08.07.2026 00:15

Patlayan havai fişek değil, aynı sermaye düzeni

Gökyüzünü birkaç dakikalığına renklendiren havai fişeklerin arkasında, işçilerin canı pahasına dönen devasa ve karanlık bir sömürü çarkı işliyor.

Patlayan havai fişek değil, aynı sermaye düzeni

Deniz İpek


Niğde'nin Bor ilçesinde 26 Haziran'da meydana gelen havai fişek fabrikası patlamasında işçi Nuri Özkan yaşamını yitirdi, bir işçi yaralandı. Aynı ilçede sekiz yıl önce, 27 Ocak 2018'de yine bir havai fişek fabrikasında Muharrem Alkan ve İlyas Ünlü hayatını kaybetmişti. Bundan altı yıl önce ise Sakarya'nın Hendek ilçesindeki Büyük Coşkunlar Havai Fişek Fabrikası'nda yaşanan patlamada yedi işçi yaşamını yitirdi, 127 kişi yaralandı. Hendek faciası fabrikanın enkazı kaldırıldıktan sonra da sona ermedi; patlayıcıların taşınması ve imhası sırasında meydana gelen ikinci patlamada üç jandarma daha yaşamını yitirdi. Bu ölümler ilk bakışta farklı şehirlerde, farklı şirketlerde ve farklı tarihlerde yaşanmış bağımsız facialar gibi görünebilir. Oysa biraz yakından bakıldığında değişenin yalnızca fabrikanın adresi ve şirket tabelası olduğu görülüyor. Aynı sektör, benzer üretim organizasyonu, aynı denetim anlayışı ve her şeyden önemlisi aynı kâr mantığı yıllar arayla aynı sonuçları üretiyor. Bor'daki son patlama bu nedenle yalnızca adli bir soruşturmanın konusu değil; Türkiye'de patlayıcı sanayisinin nasıl örgütlendiğini yeniden tartışmayı zorunlu kılan bir dönüm noktasıdır.

Kutlamaların Görünmeyen Yüzü

Havai fişek çoğu zaman düğünlerin, milli bayramların, spor organizasyonlarının ve turizm etkinliklerinin simgesi olarak görülüyor. Gökyüzünde birkaç dakika süren renk cümbüşü, milyonlarca insan için kutlamanın ayrılmaz parçası hâline geliyor. Ancak o birkaç dakikalık gösterinin arkasında, yıl boyunca yüksek risk altında çalışan işçilerin emeği bulunuyor. Piroteknik sanayi, savunma sanayisi kadar görünür olmasa da aynı kimyasalları, aynı üretim disiplinini ve benzer riskleri taşıyan bir üretim alanıdır. Üstelik bu sektörün kendine özgü bir çalışma temposu vardır. Siparişler yıl içine eşit dağılmaz; düğün sezonu, yaz ayları, belediyelerin festival ve milli bayram organizasyonları, turizm sezonu ve uluslararası spor etkinlikleri üretimin belirli dönemlerde olağanüstü yoğunlaşmasına yol açar. Bu nedenle havai fişek üretimi yalnızca teknik bir süreç değildir; aynı zamanda zamanla yarışılan bir üretim modelidir. Siparişlerin gecikmesi müşteri kaybı, ihracat bağlantılarının aksaması ve pazar payının daralması anlamına gelir. Üstelik üretim yıl içine dengeli dağılmaz. Yaz aylarında düğün sezonunun başlaması, turizm merkezlerinde gösterilerin yoğunlaşması, belediyelerin festival ve milli bayram kutlamaları ile uluslararası spor organizasyonları aynı döneme yığıldığı için siparişler kısa süre içinde katlanarak artar. Bu mevsimsel yoğunlaşma, fabrikalarda stok miktarının yükselmesine, aynı anda daha fazla patlayıcı maddenin işlenmesine ve üretim baskısının olağan dönemlerin üzerine çıkmasına neden olur. Sermaye açısından kritik olan bu takvim, üretim planlamasını da doğrudan belirler. İşte tam bu noktada işçi sağlığı ile kâr mantığı karşı karşıya gelir. Talep arttıkça vardiyalar uzar, aynı anda üretim alanlarında daha fazla patlayıcı madde bulundurulur, üretim hedefleri yükselir ve teslim tarihleri güvenlik planlamasının önüne geçmeye başlar. Patlayıcı maddelerin miktarı, depolama sınırları ve üretim disiplinine ilişkin teknik kurallar değişmez; ancak bunlara uyulup uyulmaması giderek maliyet hesabının konusu hâline gelir. Böylece üretim baskısı yalnızca daha fazla ürün değil, aynı zamanda daha büyük bir risk üretir.

Patlayıcı Sanayisinin Ekonomi Politiği

Patlayıcı sanayisini yalnızca havai fişek üretiminden ibaret görmek büyük bir yanılgı olur. Aynı sektör; savunma sanayisini, madenciliği, taş ocaklarını, tünel ve baraj inşaatlarını, enerji yatırımlarını ve büyük altyapı projelerini birbirine bağlayan stratejik bir üretim alanıdır. Bir maden sahasının açılması, taş ocağının işletilmesi, otoyol ya da tünel inşaatı, kontrollü patlatmalar olmadan düşünülemez. Dolayısıyla patlayıcı sanayisi, görünürde küçük olsa da sermaye birikim sürecinin kritik halkalarından biridir. Türkiye'de özellikle 2000'li yıllardan itibaren madencilik ruhsatlarının yaygınlaştırılması, taş ocaklarının hızla çoğalması ve inşaat sektörünün ekonomik büyümenin lokomotifi olarak kurgulanması, patlayıcı madde talebini de sürekli artırdı. Patlayıcı üretimi yalnızca büyümedi; aynı zamanda madencilik, enerji ve inşaat sermayesinin ayrılmaz bir parçasına dönüştü. Piroteknik sanayi de bu dönüşümden bağımsız gelişmedi. İç pazarın büyümesi, ihracat olanaklarının artması ve belediyelerin düzenlediği büyük organizasyonlar sektörü ekonomik olarak cazip hâle getirdi. Ancak üretim hacmindeki bu büyüme, işçi sağlığı ve güvenliği alanında aynı ölçüde bir dönüşüm yaratmadı. Üretim kapasitesi arttıkça güvenlik kültürünün de gelişmesi beklenirken, yaşanan patlamalar bunun tersini gösterdi. Bu çelişkinin temelinde neoliberal dönüşümün yarattığı yeni devlet-sermaye ilişkisi bulunuyor. Patlayıcı sanayisi kamu denetiminin en sıkı olması gereken sektörlerden biridir. Çünkü burada meydana gelen bir patlama yalnızca işçileri değil, çevrede yaşayan halkı, kurtarma ekiplerini ve kamu görevlilerini de etkileyebilir. Buna rağmen son kırk yılda devlet doğrudan üretimden çekilirken özel sermaye üretimin belirleyici aktörü hâline geldi. Kamunun rolü büyük ölçüde ruhsat veren ve denetleyen bir yapıya indirgenirken, üretimin yarattığı riskler giderek işçilerin omuzlarına bırakıldı. Sorun yalnızca denetimin yetersiz olması değildir. Daha temel sorun, denetimin üretimin sürekliliğini esas alan bir anlayış içinde işlemesidir. Üretimi durdurabilecek bağımsız bir kamu otoritesi yerine, üretimin devamını esas alan idari bir mekanizma oluştuğunda güvenlik ikinci plana itilir. Böylece risk, teknik bir sorun olmaktan çıkar; üretim modelinin ayrılmaz bir parçasına dönüşür. Bor'da, Hendek'te ve daha önce yaşanan diğer patlamalarda karşımıza çıkan ortak tablo da tam olarak budur. Patlayan yalnızca kimyasal maddeler değildir. Patlayan, işçinin yaşamını üretim maliyetinin değişkenlerinden biri olarak gören anlayıştır.

Değişen Şirketler, Değişmeyen Sermaye

İş cinayetleri tartışılırken çoğu zaman gözler patlamanın yaşandığı fabrikaya çevrilir. Oysa patlayıcı sanayisini anlamak için tek tek fabrikalara değil, sermayenin nasıl örgütlendiğine bakmak gerekir. Çünkü bu sektörde ağır iş cinayetlerinin ardından yalnızca mahkeme dosyaları açılmıyor; şirketler yeniden yapılandırılıyor, ortaklıklar değişiyor, üretim başka tesislere taşınabiliyor ya da yeni ticaret unvanlarıyla faaliyetler devam ediyor. Değişen şirket tabelası olurken üretim mantığı çoğu zaman değişmiyor. Bu durumun en dikkat çekici örneklerinden biri kamuoyunun Hendek faciasıyla tanıdığı Coşkunlar hattıdır. Büyük Coşkunlar Piroteknik Kimya Sanayi Havai Fişek Ticaret Ltd. Şti.'nin geçmişi 1996 yılına uzanıyor. Açık kaynaklara göre şirketin ortakları arasında Yaşar Coşkun, Ali Rıza Ergenç ve Nazim Zeren bulunuyor. Yaşar Coşkun'un uzun yıllar MÜSİAD Sakarya Şube Başkanlığı yapmış olması da şirketin yalnızca üretim yapan bir işletme değil, bölgesel sermaye çevreleri içinde etkili bir aktör olduğunu gösteriyor. Ancak Hendek'teki 3 Temmuz 2020 patlaması bu şirket açısından ilk büyük facia değildi. Fabrikanın sicili yıllara yayılan patlamalarla doluydu. 2007 yılında ilk büyük patlama kayıtlara geçti. 2009 yılında aynı fabrikada birden fazla patlama meydana geldi; bunlardan birinde bir işçi yaşamını yitirirken onlarca işçi yaralandı. 2011 yılında Hediye Hallaç, 2014 yılında ise Yılmaz Şapoğlu aynı üretim hattındaki patlamalarda yaşamını kaybetti. 2013 yılında yaşanan başka bir patlamada ise çok sayıda işçi yaralandı. Her patlamanın ardından soruşturmalar açıldı, bilirkişi raporları hazırlandı ve güvenlik önlemlerinin artırılacağı açıklandı. Ancak üretim durmadı; 2020 yılında yaşanan büyük patlama, yıllardır biriken yapısal sorunların sonucu olarak ortaya çıktı. Bu kronoloji tek başına önemli bir gerçeği gösteriyor. Sorun münferit bir ihmal değil, tekrar eden bir üretim rejimidir. Aynı işyerinde yıllar boyunca yaşanan patlamalar, teknik risklerin bilindiğini; buna rağmen üretimin aynı anlayışla sürdürüldüğünü ortaya koymaktadır.

Bir Ailenin Hikâyesinden Fazlası

Coşkunlar hattını yalnızca bir aile şirketi olarak okumak da eksik kalır. Patlayıcı sanayisinde esas belirleyici olan, sermayenin hukuki biçimlerden bağımsız olarak kendini yeniden üretebilme kapasitesidir. Bu açıdan Niğde Bor'da faaliyet gösteren Yertaş Patlayıcı Maddeler dikkat çekici bir örnek oluşturuyor. Şirketin kendi kurumsal tarihçesine göre Yertaş 2009 yılında Ankara merkezli olarak kuruldu. 2014 yılında bütün hisseler Arif Yunus Coşkun tarafından devralındı. 27 Kasım 2016'da Bor'daki havai fişek ve patlayıcı üretim tesisi kuruldu, 2017 yılında üretime başlandı. Şirket tarihçesinde yer alan bir ayrıntı ise sektörün yapısını anlamak açısından özellikle önem taşıyor. Bugün Yertaş tarafından üretilen Venüs markasının geçmişi 1995 yılına kadar götürülüyor. Bu yalnızca bir marka hikâyesi değildir. Marka değeri, müşteri ağı, teknik bilgi birikimi ve sektörde oluşturulan ticari ilişkilerin yıllar içinde korunduğunu gösteren önemli bir işarettir. Tam da bu nedenle patlayıcı sanayisinde şirket isimleri değişse bile ekonomik süreklilik devam edebilir. Bir şirket kapanabilir, yeni bir şirket kurulabilir, ortaklık yapıları değişebilir ya da üretim farklı bir şehirde yeniden başlayabilir. Ancak aynı sermaye çevresi üretim bilgisini, dağıtım ağını, müşteri portföyünü, marka değerini ve teknik kadrolarını koruyorsa ekonomik faaliyet de kesintiye uğramaz. Bu durum piroteknik sanayisinin yapısından da kaynaklanıyor. Havai fişek üretimi yalnızca fabrika kurmakla yapılabilecek bir iş değildir. Patlayıcı üretim ruhsatları, depolama izinleri, teknik personel, kimyasal tedarik zinciri, ihracat bağlantıları ve yıllar içinde oluşturulan dağıtım ağı sektöre girişin önündeki en büyük engellerdir. Dolayısıyla pazar zaman içinde belirli sermaye gruplarında yoğunlaşma eğilimi gösterir. Bu yoğunlaşma, üretim baskısını da beraberinde getirir. Düğün sezonu, turizm dönemi, belediyelerin festival ve milli bayram organizasyonları ile uluslararası spor etkinlikleri öncesinde siparişler hızla artar. Teslim tarihlerinin kaçırılması pazar kaybı anlamına geldiği için üretim kesintisiz sürdürülmeye çalışılır. İşte bu noktada işçi sağlığı çoğu zaman maliyet hesabının en kırılgan başlığına dönüşür. Bu nedenle Hendek ile Bor arasındaki ortaklık yalnızca aynı sektörde faaliyet göstermeleri değildir. Ortak olan; üretim baskısını önceleyen sermaye mantığı, şirket isimlerinden bağımsız biçimde devam eden ekonomik süreklilik ve yıllar boyunca değişmeyen üretim anlayışıdır. Hendek'ten Bor'a uzanan çizgide asıl soru "hangi fabrika patladı?" değildir. Asıl soru şudur: Aynı sektörde benzer iş cinayetleri neden yıllardır tekrar edebiliyor ve bu tekrarın arkasındaki sermaye yapısı nasıl varlığını sürdürebiliyor?

Patlayıcı Sermayesi ve Devlet: Denetim Neden Önleyemiyor?

Patlayıcı maddeler sıradan sanayi ürünleri değildir. Üretiminden depolanmasına, taşınmasından kullanılmasına kadar her aşaması yüksek risk içerir. Bu nedenle dünyada olduğu gibi Türkiye'de de bu alan en sıkı denetlenmesi gereken sektörlerden biri olarak kabul edilir. Ancak son yıllarda yaşanan facialar gösteriyor ki sorun, mevzuatın bulunmaması değil; denetim sisteminin parçalı yapısı ve üretimin sürekliliğini önceleyen anlayıştır. Türkiye'de patlayıcı sanayisi tek bir kamu kurumu tarafından denetlenmiyor. Üretim izinleri, işyeri açma ruhsatları, patlayıcı madde kullanım izinleri, çevresel yükümlülükler, iş sağlığı ve güvenliği denetimleri ile patlayıcıların depolanması ve taşınmasına ilişkin yetkiler farklı kamu kurumları arasında paylaşılmış durumda. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile valilikler ve kolluk kuvvetleri aynı üretim sürecinin farklı aşamalarından sorumlu. Yetki parçalandıkça sorumluluk da parçalanıyor; sonuçta hiçbir kurum üretim sürecinin tamamını gören bağımsız ve sürekli bir denetim mekanizması kuramıyor. Bu tablo neoliberal dönüşümle birlikte daha da belirginleşti. Devlet üretimden çekilirken düzenleyici ve denetleyici rolünü koruduğunu iddia etti. Ancak uygulamada denetim çoğu zaman üretimin güvenliğini esas alan bağımsız bir mekanizma değil, üretimin kesintiye uğramamasını gözeten idari bir işleyişe dönüştü. Risk ortadan kaldırılmadan üretimin devam etmesi sağlandı; güvenlik ise çoğu zaman kâğıt üzerindeki prosedürlere indirgendi. Hendek davasında gündeme gelen "denetimden önce haber verilmesi" iddiaları da bu yapısal sorunu görünür kılıyor. Eğer bir işyeri denetime hazırlanabiliyorsa, denetimin amacı üretimin gerçek koşullarını görmek olmaktan çıkar. Böyle bir sistemde denetim, riskleri ortaya çıkaran kamusal bir araç değil; mevzuata şeklen uyumu gösteren bürokratik bir işleme dönüşür. Üstelik patlayıcı sanayisinde güvenlik yalnızca kamu denetimiyle de sağlanamaz. Dünyadaki deneyimler, yüksek riskli sektörlerde en etkili denetimin örgütlü işçilerin günlük üretim sürecine müdahalesiyle mümkün olduğunu gösteriyor. İşçinin üretimi durdurma hakkının fiilen kullanılamadığı, sendikal örgütlenmenin zayıf olduğu ve işten atılma korkusunun çalışma yaşamını belirlediği işyerlerinde, en ayrıntılı mevzuat bile çoğu zaman kâğıt üzerinde kalıyor. Bu nedenle Hendek'ten Bor'a uzanan zinciri yalnızca birkaç patronun ihmaliyle açıklamak mümkün değildir. Karşımızda denetimin parçalandığı, sorumluluğun dağıldığı ve üretimin sürekliliğinin işçi yaşamının önüne geçtiği bütünlüklü bir siyasal tercih bulunuyor. İş cinayetlerini üreten yalnızca patlayıcı maddeler değil; bu maddelerin hangi üretim ilişkileri içinde işlendiğini belirleyen ekonomi politik düzendir.

Hendek Mahkemesinin Gösterdiği Gerçek

3 Temmuz 2020'de Hendek'te yaşanan patlama, Türkiye'nin en büyük sanayi facialarından biri olarak hafızalara kazındı. Ancak davanın ilerleyen duruşmaları gösterdi ki mesele yalnızca patlamaya neyin yol açtığı değildi. Mahkeme salonuna taşınan tanık anlatımları, bilirkişi raporları ve sanık ifadeleri, patlayıcı sanayisinde güvenliğin nasıl üretim baskısının gerisine itildiğini de görünür hâle getirdi. Hendek davası yalnızca üretim rejimini değil, cezasızlık pratiğini de görünür kıldı. Yedi işçinin yaşamını yitirdiği, 127 işçinin yaralandığı facianın ardından patronlar hakkında yargılama yürütülse de, yıllardır adalet arayan ailelerin beklentisi karşılanmadı. Dava sürecinde fabrika sahibi Yaşar Coşkun, yatırdığı teminatın ardından tahliye edildi ve yargılama tutuksuz devam etti. Bugün dosya kapsamında tutuklu sanık bulunmuyor. Patlamanın meydana gelmesinde kamusal denetimin işleyişi de yoğun biçimde tartışılmasına rağmen, kamu görevlilerine ilişkin etkili bir cezai sorumluluk süreci işletilmedi. Mahkemede dinlenen işçiler fabrikanın çalışma düzenine ilişkin çarpıcı ayrıntılar anlattı. Bir işçi, günlük 18 kilogram üretim yapmalarının beklendiğini, hedefi tutturamayanların işten çıkarılmakla tehdit edildiğini söyledi. Koruyucu ayakkabı talebine ise "Sana verirsek herkese vermek zorunda kalırız." yanıtının verildiğini ifade etti. Başka işçiler de verilen maske ve önlüklerin yeterli koruma sağlamadığını, üretim baskısının sürekli hissedildiğini ve çalışma temposunun güvenliğin önüne geçtiğini anlattılar. Bu ifadeler tek başına herhangi bir hukuki hüküm kurmaya yetmez. Ancak birlikte değerlendirildiğinde önemli bir gerçeği ortaya koyuyor. Patlayıcı sanayisinde güvenlik yalnızca teknik ekipman meselesi değildir. Üretim hedeflerinin güvenlik kurallarının önüne geçtiği bir çalışma düzeninde, en ayrıntılı mevzuat bile işlevini yitirebilir. Risk, işçinin bireysel davranışından çok üretimin örgütlenme biçiminde ortaya çıkar. Mahkemede tartışılan bir başka konu ise denetim mekanizmasıydı. İşçiler, resmî denetimlerden önce fabrikaya haber verildiğini ve bazı bölümlerin denetim öncesinde kapatıldığını anlattılar. Dönemin sorumlu müdürü Ahmet Çağırıcı'nın mahkemede dile getirdiği "Denetim olduğunda telefon gelirdi, Çin Mahallesi'ni kapatıyorduk." sözleri ise bu iddiaları daha da dikkat çekici hâle getirdi. Eğer bu beyan doğruysa sorun yalnızca bir fabrikanın ihmali değildir. Denetimin önceden haber verilmesi, kamu denetiminin önleyici niteliğini ortadan kaldıran yapısal bir soruna işaret eder. Denetim, üretimin güvenli olup olmadığını incelemek yerine denetime hazırlanılan bir prosedüre dönüşmüşse, mevzuatın ayrıntılı olması tek başına işçileri korumaya yetmez. Davanın en tartışmalı başlıklarından biri de patlamadan sağ kurtulan tek işçi Enes Dilber'in ifadeleriydi. Dilber, savcılık aşamasında fabrikada sıfırdan barut üretildiğini ve Çin'den getirilen makinelerle üretim yapıldığını anlatırken mahkemede bu ifadelerini değiştirdi. Duruşma salonunda diğer işçilerin gösterdiği tepki, iş cinayetleri davalarında mağdurların ve tanıkların maruz kalabildiği ekonomik ve toplumsal baskıları da yeniden gündeme taşıdı.

Patlama Fabrikanın Dışına Taştığında

Hendek faciası fabrikanın patlamasıyla sona ermedi. Patlamanın ardından tesiste kalan patlayıcı maddelerin taşınması ve imhası sırasında meydana gelen ikinci patlama, üç jandarmanın yaşamını yitirmesine neden oldu. Bu olay, patlayıcı sanayisindeki güvenlik zincirinin yalnızca üretimde değil; depolama, taşıma ve imha süreçlerinde de eksiksiz kurulması gerektiğini gösterdi. Risk, fabrikanın kapısından çıktıktan sonra ortadan kalkmıyor; aksine yeterli planlama ve uzmanlık olmadığında yeni ölümler üretebiliyor. Böylece Hendek, yalnızca üretim güvenliğinin değil, kriz yönetiminin de çöktüğü bir örnek olarak tarihe geçti.

Bor'un Hatırlattığı Gerçek

Türkiye'de iş cinayetleri çoğu zaman patronların ihmali üzerinden tartışılıyor. Oysa Hendek'ten Bor'a uzanan çizgi gösteriyor ki, iş cinayetlerini yeniden üreten yalnızca ihmaller değil; sermayenin örgütlenme biçimi, denetimin siyasal niteliği ve üretim baskısını esas alan ekonomi politik tercihlerdir. Bu nedenle patlayıcı sanayisinde yaşanan her yeni patlama, yalnızca geçmişte alınmayan önlemlerin değil, değişmeyen üretim ilişkilerinin de sonucudur.

07.07.2026 13:20 / Güncelleme: 13:51

YKS'nin 23'üncü sorusu için dava: Mahkeme kararı puanları etkileyebilir

2026 YKS'nin AYT Matematik testinde sınav sonrası doğru cevabı değiştirilen 23'üncü soruya ilişkin ÖSYM'ye iptal davası açıldı. Davacı, cevap anahtarının değiştirilmesi yerine sorunun tamamen iptal edilmesini talep ediyor.

YKS'nin 23'üncü sorusu için dava: Mahkeme kararı puanları etkileyebilir

Fotoğraf: Andy Barbour/Pexels

07.07.2026 09:24 / Güncelleme: 12:25

NATO Liderler Zirvesi kısıtlamalarla başlıyor: Ankara'da hangi yollar trafiğe kapatıldı?

NATO Liderler Zirvesi öncesinde Ankara'da geniş kapsamlı kısıtlamalar yürürlüğe girdi. Çok sayıda yol trafiğe kapatılırken, belirlenen güzergahlarda park ve motokurye yasağı uygulanacak.

NATO Liderler Zirvesi kısıtlamalarla başlıyor: Ankara'da hangi yollar trafiğe kapatıldı?

Fotoğraf: AA

07.07.2026 11:45

Yüzde 17,76'lık artış oranına emeklilerden tepki: Cumhurbaşkanı simit hesabı yapıyordu, şimdi de biz yapıyoruz

Emekli aylıklarına yapılacak yüzde 17,76 oranındaki enflasyon artışına emekliler tepkili. Geçinmenin imkânsız hale geldiğini söyleyen bir emekli, öğle yemekleri için her gün başka birine gitmek zorunda kaldığını anlattı.

Yüzde 17,76'lık artış oranına emeklilerden tepki: Cumhurbaşkanı simit hesabı yapıyordu, şimdi de biz yapıyoruz

Fotoğraf: ANKA

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!