Çocukların geleceği NATO'ya kurban edilemez!
Eli kanlı savaş örgütü olan NATO’ya ve onun içerideki iş birlikçisi sermaye düzenine karşı antiemperyalist bir mücadele yürüterek onların temsilcisi olan AKP iktidarının karşısında bir araya gelerek en kitlesel mücadele hattını örmeliyiz.
Görkem DEMİRALP
Ümraniye/İstanbul
Bugün üye sayısı 32’ye ulaşan NATO, büyüme dalgalarıyla dünyayı yeni bir paylaşım savaşının eşiğine sürüklemektedir. Savaşın ve yıkımın faturası ise yine işçi sınıfının ve emekçi kitlelerin sırtına yüklenmektedir. 2014 NATO Galler Zirvesi’nde üye ülkelerin gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYİH) en az %2'sini askeri harcamalara ayırması kararlaştırılmıştı. Saray rejimi ve onun iş birlikçileri, halkı açlığa mahkûm ederken silah tekellerini ihya etme yarışında gecikmedi. Türkiye, 2024 yılında %2,33’lük askeri harcama oranıyla bu barajı aşarak "başarılı" oldu.
Ancak emperyalizmin iştahı kesilmek bilmiyor. 2025 yılındaki Lahey Zirvesi'nde kabul edilen yeni stratejik plana göre üye ülkeler, 2035 yılına kadar savunma ve güvenlik harcamalarını GSYİH'lerinin %5'ine çıkarmayı taahhüt ettiler. Türkiye ölçeğinde bu durum, askeri bütçenin 26 milyar dolardan en az 66 milyar dolara yükselmesi anlamına geliyor. Bu devasa bütçe ayrımı; eğitime, sağlığa, kamu harcamalarına ayrılması gereken bütçenin doğrudan savaşa ve silah tekellerinin kasasına aktarılması demektir.
NATO ve OVP arasında nasıl bir ilişki var?
33. ABD Başkanı Truman’ın “Bir ülkenin ekonomik programı ile askeri-stratejik ittifakları aynı madalyonun iki yüzüdür.” ifadeleri, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu bağımlılık ilişkilerinin tüm çıplaklığıyla açıklamaktadır. Truman’ın yıllar önce keşfettiği bu durum, Türkiye egemen sınıflarının NATO’da bulunmayı neden bu kadar önemsediğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda baktığımızda iktidarın ilan ettiği 2025-2027 Orta Vadeli Program’ın (OVP), sadece ekonomik hedefler barındıran masum bir program olmadığını görüyoruz. Silah sanayisinin gelişimine ve birikimine odaklı bir program aracılığıyla kamu kaynakları; füzeler, İHA ve askeri operasyonlar için seferber ediliyor. Bu kaynaklar yoksullaşan halka değil, doğrudan savaş ve silah sanayisine aktarılmış oluyor.
Bu program, emperyalist savaş politikalarının ve derinleşen kapitalist krizin faturasını ağır vergilerle, açlık sınırının altında kalan asgari ücretle, ücretler hariç her şeye zamlarla ve güvencesizlikle işçi sınıfına kesmenin resmî belgesidir. Sermaye, doğası gereği sadece yeni pazarlar aramaz; artık değer sömürüsünü maksimize edecek ucuz emek gücü, politik istikrar ve bunu koruyacak hukuki-askeri güvence ister. AKP’nin emperyalist güçlerle sürdürdüğü ilişki aslında işçi ve emekçi kitlelerinin her türlü demokratik ve sendikal mücadelesini baskılayan anti-demokratik uygulamalar ile inşa ettiği faşizm ile doğrudan bağlantılıdır. Bugün Türkiye, batılı emperyalist tekeller için hem ucuz emek cenneti ve mücadeleyi baskılayan, patronlar için çalışan bir devlet aygıtı, hem de Orta Doğu ve Bölge coğrafyasında emperyalizmin çıkarlarını koruyan askeri bir ileri karakol rolü üstlenmiştir. Bu iki rol, birbirine kopmaz zincirlerle bağlıdır. Dolayısıyla sermaye için ucuz emek kaynağı olarak ortaya çıkan MESEM’lere ve NATO’ya bu açıdan bakmak gerekir. Aslında ikisi de uluslararası sermayenin Türkiye’ye biçtiği rolle alakalıdır ve tam olarak bundan dolayı da birbirlerinden hiç de bağımsız değildir. Reel ücretlerin enflasyon karşısında eridiği, kamusal yardımların ve sosyal hakların tırpanlandığı bir ortamda yoksullaşan halkın 14-18 yaş aralığındaki çocukları MESEM (Mesleki Eğitim Merkezleri) aracılığıyla erken yaşta kitlesel olarak işçileştirilmektedir. Milli Eğitim Bakanı Tekin’in, mesleki eğitimin patronların iş gücü ihtiyacını karşılayacağını ve müfredatların sektörle birlikte belirlenmesi gerektiğini söylemesi çok net bir şekilde sermaye sınıfının ihtiyaçları noktasında bu sömürü düzeninin devam ettiğini göstermektedir.
Çarpık veriler bile gerçeği gizleyemiyor
TÜİK’in 2024 yılı verileri dahi bu acı gerçeği gizleyememektedir: 15-17 yaş grubundaki çocukların işgücüne katılma oranı 2020 yılında %16,2 iken, krizin ve sömürü koşullarının derinleştiği 2024 yılında %24,9’a yükselmiştir. Bu durum, Türkiye’de her 4 çocuktan 1’inin işçi olduğu gerçeğini göstermektedir. 2024’te bu yaş grubundaki 3 milyon 894 bin çocuktan 970 bini resmi olarak kayıtlı işçi statüsündedir. Buna ek olarak, “eğitim” adı altında sömürünün yasal kılıfı haline getirilen MESEM kapsamında çalıştırılan çocuk sayısı ise 504 bindir. Böylece, devlet eliyle sermayeye sunulan toplam kayıtlı çocuk işçi sayısı 1 milyon 474 bin gibi korkunç bir sayıya ulaşmıştır.
Savaş ve kriz dönemlerinde çocuk emeğinin verisel olarak bu denli artması tesadüf değildir. Çocuk işçiliği, kapitalist kriz anlarında, burjuvazinin kâr oranlarını korumak ve arttırmak adına devreye soktuğu güvencesiz, boğaz tokluğuna çalışan bir "yedek işgücü ordusu" işlevi görmektedir. Halkın bütçe taleplerine “kaynak yok” yalanıyla yanıt verenler; Baykar, ASELSAN ve ROKETSAN gibi silah tekellerini beslemeye gelince hazinenin kapılarını sonuna kadar açmaktadır. Savunma ve güvenlik bütçesi, 2025’ten 2026’ya geçerken %33,9’luk bir artışla daha da katlanarak 2 trilyon 155 milyar TL'ye ulaşmış ve bütçeden en çok pay alan ikinci sektör olmuştur.
Düzeni değiştirecek olan antiemperyalist mücadele
Bu toplam tablo bize net bir gerçeği göstermektedir: Emperyalizm ve kapitalizm, işçi sınıfına ve gençliğe savaştan, sömürüden, MESEM Programı’nda can vermekten ve geleceksizlikten başka hiçbir şey vaat etmemektedir. Büyük kapitalistlerin kârı için akıtılan her kuruş, MESEM’lerde sömürülen her bir çocuğun geleceğinden, emekçilerin mutfağından çalınmaktadır. Dolayısıyla emperyalizme karşı mücadele, içerideki sermaye düzenine ve onun işçi düşmanı programlarına karşı mücadeleden bağımsız yürütülemez. Yani yüzlerce kadının, çocuğun, işçinin, emekçinin katili olan saray rejiminden gerçek anlamda bir hesap sorulacaksa bunun en önemli ayaklarından birini de antiemperyalist mücadele oluşturmaktadır. Çünkü bugün, bu düzenin devam etmesinden çıkar sağlayan uluslararası tekeller, saray rejiminin korunması için ellerinden geleni yapıyor. Ancak onlara karşı yürütülecek kararlı bir mücadele, gerçek anlamda bir halk egemenliğini bu çürümüş düzenin yerine geçirebilir.
Bunun en somut örneği İtalya liman işçileri gösterdi. Livorno, Ravenna ve Cenova gibi kritik limanlarda işçilerin silah sevkiyatlarına karşı başlattığı direnişler dikkat çekti. İşçiler, İsrail bayraklı "Zim Virginia" isimli geminin yük indirip bindirmesine engel olarak gemiyi limandan uzaklaştırdı. Livorno’da da işçiler “Gazze’deki katliama ortak olmayacağız” diyerek iş bıraktı. ** Bu kararlılığı ve cüreti; üretimden gelen güçlerinin farkında oldukları için gösterebiliyorlar. Çünkü biliyorlar ki, üreten ve çarkı döndüren işçi sınıfı; üretimi durdurup ve sürekli dönen o çarka çomak soktuğu an egemen sınıfın ne silahları ne de diğer aygıtları işe yarayacaktır. Bu yüzden biz de eli kanlı savaş örgütü olan NATO’ya ve onun içerideki iş birlikçisi sermaye düzenine karşı antiemperyalist bir mücadele yürüterek onların temsilcisi olan AKP iktidarının karşısında bir araya gelerek en kitlesel mücadele hattını örmeliyiz.
*İstanbul Barosu Çocuk Hakları Merkezi- Çocuk İşçiliği ve MESEM 23 Nisan Yayını
**Evrensel- İtalya’da liman işçileri İsrail gemisini limandan kovdu: 'Gazze’deki soykırıma ortak olmayacağız'
(Genç Hayat)
Evrensel'i Takip Et