Efe Kasım İSPİR
İstanbul
Francis Ford Coppola’nın 1979 tarihli tutku projesi Apocalypse Now, o zamana kadar yapılmış en pahalı filmdi. Yönetmenin ilk iki Godfather filminde yakaladığı başarı, yapımcıları bu hazırlanması yıllar süren dev ölçekli filmi finanse etmeye ikna edebilmişti. Joseph Conrad’ın Afrika’daki kolonyal sömürüyü eleştirdiği Karanlığın Kalbi romanının bir serbest uyarlaması diyebileceğimiz film; Vietnam Savaşı’nın vahşetini ve çelişkilerini, merkeze ABD askerlerinin yaşadığı psikolojik sorunları koyarak anlatıyor. Biz de bu yazıda Apocalypse Now’ın teknik detayları ve yapım sürecinden ziyade (bu detaylar için 1991 tarihli Hearts of Darkness belgeselini izleyebilirsiniz), filmin emperyalizmi ve savaşı resmedişine odaklanacağız.
Film, Yüzbaşı Willard’ın kurmayları tarafından gizli bir göreve gönderilmesiyle başlar. Willard, daha önce yaşadığı çatışmaların travmasıyla boğuşan bir ABD askeridir. Görevinin amacı; “akıl sağlığını kaybetmiş”, emir komuta zincirinden kopup kayıplara karışmış Albay Kurtz’ü bulmak ve öldürmektir. Bunu yapmak için yanındaki dört kişilik ekiple birlikte tehlikeli Nung Nehri’ni aşıp (gerçekte böyle bir nehir yok, Mekong Nehri’ni sembolize ettiği düşünülüyor) Vietnam’dan Kamboçya’ya geçmesi gerekmektedir.
Ekipteki askerlerin ikisi, böyle bir savaşa gönderilmemiş olması gereken genç adamlardır. Biri meşhur bir sörfçü olmak isteyen, savaş sırasında uyuşturucu bağımlısı olacak olan aklı havada Lance’tir. Diğeri ise 17 yaşında, mahallesini ve ailesini özleyen Tyrone’dur. Bir sahnede Ho Şi Min’in liderliğindeki Kuzey Hükümetine ait bir karşı propaganda yayınına denk gelirler. Burada duydukları şeyler “Hanoi Hannah” lakaplı gerçek bir Viet-Cong yayıncısının sözleridir: “Hükümetin sana her gün yalan söylüyor asker.”, “Zavallı asker. Bu savaşı çoktan kaybettiniz. Ordun seni geride bırakacak.” ABD ordusu gerçekten gençleri kurayla seçerek savaşa göndermiş, buna rıza üretmek için de “Komünizm tehlikesini yok ediyoruz”, “Medeniyeti savunuyoruz” gibi sloganlar kullanmıştı.
Wagner'in müziği ve Napalm kokulu “medeniyet”
Filmin başında kahramanlarımız, deli Albay Kilgore ve helikopter filosuyla karşılaşır. Bu sahnede Vietnamlı sivillere Napalm bombalarıyla saldırılır, çok büyük bir ormanlık alan yanarak yok olur. Helikopterlerde çalınan Ride of the Valkyries parçası, Hitler’in büyük hayranlık duyduğu Alman besteci Wagner’a aittir. Coppola’nın neden bu parçayı seçtiği açıktır. Wagner bu besteyi 19. yüzyılda yapmış olmasına rağmen parça daha sonra Nazilerle özdeşleşmiştir. ABD bu savaşta işlediği sayısız savaş suçunun yanında aynı zamanda portakal gazı adı verilen kimyasal silahı kullanmıştır. Bu gaz; doğrudan maruz kalan insanları zehirleyerek öldürür, düşük miktarda maruz kalanlarda mutasyonlara yol açarak çocuklarının nesillerce engelli doğmasına sebep olur, tarım ve orman arazilerini kalıcı olarak kullanılmaz hale getirir.
Yönetmen, filmin başında tamamı erkek askerleri eğlendirmek için getirilen kadın dansçılar üzerinden de bir eğlence sektörü eleştirisi yapar. İlk göründükleri anda çok büyük bir prodüksiyonun içinde görülen dansçılar, daha sonra karşımıza ormanda uçakları bozulmuş, uyuşturucunun ve açlığın içinde kaderlerine terk edilmiş olarak çıkarlar. Burada Hollywood’un (ve dünyadaki bütün kapitalist eğlence sektörlerinin) insanlara, özellikle de kadınlara, muamelesi karikatürize edilir. Tıpkı askerlerinki gibi, diğer herkesin emeği alıp satılan şeylerdir. Patronlar, bedenleriyle işleri bittiği zaman işçilerine ne olduğuyla ilgilenmezler; buna kapitalizm koşulları altında her işveren (Coppola’nın kendisi de) dahildir. Emperyalist savaş ise kapitalistlerin en çok kâr ettikleri, bu yüzden en cesur, en pişkin oldukları andır.
Karakterlerimizin filmin son perdesinden önce denk geldikleri Fransız koloniciler ise bir nevi ABD emperyalizminin babasıyla diyaloğudur. Amerikalıların gelmesinden önce Vietnam dahil bütün Güneydoğu Asya (“Hindiçin”) siyasi ve ekonomik olarak Fransız kontrolündeydi. Vietnamlılar bağımsızlık savaşı verdiler, bu emperyalistlerden kurtuldular; üstüne bir de ABD’yle savaşıp onlardan da kurtuldular.
Filmdeki kolonicilerin yanında karakterlerimiz, “Doğu”nun en vahşi haliyle yüzleşmeden önce “Batı”nın en rafine haliyle vedalaşırlar. Plantasyondaki her şey; mimari ve mobilyalar, kurulan ziyafet sofrası, orayı işleten ailenin hiyerarşisi, konuklara davranışları vb. Batı’nın ve II. Dünya Savaşı öncesi kapitalizmin idealize edilmiş halidir. Bu durum ABD’li askerlerin hayatlarıyla ve savaşta yaşadıklarıyla da kontrast oluşturur. Bu, NATO sonrası emperyalizmin NATO öncesi emperyalizmle yüzleşmesidir. Evin reisi durumundaki baba figürü, orasının kendisine atalarından miras kaldığını ve asla plantasyonlarını terk etmeyeceklerini/edemeyeceklerini söyler. Kolonicinin varlığının temeli kolonisidir, sömürgecinin varlığının temeli sömürüdür. Bu temel ortadan kalkmadıkça o da başka bir şeye dönüşemez.
Batı merkezli bakış ve Kurtz’ün barbarlık kültü
Filme dair getirilmesi gereken bir eleştiriyse Vietnamlıların temsiliyetidir. Özne olan bir Vietnamlı karakterle hiç karşılaşmayız, filmin başından sonuna kadar edilgen durumda kalırlar. Karakter değişimi, çelişki, hata yapmak, kuramsal düşünebilmek gibi özellikler sanki yalnız Batılılara hastır. Bu (bütün ilerici yanlarıyla beraber) Coppola’nın ve esinlendiği kaynağın dünyayı hâlâ Batı merkezli bir perspektiften okumasından kaynaklanıyor diyebiliriz.
Gelelim Albay Kurtz’e ve yağmur ormanlarının arasında kurduğu komüniteye. Burada resmedilen topluluk, Fransızların “Montagnards-Dağlılar” dedikleri, merkez Vietnam’ın dağlık bölgelerinde yaşayan yerli halkların karikatürize edilmiş bir hali. Kurtz, burada bir kişi kültü oluşturmuş ve bir savaş lordu olarak yaşıyor. Buna benzer savaş lordlarını, kartelleri, gerici milis grupları ülkelere yerleştirmek ve onları ülkedeki ilerici güçlere karşı kullanmak, CIA’in Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında sürekli kullandığı bir yöntem. Afganistan’da, Vietnam, Kamboçya ve Laos’ta, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinde, halkların sınıf ve özgürlük mücadelelerini yok etmek için müdahale edilen her yerde bunun örnekleri vardır. Bu taktik, NATO ülkelerinde görülen Gladio ve kontrgerilla taktiklerinin farklı bir versiyonudur.
Albay Kurtz kendisi ilk başta inançlı, faşizan eğilimleri olan bir ABD askeriyken zamanla ordudaki disiplinsizlikten ve aşırı bürokrasiden yakınmaya başlıyor. Zamanla dahil olduğu savaşın çelişkilerini görmüş olacak ki ordudan firar ediyor ve başka bir yola sapıyor. Kurtz, katmanlı ve ahlaki olarak gri bir karakter. Filmde çok kısa süre görünmesine rağmen Marlon Brando’nun performansıyla ete kemiğe bürünüyor ve filmin bütün mesajlarını burada yazabileceğimizden daha etkili şekilde aktarıyor. Bir noktada Yüzbaşı Willard’a söylediği şu söz savaşın anlamsızlığını, militarizmin “banalliğini” çok iyi anlatıyor: “Sen bir suikastçı mısın, asker misin? İkisi de değilsin. Sen ayak işleri yapan bir çocuksun. Patronların seni buraya borç toplamaya gönderdiler.”
Emperyalistler (Kurtz gibi karakterlerin gerçekten inanabileceği) “medeniyet götürme” iddialarını sonuna kadar götürdüklerinde, tam tersine barbarlık üretmeye başlarlar. Bu barbarlık işgal ettikleri topraklarda daha önce görülmemiş seviyelere çıkar. Sözde medeniyet ve sözde barbarlık arasındaki diyalektik ilişki, emperyalistlerin kendilerinden önceki sömürgecilerden miras aldıkları iç çelişkidir. Hiçbir toprağa medeniyet işgalci güçlerin eliyle gelmez. Demokrasi ABD bombalarıyla gelmez. Özgürlük emperyalist savaşlarla gelmez. Toplumların ileriye doğru yapacağı atılımları yaratma görevi ancak (ki bu hafife alınmaması gereken, yeri geldiğinde zor da bir görevdir) oradaki halkların görevidir; sınıf, bağımsızlık ve özgürlük mücadelelerinin birikiminin bir sonucu olarak doğabilir.
Nihayetinde film, keza Türkçe’ye de “Kıyamet” olarak çevrilmiştir, bize emperyalist savaşların merkezine ve çeperine dair sarsıcı bir bilanço, kıyametlerin kimler tarafından yaratıldığına ve halkların payına düşenlere (savaştaki öznelerin her birine, Yüzbaşı Willard’tan yaptımız alıntıdaki asker de dahil olmak üzere) dair bir bilanço bırakıyor. Bu kirli savaş aygıtlarının her dişlisi, bu aygıtlardan biri olan NATO ve onun temsil ettiği küresel askeri ittifaklar arkalarında yıkım, parçalanmış coğrafyalarda geleceksiz insanlar bırakıyor. Küresel sermayenin ve egemenlerin kâr iştahıyla körüklenen bu savaşlarda halkların payına düşen de göçe zorlanmak, açlık, ölüm ve kendi topraklarına dahi yabancılaşmak. Coppola’nın sinematik bir kabusa dönüştürdüğü bu iş, eksiğiyle gediğiyle, örnek bir anlatı.
Evrensel 31 yaşında!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et