Ece
Galatasaray Üniversitesi
Film kahramanları evlerinden ayrılırken (bu yazının durumunda eve varmaya çalışırken), roman karakterleri bilinmeyen coğrafyalara sürüklenirken, masallarda çocuklar ormanların içine doğru ilerlerken aslında aynı soruların peşinde hepsi, dikkat ettiniz mi? Ben kimim, nereye aitim? Evim neresi, dünyadaki yerim ne? Eve giden yol nerede?
Yaşadığımız sistem içinde en temel krizlerinden biri bu sorular etrafında beliriyor, burada gençliğin karşısına çıkan güçlüklerin çeşitliliği kadar, bu güçlükler karşısında kurulan ilişkilerin niteliği de belirleyici hale geliyor. Düşünelim evden okula, işten sokağa kadar uzanan güvencesizlikle çoğu zaman kendi hayatlarımıza dışarıdan bakmaya zorlanıyormuşuz gibi hissediyoruz. Kararlar başka birtakım merkezlerde alınıyor ve hayatımızın ritmi başka eller tarafından belirleniyor, gelecek uzak yerlerde hazırlanmış bir taslak gibi önümüze bırakılıyor gibi.
Gündelik hayatın çoğu alanında söz ve karar hakkımızın elimizden alınması, sanki hiçbir şeye müdahale edemezmişiz gibi hissettirilmesi üzerine kurulu. Çoğu zaman kendi irademizin devre dışı bırakıldığı, kararların bizsiz ve bizim isteğimiz, iyiliğimiz dışına alındığı hazır bir dünyanın içerisine uyanıyor, mekânları fikrimiz sorulmadan düzenlenmiş, ilişkileri başkaları tarafından tanımlanmış gibi ayarlanmış buluyoruz. Kendi yaşamımız, onun kurucusu olmaktan çıkarılıp ödünç aldığımız bir zamana dönüştürülmek isteniyor. Krizler, baskılar ve geleceksizlik sürerken, bu gidişatı değiştirebilecek bir şansımız yokmuş gibi davranılıyor bazen.
Böyle bir atmosfer içinde özneleşmek de, ancak kendi yaşamımıza müdahale edebilen bir irade olarak içinde yaşadığımız koşulları, yeri, zamanı yeniden kurabilmesinin imkanında bulunuyor. Böyle bir atmosferin aksine bir atmosfer ise Gençlik Yaz Kampı. Bu sene 23.sü düzenleniyor, yaklaşık çeyrek asra yaklaşan bir birikimden söz ediyoruz. İlk kamplardan bugüne kadar uzanan çizgiyle her kamp, kendisinden öncekilerin bıraktığı izleri taşıyan ve kendisinden sonrakilere yeni izler bırakarak varlığını sürdürürken; her sene yeniden yorumlanan, üretilen ve geleceğe doğru taşınan bir deneyimler nehri gibi akıyor.
Kamp alanına kurulan çadırlar, düzenlenen forumlar, yapılan tartışmalar ve paylaşılan emek, bir haftalık bir takvimin içine sığdırılmış etkinlikler toplamı olmaktan derin bir deneyime uzanıyor. Burada var ettiğimiz her şey insanın kendi yaşamıyla kurduğu ilişkinin başka türlü mümkün olabileceğine dair kolektif bir araştırma; kampın yıllardır koruduğu canlılık da biraz buradan kaynaklanıyor. Her yıl farklı şehirlerden, okullardan, deneyimlerden gelen yüzlerce genç aynı sorunun etrafında buluşuyor: Hayatın akışı içerisinde bize ayrılan yere razı olmak yerine, hayatı kuran güçlerden biri haline gelmek mümkün müdür?
Bu sorunun cevabı için, yazının başında yazdığımız sorularla birlikte, yönümüzü Oz Büyücüsü’nün hikayesine çevirelim şimdi.
Sarı tuğlalı yolun bittiği yerden seyircilikten kendi hayatının kuruculuğuna
Kansas’ta yaşayan Dorothy ve sadık köpeği Toto, şiddetli bir hortuma kapılarak kendilerini fantastik ve rengarenk Oz Diyarı’nda bulurlar. Dorothy'nin tek isteği evine dönmektir. İyi Cadı, ona rehberlik etmesi için gizemli yakut pabuçlar verir ve evine dönmesinin tek yolunun Zümrüt Şehir’de yaşayan güçlü Oz Büyücüsü’nden yardım istemek olduğunu söyler. Dorothy, sarı tuğlalı yolda ilerlerken kendisiyle aynı kaderi paylaşan ve hayatta bazı eksiklikler hisseden üç sıra dışı dost edinir: Akıldan yoksun olan ve düşünebilmek için bir beyni olmasını isteyen Korkuluk; bir kalbi olmadığı için donakalan ve sevebilmek için bir kalbe hasret duyan Teneke Adam; korkularını yenmek için cesaret arayan Korkak Aslan.
Hep birlikte büyük umutlarla Zümrüt Şehir’e ulaşırlar bizimkiler, ancak Oz Büyücüsü onlara ağır bir şart koşar: Dileklerinin gerçekleşmesi için Kötü Cadı’yı yok etmeleri gerekmektedir. Tehlikeli bir mücadelenin ardından Dorothy, cadının üzerine bir kova su dökerek onu etkisiz hale getirmeyi başarır. Zümrüt Şehir’e zaferle döndüklerinde ise büyük bir şok yaşarlar; çünkü her şeye gücü yeten Oz Büyücüsü, aslında bir paravanın arkasına saklanmış hilekâr bir ihtiyar, sihirli güçleri olmayan ama bilgece dersler veren biridir. Sonunda bu yol arkadaşları, yoldaşlar, Oz Diyarı'nın koruyucuları olurken, Dorothy de yakut pabuçlarını üç kez birbirine vurur ve “Evim gibisi yok” diyerek Kansas’taki evine geri döner.
L. Frank Baum’un bu masalı, her şeyi tek tipleştiren ve rengini söküp alan Kansas’ın gri coğrafyasında başlayarak Dorothy’nin statik yaşamı, ansızın kopan ve kurulu düzeni sarsan bir kasırgayla altüst olana dek kararların başkalarca alındığı bir hikâyedir. Bizi kendi hayatımızın trajik birer izleyicisi olmaya zorlayan krizden, işleyicisi olmaya sürükleyen kırılım! Geleceğin bizim olmadığımız masalarda çizilmiş bir taslak gibi önümüze sürülmek istendiği bu dünyada, Gençlik Yaz Kampı’nın kapısından içeri adım atmak, tıpkı Dorothy’yi o uyuşuk güvenliğinden söküp alan kasırga gibi, olanları izlemeye karşı kurucu bir iradeyle uyanabilme cesaretine benziyor. Kampın ilk günü gibi, çadırlarla yerleşirken ve ağaçlar arasında seslerimiz birleşmeye başlarken insanın kendi hayatının neresinde durduğunu sorguladığı, edilgenlik bağlarını kopardığı bir eşiğe karşılık geliyor.
Hortumun ardından Dorothy’nin önüne serilen o parlak sarı tuğlalı yol ve Zümrüt Şehir’deki her şeye muktedir Oz Büyücüsü’nün efsanesi, sistemin bize bir kurtuluş reçetesi olarak sunduğu illüzyonların somut alegorisi. Gençliğe sürekli olarak ne yapacağına dair atamalarda bulunacak “büyük” güçlerin kapısında diz çökmeyi vaaz eden, onları kurtarıcılar bekleyen pasif birer figüre dönüştüren anlatı, perde arkasında illüzyonlar yaratan o aciz Kansaslı büyücü gibi yerle bir olmaya mahkûm.
İşte Gençlik Yaz Kampı bu parıltılı ama aldatıcı yollardan saparak, dışarıdan bir mucize ya da sahte bir siyasi kurtarıcı beklemeyi reddetmenin ve kendi gücümüzü keşfetmenin yeri, her unsurun orada bulunanların ortak iradesiyle var edilmesi, sahte büyücülerin yarattığı illüzyonu parçalıyor. Gelecek, yarınlar; bugün kamp alanına taşınıyor, her ayrıntısıyla ortaklaşa kurduğumuz hayata…
Yol arkadaşlarımız ve eve giden yolculuğumuz
Dorothy’nin sarı tuğlalı yolda karşılaştığı karakterler bu noktada dikkat çekici. Bu karakterler, bizi değiştirici olamayacak kadar atıl veya başka türlü bir gerçeklik yaratamayacak kadar güçsüz konuma çekmek isteyen sistemdeki farklı kimselerin birer yansıması gibi. Yolculuğun sonunda ortaya çıkan gerçek, karakterlerin özlemlerinin yol boyunca zaten inşa edilmiş olduğu çünkü. Yolculuk boyunca Korkuluk en zekice planları yapmış, Teneke Adam dostları için ağlamış, Aslan ise tehlikelere göğüs germiş... Yani aradıkları her şey zaten içlerinde; sarı tuğlalı yolun işlevi onların zaten içlerinde taşıdıkları potansiyeli açığa çıkarmaktır. Yürüdükçe insanı değiştiren ve değiştikçe yolu da dönüştüren uzun bir yolculuğun hikâyesidir bu.
Sistem bize sürekli olarak yetersiz olduğumuzu fısıldayarak yalnızlığa mahkûm etmeye çalışırken, yolculuğun canavarlarla savaşılan tekinsiz anlarında Korkuluk’un ürettiği pratik zekâ, Teneke Adam’ın yoldaşları için döktüğü şefkat gözyaşları ve Aslan’ın korkuya rağmen en öne atılan cesareti gibi, aranan niteliklerin ortak mücadele içinde uyandığını gösteriyor. İnsanlar kamp alanına eksikliklerinin listesini taşıyarak geliyor; geleceğe dair kaygılarıyla, çözümsüz görünen sorunlarla, kimi zaman yalnızlık hissiyle, kimi zaman çaresizlik duygusuyla. Ortak yaşamın içerisinde geçen günler boyunca ortaya çıkan şey ise çoğu zaman dışarıdan verilecek "sihirli" bir cevap değil, birlikte hareket etmenin açığa çıkardığı yeni ve kurucu bir kapasite oluyor. Belki de kampın 23. kez yeniden kurulabilmesinin sırrı burada yatıyor: Her sene kendi sarı tuğlalı yolumuza adım atıyor ve yolun sonunda bir büyücüyle değil, birlikte kurabileceğimiz geleceğin kendisiyle buluşuyoruz. Dorothy gibi, ulaşmak istediği bir yaşamın arayışındayız, biz, özgür bir dünyanın.
Fakat burada başka bir soru daha belirebilir: Eğer karakterler yolda halihazırda eksik özelliklerini almışlarsa, Dorothy'nin eve dönme arzusu bu hikâyenin neresinde duruyor? Aslında onların hikâyeleri birbirinden ayrı değil. Dorothy evine ulaşmaya çalışırken, yol arkadaşları da kendilerinde eksik olduğunu düşündükleri niteliklerin peşinden gidiyor. Yolculuğun sonunda ortaya çıkana göre aranan şey ne Oz Büyücüsü'nün sarayında ne de dışarıdan gelecek bir mucizede. Dorothy de “ev”i ancak kendi gücünü keşfettiğinde bulabiliyor, bu yüzden Oz'da eve dönüş ile özneleşme aynı yolun iki farklı adı…
Evi inşa etmek: Ev sen, ben, biz; hepimiz!
Yolculuğun sonunda ulaşılan "ev", artık yola çıkarken geride bırakılan yer değil. Hikâyenin sonunda, Dorothy evine dönebilmek için büyücünün uçup giden sıcak hava balonuna yetişemediğinde beliren İyi Cadı Glinda, Dorothy’ye silsileler boyu aradığı sırrı fısıldar: “Evine dönmek için sihirli yakut pabuçlarını birbirine üç kez vurman yeterli; bu güç her zaman ayaklarındaydı ama bunu sana en başta söyleseydim inanmazdın, kendi başına öğrenmen gerekiyordu.”
Dorothy’nin aradığı o “ev”, Kansas’ın eski ve gri mekân değilmiş, arkadaşlarıyla birlikte yürürken kendi potansiyeliyle yeniden kurduklarıymış. Dorothy’nin rüyasında, gökkuşağının ötesinde (Somewhere Over the Rainbow) bulmayı umduğu o yer, gitmekten ziyade gitmemek gibi bir seçeneğin olmayışıyla, yani kendi geleceğini ellerine alma gücünün elinde olduğunu fark ettiği an ile birleşik… Bu yüzden eve döndüğünde kurduğu “Ev gibisi yok!” cümlesi, “Otur oturduğun yerde!” telkini olmamıştır hiçbir zaman. Yaşanan tüm o devinimin neticesinde ortaya kök salmadır. Çünkü Dorothy'nin Kansas'taki hayatını vurgulamak için sepya tonlarında başlayan anlatı Oz’a uçtuğunda sinema tarihinde çığır açarak büyüleyici bir şekilde Technicolor renklerine geçmesiyle cümbüş hayat bulmuştur. O artık sepya dünyayı da sevdikleriyle ve kazandıklarıyla güzelleştirebileceğini bilir. Kampın onlarca yıldır yarattığı ve sonrasında bile devam eden, eşi benzeri olmayan fikri, aidiyet duygusu, tam olarak bu yeniden tanımlanan, kendi ellerimizle inşa ettiğimiz “ev” gerçekliğidir. İnsan, kendi elleriyle kurduğu bir düzenin parçası olduğunda, geleceğin uzak bir ufuk çizgisi olmadığını kavrayabilmektedir.
Kısacası önümüzdeki günler seyredilmek için akmıyor. Müdahalelerimizle yön değiştiren gürül gürül bir nehir gibi ilerliyor, nehrin kıyısında duranlar yalnızca suyun akışını izlerken, suya girenler yatağını değiştirebiliyor. Özneleşme dediğimiz süreç de tam burada başlıyor. Dorothy, Teneke Adam, Korkuluk ve Korkak Aslan yolculukları boyunca özneleşmişlerdi. Bizler de, yolun sonunda bizi bekleyen gizemli bir büyücüye doğru değil, yürüdükçe insanı değiştiren, değiştikçe yolu da dönüştüren ve o evi kendi kolektif iradesiyle işleyeceğiz.
İşte bu yüzden kamp sona erdiğinde otobüslere atlayıp “evimize” dönsek de, ayaklarımızda o yakut pabuçların sarsılmaz yön duygusu yer alıyor, çünkü artık evin nasıl bir yer olabileceğini biliyoruz, o yere ne yaparak gidebileceğimizi öğrenmiş oluyoruz. Aradığımız ev buymuş!
Evrensel'i Takip Et