Mustafa HARCIOĞLU
İstanbul Üniversitesi
Rahmi Koç bir hastane açılışında anlattığı “Kürt kadın” fıkrası ile son günlerde çokça tartışıldı. Kürt kadınlarına yönelik sarf ettiği cinsiyetçi ve aşağılayıcı ifadeler yoğun tepki çekti ve hemen ardından Rahmi Koç ile Koç Holding bir özür metni yayımladı. Peki bu meseleye nasıl bakmamız gerekiyor, Rahmi Koç’un bu sözleri sarf etmesi kendisinin nüktedan mizahının bir sonucu mu; yoksa sermaye sınıfının halka nasıl baktığının bir göstergesi mi? Bunu cevaplayabilmek için Koç ailesinin kim olduğunu ve bugün oldukları bu noktaya nasıl geldiklerini incelememiz gerekiyor.
Koç ailesi çok “başarılı” olduğu için mi bu noktaya geldi?
Koç ailesinin hikâyesine baktığımızda yalnızca bir sermaye grubunun ekonomik yükselişini değil; aynı zamanda Türkiye’de burjuvazinin nasıl oluştuğunu, devletle nasıl iç içe geçtiğini ve hangi toplumsal ilişkiler üzerinde yükseldiğini görmemiz gerekiyor. Türkiye’nin en zengin ailelerinden biri olan Koçların hikâyesi genellikle “çalışkanlık”, “vizyon” ve “girişimcilik” kavramlarıyla anlatılsa da meseleye biraz daha yakından bakınca bu yükselişin yalnızca bireysel başarılarla açıklanamayacağını görmek zor değil. Koçların bu yükselişinde asıl belirleyici olan, Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletin yürüttüğü ekonomik politikalar ve bu politikaların yarattığı fırsatlardı. Bu yıllarda Vehbi Koç’un ticari faaliyetleri hırdavat ve inşaat malzemeleri ticareti etrafında şekillenirken, genç Cumhuriyet’in altyapı ve imar ihtiyaçları da hızla artıyordu. Devlet ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetleri karşılamak için yerli tüccar ve sermayedarları destekliyor, ihaleler ve çeşitli ayrıcalıklarla yeni bir burjuva sınıfı yaratıyordu.
Aynı dönemde devlet, sanayileşme ve kalkınma hedefleri doğrultusunda geniş emekçi kitlelerini düşük ücretli işgücü olarak piyasaya sürüyor; işçilerin daha düşük maliyetlerle çalıştırılabileceği ekonomik ve siyasal koşulları da yaratıyordu. Böylece bir yanda sermayedarlar gücüne güç katarken, diğer yanda bu birikimin faturası emekçilere kesiliyordu. Bu noktada Koç gibi büyük sermaye gruplarının büyümesi ile işçi sınıfının ucuz emek gücü olarak kullanılmasının bir madalyonun iki ayrı yüzü olduğunu söylemek isabetli olacaktır. Madalyonun hangi yüzünün karanlıkta kaldığını söylemek de zor değil. Buna yazının daha ilerleyen kısımlarında yine değineceğiz.
Bunlar aslında bir tesadüf değildi
Burjuvazinin üretim araçları üzerindeki hâkimiyeti ve kapitalist sanayileşmenin örgütleyici kadrolarından Bernar Nahum’un katılımıyla Koç’ların büyüme süreci hız kazandı. Uluslararası ticaret deneyimine sahip olan Nahum, Koç Grubu’nun sanayiye yönelmesinde ve dünya piyasalarına açılmasında önemli rol oynadı. Ortaya koyulan “Anadol” gibi projeler, Türkiye kapitalizminin sanayileşme hamlelerinin sembollerinden biri hâline geldi. (Anadol, 1966-1984 yılları arasında Koç Holding ve Ford ortaklığıyla Otosan tarafından üretilen, Türkiye'nin seri üretime giren ilk yerli otomobilidir.)
Bu süreçte sermaye eğitimle, kültürel ve sosyal ilişkilerle de kendisini kendisini ileri atacak adımlar da atıyordu elbette. Vehbi Koç’un çocukları dönemin en seçkin okullarında eğitim görürken, şirket yönetimlerine ülkenin en iyi eğitimli gençleri getirildi. İnan Kıraç ve Can Kıraç gibi isimlerin yükselişi bunun örneklerinden yalnızca birkaçı.
Evlilikler de bu kendini yeniden üretme sürecinin önemli araçlarından biri oldu. Koç ailesinin farklı sermaye çevreleriyle kurduğu akrabalık ilişkileri, onlara ekonomik gücün yanında sosyal ve kültürel güç kazandırdı. Böylece servetlerini koruyup her kuşakta daha da büyütmeyi başardılar. Fakat tüm bunların yanında Türkiye’de büyük sermayenin hiçbir zaman devletten bağımsız bir güç olarak ortaya çıkmadığına dikkat çekmek gerekiyor. Hatta tam tersine, birbirine duydukları ihtiyaçla iç içe büyüyorlar.
Sermaye ve devlet birbirine göbekten bağlı
12 Eylül darbesi sonrası Vehbi Koç’un Kenan Evren’e yazmış olduğu mektup bunu kanıtlar niteliktedir:
“Yakalanan anarşistlerin ve suçluların mahkemeleri uzatılmamalı ve cezaları süratle verilmelidir. Polis teşkilatını teçhiz ederek ve kuvvetlendirerek imkânlar genişletilmeli, gerekli kanunlar bir an önce çıkarılmalıdır. İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler göz önünde bulundurulmalıdır. DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler, sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak kendi davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinmeli, hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır. (...) Zatıalilerinize ve arkadaşlarınıza muvaffakiyetler temenni ediyorum. Emrinize amadeyim.”
Darbeden kısa süre sonra Vehbi Koç’un Kenan Evren’e gönderdiği bu mektup, dönemin sembollerinden biri olarak hafızalara kazındı. Mektupta işçi hareketinin sınırlandırılması ve çalışma hayatının yeniden düzenlenmesi yönünde talepler yer alıyordu. Sonraki yıllarda çıkarılan yasalar da büyük ölçüde sermayenin bu beklentilerine uygun biçimde şekillendi.
1982 Anayasası ve ardından gelen sendika yasaları, işçilerin örgütlenmesini zorlaştırdı. Toplu pazarlık hakları daraltıldı, grev hakkı büyük ölçüde etkisizleştirildi. Sonuçta daha ucuz, daha güvencesiz ve daha denetlenebilir bir emek rejimi ortaya çıktı.
Bugün kapitalist düzen, emeği sömürürken aynı zamanda kimlikler üzerinden de tahakkümünü devam ettiriyor. Oysa Koçların ve benzeri sermaye gruplarının sahip olduğu servet yalnızca bireysel başarı hikâyelerinin sonucu değil; Türk, Kürt, Ermeni, Çerkes ve daha birçok halktan işçinin, emekçinin yıllar boyunca ürettiği değer üzerinden oluşan bir servet olduğunu biliyoruz. Ancak servetlerini halkların emeği sayesinde büyütenler, söz konusu halklar olduğunda onları fıkraların konusu yapabilmekte, toplumsal önyargıları yeniden üretebilmektedir.
Madalyonun karanlıkta kalan yüzüne bakmak lazım
Tüm bunların ardından Koç ailesinin yükselişine yalnızca bir “başarı hikâyesi” olarak bakmak eksik kalır. Bu yükseliş; devlet politikalarının, sınıf ilişkilerinin, sermaye birikim süreçlerinin, işçi sınıfının geriletilmesinin ve emek sömürüsü pahasına kurulan bir düzenin ürünüdür. Bu incelemeyle beraber Türkiye’nin Koç gibi büyük holdinglerine baktığımızda bir “başarı” hikayesi değil; emeğin ve sermayenin yüz yılı aşkın süredir şekillendirdiği sınıfsal ilişkileri, sömürüyü ve baskıyı görüyoruz. Bu nedenle Rahmi Koç’un sözlerine karşı yapılacak olan yalnızca tepki göstermek değil; bu sözleri mümkün kılan düzeni sorgulamak ve ona karşı mücadele etmek olmalıdır.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et