisini büyütmek savunma değildir. Savunma sadece silah sanayi ile olmaz.
Emperyalistlerin bir kolu savunma için silah anlaşmaları yaparken, diğer kolu ülkelerde halkları din, mezhep, ulus ve milliyet üzerinden ayrıştırarak çatışmalar hazırlıyor; böylece yeni silah pazarları oluşturuyor. Bu nedenle güvenlik, NATO Zirvesi, halkların gerçek ihtiyaçlarını değil, silah sanayisini ve kapitalistlerin ekonomilerini güçlendirmeye hizmet ediyor.
Yaklaşık 250 milyon dolarlık bir kaynakla;
- Deprem riski taşıyan çok sayıda okul ve kamu binasının güçlendirilmesine katkı sağlanabilir,
- Yeni aile sağlığı merkezleri, kırsal sağlık tesisleri ve acil sağlık yatırımları yapılabilir,
- Binlerce üniversite öğrencisine yıllarca burs verilebilir,
- Yeni öğrenci yurtları ve kreşler açılabilir,
- Orman yangınlarıyla mücadelede kullanılacak itfaiye araçları, erken uyarı sistemleri ve ekipmanlar güçlendirilebilir,
- Tarımsal üretime, hayvancılığa ve yerli üretime daha fazla destek sağlanabilir,
- Ekolojik dengeyi koruyacak çevre yatırımları ve afet önleme projeleri hayata geçirilebilir,
- Sosyal konut projeleri genişletilebilir,
- Belediyelerin içme suyu, altyapı ve toplu ulaşım yatırımları desteklenebilir,
- Genç işsizliğini azaltmaya yönelik eğitim ve istihdam programları uygulanabilir,
- İşçilerin güvenli, insanca ve hak temelli çalışma koşullarına yönelik kamusal denetim ve destek mekanizmaları güçlendirilebilir.
Kamu kaynaklarının önceliği nedir?
Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı depremler, orman yangınları, ekonomik kriz ve sosyal yoksullaşma düşünüldüğünde, toplumun önemli bir kesimi şu soruyu sormaktadır:
Kamu kaynaklarının önceliği uluslararası zirveler ve askeri güvenlik politikaları mı olmalıdır, yoksa eğitim, sağlık, afet hazırlığı, üretim ve sosyal refah mı?
Savaşların kazananı çoğu zaman silah sanayii şirketleri ve büyük sermaye çevreleri olurken, bedelini halklar ödemektedir. Cephelerde yaşamını yitirenler emekçi çocuklarıdır. Artan savunma harcamalarının yükünü ise vergileriyle işçiler, emekçiler, çiftçiler, küçük esnaf ve emekliler taşımaktadır.
Bu nedenle savaş politikalarını eleştirmek yalnızca bir dış politika meselesi değildir; aynı zamanda emeğin, ekmeğin ve kamusal kaynakların nasıl kullanılacağına ilişkin toplumsal bir tercihtir.
Türkiye’de milliyetçi, muhafazakâr, liberal, sosyal demokrat ya da sosyalist görüşlere sahip yurttaşlar NATO’ya farklı açılardan bakabilir. Kimileri NATO üyeliğini güvenlik açısından gerekli görebilir, kimileri ise emperyalist güç dengelerinin bir parçası olarak eleştirebilir.
Farklı görüşlere rağmen ortak bir demokratik zeminde buluşmak mümkündür.
Bu ortak zemin; halkın vergilerinin şeffaf kullanılması, kamu harcamalarının denetlenmesi, dış politika kararlarının demokratik biçimde tartışılması ve barışın esas alınmasıdır.
Gerçek güvenlik yalnızca askeri güçle sağlanamaz.
Güvenlik; depreme dayanıklı okullardır, ulaşılabilir sağlık hizmetidir, iş güvencesidir, adil ücretlerdir, yangınlara hazırlıklı olmaktır, çocukların nitelikli eğitim alabilmesidir. Açlık sınırının altında yaşayan milyonlarca insanın bulunduğu bir ülkede güvenlik kavramını yalnızca silahlanmaya indirgemek, toplumsal gerçekliği görmezden gelmektir.
Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla kutuplaşma değil, daha fazla demokrasi; daha fazla silahlanma değil, daha fazla üretim; daha fazla askeri harcama değil, daha fazla sosyal adalet ve kamusal yatırımdır.
Emperyalist rekabetin giderek sertleştiği, bölgesel savaşların yayıldığı bir dönemde halkların çıkarı yeni cephelerin açılmasında değil, barışın, diplomasinin ve uluslararası hukukun güçlendirilmesindedir.
NATO zirveleri bu nedenle yalnızca devletlerin değil, halkların da tartışması gereken siyasal süreçlerdir.
Bu zirvelerin maliyetini, sonuçlarını da en çok işçi ve emekçiler ödemektedir.
Bugün Türkiye’de işçilerin, memurların, çiftçilerin, emeklilerin, gençlerin, kadınların, sendikaların, meslek örgütlerinin ve demokratik kitle örgütlerinin ortak talebi; savaş politikalarının değil, halkın ihtiyaçlarının bütçede öncelik haline getirilmesi olmalıdır.
Ülke güvenliği
Gerçek güvenlik, halkın insanca yaşayabildiği, çocukların geleceğe umutla baktığı, işçi ve emekçilerin ülke yönetimlerde yer aldığı, kamu kaynaklarının savaş yerine barış içinde yaşam için kullanıldığı ekonomik ve siyasal bağımsız Türkiye’nin inşa edilmesiyle mümkündür.
Hadi hayırlısı...
Evrensel'i Takip Et