25.06.2026 00:40 / Güncelleme: 01:28

EMEP Milletvekili İskender Bayhan: Sarayın iktidarda kalma operasyonuna karşı çözüm genel eylem genel direnişte

"Erdoğan seçimle yenilmez duygusu sahada güçleniyor. Böylesi rejimler fabrika fabrika, okul okul kenetlenmiş işçilerin ve emekçilerin birliği olmadan püskürtülemez. Perspektifimiz net olmalı: Çözüm genel eylem, genel direniş hattındadır!"

EMEP Milletvekili İskender Bayhan: Sarayın iktidarda kalma operasyonuna karşı   çözüm genel eylem genel direnişte

Fotoğraf: Evrensel

Dilan Temiz
[email protected]


EMEP İstanbul Milletvekili İskender Bayhan "butlan" kararından NATO zirvesine, işçi mücadelelerinden seçim tartışmalarına kadar pek çok başlığa dair gazetemize değerlendirmelerde bulundu. İktidarın muhalefeti parçalama hamlelerini, Kürt sorunundaki oyalama siyasetini ve işçi sınıfının mücadeleleri üzerinde duran Bayhan, iktidarın ucuz emek sömürüsü, faşist inşa ve dışta yayılmacılık üzerine kurulan üç ayaklı ‘programı’na dikkat çekti. Bayhan; seçim tartışmalarının aldatıcı yönlerine vurgu yaparak genel eylem ve genel direniş hattında kenetlenmeye çağırdı.

CHP’ye yönelik "mutlak butlan" kararı sonrası iktidar bu durumu "parti içi bir mesele" olarak nitelendiriyor. Diğer yanda ise Özgür Özel ve ekibinin kurultay için topladığı imzalar var ve buradaki mücadelesi sürüyor, yeni parti seçeneğiyle beraber. Siz bu siyasi tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında karar çıkmadan önce de butlan tartışmaları uzun süredir gündemdeydi. Başta Erdoğan olmak üzere Cumhur İttifakı ve Saray sözcüleri "bu bizim gündemimiz değil, bu bizim konumuz değil" diyordu. Hatta bir formülasyon da bulmuşlardı, şimdi onu Kılıçdaroğlu ekibi de kullanıyor: "Şikayetçi olan da davayı açan da CHP'li, davanın konusu olan, suçlu iddia edilenler de CHP'li, dolayısıyla bizim bununla hiçbir alakamız yok" şeklinde.

Oysa, bütün Türkiye'de AKP'ye, Erdoğan'a, Cumhur İttifakına oy veren emekçiler de dahil buna inananların sayısı oldukça azdır. 19 Mart operasyonu sonrası yükselen gençlik ve halk tepkisi üzerinden süren kitlesel mücadeleyle, ekonomik ve politik uygulamaların yarattığı hoşnutsuzluk ve tepkilerle bir bütün olarak düşündüğümüzde, saray oligarşisinin koltuğunu korumak ve bugünkü mevcut programını uygulamak amacıyla hareket ettiği çok açıktır.

CHP'nin parçalanması ya da ona yönelik operasyon üzerinden bütün bir muhalefetin zayıflatılıp, bastırılması amaçlanıyor.

Türkiye'nin en büyük kentine, onun seçilmiş yönetimine, seçme seçilme hakkı ayaklar altına alınarak, kayyım da dahil 19 Mart’ta açık bir operasyon yaşandı. Mutlak butlan ataması da, 9 milletvekilinin ihracı da, il başkanlarının, yönetim kurullarının görevden alınması ve disipline verilmesi de dahil, hepsi özel olarak 19 Mart'tan sonra başlayan sürecin bir devamıdır. Bunu CHP'nin kendi iç meselesi olarak izah etmek gerçeği görmemek ve dahası çarpıtmak anlamına gelir. 

Özgür Özel ve seçilmiş CHP yönetiminin, millet vekillerinin tutuklanacağına dair propagandalar ve ona dair mesajlar da açık açık yazılıp çiziliyor artık yandaş medya kalemleri tarafından. Bu da dahil Türkiye, aslında Saray iktidarının önümüzdeki dönem seçimleri de kapsayacak bir iktidar operasyonuyla, iktidarda kalma, her şartta ve koşulda iktidarını sürdürme operasyonuyla karşı karşıyadır.

Erdoğan'ın "Ya biz kalıcı değiliz, biz de gideceğiz, elbet bir gün ölünce bırakacağız koltukları" sözüyle bütün bu yaşananlar arasında doğrudan bir bağ vardır. Ve o bağ görülmeden, o bağ yok sayılarak asla CHP'nin butlan kararı ya da şu andaki CHP'nin yaşadığı operasyon doğru değerlendirilemez.

Türkiye'nin yakın dönem siyasi tarihinde böylesi siyasi parti operasyonlarına bakarsanız, MHP de dahil, bu tip uygulamalar asla Türkiye'deki egemen sınıf çevrelerinin, kliklerinin iktidar, siyasi hegemonya mücadelelerinden bağımsız ele alınamaz.

Üç ayaklı program: Emek sömürüsü, faşist rejim inşası ve yeni Osmanlıcılık

Peki, iktidarın bu operasyonlarla, antidemokratik uygulamalarla asıl muradı, hedefi tam olarak nedir? Mevcut programının uygulanmasından bahsettiniz nedir bu program?

Aslında bu çok önemli bir konu. İktidarın, Cumhur İttifakı’nın hedefi temel olarak Türkiye'de iş birlikçi büyük sermayenin egemenliği ve onun ihtiyaçlarına, çıkarlarına bağlı bir hedeftir. Bunun ekonomi ayağında ucuz emek sömürüsü ve açık bir kapitülasyonculuk var. Uluslararası tekellerin, sermayenin ve onların iş birlikçilerinin çıkarlarının mutlak savunusu var. Bu ülkenin bütün kaynaklarının, zenginliklerinin, birikiminin ve emek gücünün, yerli ve yabancı sermayenin sömürü çarklarına olabildiğince ucuza akıtılması var. Onun arasına sıkıştırılması, sömürülmesi, ezilmesi var.

Diğer ayağında faşist rejim inşası var. Türkiye'de Cumhur İttifakı 2017-2018 yılları itibariyle bir rejim değişikliği gerçekleştirdi. Şimdi o rejim değişikliğiyle oluşmuş olan, yasama, yürütme, yargının işleyişinde kurduğu bir devlet düzeni var. Tek adam yönetimi, saray oligarşisi düzeni var. Bunun kutsal ve mutlak, değişmez ilan edildiği bir gerçeklikle yüz yüzeyiz. Dolayısıyla bunun güçlenmesi, kökleşmesi, faşist bir devlet örgütlenmesi olarak yoluna devam etmesi için oluşturulmuş bir iç cephe siyaseti var. Buna her türlü itirazı, karşı çıkmayı suç sayan bir yönetme anlayışı var.

Üçüncü olarak ta Ortadoğu başta olmak üzere Türkiye’yi çevreleyen bütün bir coğrafyayı kapsayan, “haritaların yeniden çizilmesi, bölgenin yeniden paylaşılması ve burada da Türkiye'nin büyük sermayesinin payına düşeni alması” propagandası eşliğinde yürütülen Yeni Osmanlıcı dış politika var. İmralı süreci de bunun bir parçası olarak ele alınıyor.

Burada "Güçlü Türkiye" iddiasıyla, "Türkiye'nin İkinci Yüzyılı" gibi propagandalarla gündeme getirilen yayılmacı politikalar, ABD emperyalizmiyle ittifak halinde, Batı emperyalizminin bölgedeki çıkarlarının, politikalarının en ileri düzeyde savunucusu ve işbirlikçisi olarak sürdürülüyor.

ABD-İsrail saldırganlığının bir alternatifi olarak ABD-Türkiye ittifakıyla, ABD'nin emperyalizminin bölgesel çıkarları açısından aktif bir pozisyon almak, daha güçlü bir yer edinmek ve Kuzey Afrika'dan, Güney Asya'dan Orta Doğu'ya uzanan coğrafyada “ABD atına binip Osmanlı kılıcı sallamak” dediğimiz hatta yürüme çabası ilerletilmek isteniyor.

Buda aslında Türkiye büyük sermayesinin “Atlantik'ten Çin Seddi'ne Büyük Türk Dünyası", "Büyük Türk ve İslam İttifakı" gibi sloganlarla-formüllerle propaganda edilen amaçlarını, bugünün koşullarında hayata geçirmek için çalışmak anlamına geliyor.

Bugün Cumhur İttifakı’nı destekleyen bütün siyasetçi, akademisyen, yazar-çizer kim varsa her renkten, soydan ve boydan burjuva ideoloğun hepsinin ağzında, kaleminde, bütün hamasetlerinde bu var.

Dolayısıyla işin özü böyle bir ekonomik-iç ve dış politik programın engelsiz bir biçimde sürdürmesi, buna sistem içerisinden gelen itirazların, düzen içi karşı çıkışların bile susturulması hedefleniyor.

Önümüzdeki dönem Cumhur İttifakıyla, ABD emperyalizmiyle, Türkiye'nin iş birlikçi sermayesinin (TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB, TİSK, TİM, bunların hepsi dahildir) Saray oligarşisiyle bir dönem daha yoluna devam etme, tabiri caizse "dere geçerken at değiştirilmez" deyimine uygun bir şekilde, önümüzdeki seçimlerde de bu programın en ileri düzeyde savunucusu olarak Erdoğan'ın aday olup yoluna devam etmesi isteniyor, amaçlanıyor.

Fotoğraf: Evrensel

Fotoğraf: Evrensel

"Saray çözüm değil, kendi iktidarını tahkim etmek için oyalama siyaseti güdüyor"

İktidarın bu üç ayaklı programının içinde süreçten de söz ettiniz. Böyle bir programla buradan barışçıl bir çözüm beklemek mümkün mü? Süreç nasıl sonuçlanır sizce?

Bu süreçte gündeme gelmiş ve Türkiye'nin çok önemli bir sorunu olan Kürt sorununun çözümü açısından çok önemli tarihi bir karar olan PKK'nin silah bırakması ve kendini fesih kararını da, ondan sonraki gelişen süreçte Suriye, Irak, İran da dahil bu ülkelerde yaşayan Kürt halkının demokratik hak taleplerini de toplam olarak bu sözünü ettiğim bu üç ayaklı (ekonomi, iç politika ve dış politika) sermaye programına bağlı olarak ele alıyor Cumhur İttifakı, Saray rejimi.

Kürt halkı başta olmak üzere bu ülkenin sömürülen, ezilen halk kesimlerinin barış ve çözüm beklentilerini de bunun içerisine konumlandırıyor. Sürekli beklenti yaratarak erteliyor, oyalayarak iktidarını tahkim etmek istiyor. Ve döndürüp dolaştırıp o sözünü ettiğimiz, artık büyük sermayeyle de anlaştığı, uzlaştığı yeni dönem mutabakatı içerisinde konumlandırmaya çalışıyor.

Burada Türk ve Kürt emekçilerinin, işçilerinin eşit haklara dayalı bir arada yaşayacağı koşulların oluşturulmasına yönelik somut adımların atılması gibi bir siyaseti reddediyor, yok sayıyor. Onu da tamamen kendi ekonomik-politik hedeflerine bağlı olarak ele alıyor.

Türkiye'de böylesi bir sömürü ve baskı programı uygulanırken Kürt halkının demokratik taleplerinin kabulü ve Kürt halkının barış beklentisi konusunda kalıcı, samimi adımların atılması gibi bir şey hem çelişkili olur hem de mümkün değil. Böyle bir ekonomik, iç ve dış politik program uygulayacaksınız ve siz orada Kürt sorununun eşit haklara dayalı, demokratik çözümü konusunda bir adım atacaksınız! Böyle bir nesnellik yok. Ama bir yandan da, Kürt siyaseti, sermaye ve saray oligarşisinin bu programına bağlı olmayı ya da onu güçlendirecek bir pozisyonda olmayı kabul ederse bazı küçük tavizler verebileceğini söyleyen bir tutum var. Bu da Devlet Bahçeli tarafından dile getiriliyor çoğu zaman.

"Kürt halkı payına düşeni ancak mücadeleyle kazanacağının farkında"

İşte zaman zaman kayyımların kaldırılması, Selahattin Demirtaş'ın bırakılması gibi ifade ediliyor. Ancak, Bahçeli’nin en son Türkgün'de çıkan makalesinde ortaya koyduğu yaklaşımda bundan da vazgeçtiği görülüyor. Tamamen o da artık silahların bırakıldıktan sonra adım atılacağı gibi bir siyasete, vaade bağlanmış bir tutum sergiliyor. Dolayısıyla Kürt işçilerinin, emekçilerinin, gençlerinin buradan herhangi bir beklentisi olabilecek veya bir kazancının olabileceği bir tablo şimdilik görünmüyor. Mücadeleyle bir kazanç elde edilecek diye bir gerçekle yüz yüzeyiz bir kez daha.

Silahların bırakılması da sürekli gündeme getirilen komisyon raporunun arkasından da sürekli vurgu yapılan bir konu var; geçiş, çerçeve yasası. İmralı heyeti, DEM Parti yöneticiler tarafından, bunun 6-7 maddelik bir çerçevesi olabileceği söylendi, hazırlığının yapıldığı söylendi, duyuruldu. Saray rejimi sözcüleri de dile getirdi yasa meselesini. Temmuz sonuna kadar bunun gündeme geleceği bekleniyor. Ancak şu an için duyurulan TBMM çalışma programlarında takvime bağlanmış somut bir şey görünmüyor. Dahası içeriğine dairde sızıntı haberler dışında somut bir şey bilmiyoruz.

Oysa "sahada teyide, işte silahlar bırakıldı mı bırakılmadı mı tespitine" bağlanmış ipe un serme gerekçelerinin bir yana bırakılıp bir an önce bir yasal düzenlemenin meclis gündemine getirilmesi lazım. En azından Cumhur İttifakı’nın nasıl bir yasal düzenleme istediğini öğreneceğimiz bir adımın atılması gerekir.

Biz Emek Partisi olarak, silah bırakan ve kendini fesheden örgüt gerekçe gösterilerek içeride ve yurt dışında tutulan herkes başta olmak üzere bütün siyasi tutsakları da kapsayan bir genel af düzenlemesinin biran önce yapılması gerektiğini düşünüyoruz.

Fotoğraf: Hilal Tok

Fotoğraf: Hilal Tok

"Gerçek birleşme; ekmek, ücret, hak talebinin ortaklaşmasıdır"

Türkiye’de bir yanda antidemokratik siyasi baskılar, diğer yanda ise geçinemeyen madencilerin, sokakta darbedilen özel okul öğretmenlerinin ekonomik isyanı var. Bu iki kulvarı, yani demokratik haklar ile ücret mücadelesini birleştirmenin yolu nedir? Son dönemde 'toplumsal muhalefetin birleşmesi' meselesi de sıkça dile getiriliyor, siz nasıl ele alıyorsunuz?

Türkiye’de Saray oligarşisi ne yapmak istiyor diye daha çok konuşacağız ama asıl odaklanmamız gereken kritik nokta; sömürülen ve ezilen halk kesimlerinin, işçilerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin bugün saray rejiminin politikalarına karşı yürüttüğü çok yaygın mevzi mücadelelerin nasıl ilerletileceği ve birleşeceği konusudur. Partimizin, sosyalizm iddiasında olan güçlerin, sendikaların, meslek örgütlerinin, aydınların, bilim insanlarının hepimizin odaklanması gereken mesele bu.

Birleşme deyince esas olarak şunu anlamalıyız: Sömürülen, ezilen halk sınıflarının, kitlelerinin süren irili ufaklı mücadelelerinin güçlenmesi, daha da yaygınlaşıp, olgunlaşması ve birleşerek Saray rejimini püskürtecek istikrarlı ve güçlü bir mücadele seviyesine ulaşması. Emekten, barıştan, demokrasiden yanı olduğunu söyleyen siyasi partilerin, sendika ve meslek örgütlerinin de bunu gerçekleştirecek bir ortak mücadele anlayışıyla hareket etmesidir. Yani işin esası işçilerin, emekçilerin birliğidir. Onların birleşmesi, onların mücadelesinin yayılıp, güçlenmesi, genelleşmesi ve ortaklaşmasıdır. Gençlerin, kadınların mücadelesinin ortaklaşmasıdır.

Gerçek birleşme; ekmek, ücret ve asgari ücret, ek zam mücadelesi verenlerin, özel okul öğretmenlerinin, kademeli emeklilik isteyenlerin, üretici köylünün ve esnafın, kadınların ve geçlerin yani sömürülen ve ezilen tüm halk kesimlerinin mücadelesinin tabanda ortaklaşmasıdır. Siyasetçilere düşen, saray rejimine karşı olduğunu söyleyen emek ve demokrasi güçlerine düşen ise bunu gerçekleştirecek bir tutum ve çizgi, pratiktir.

Ama bizde çoğu zaman sadece bir araya gelip bir protesto, tepki göstermek, sesine daha güçlü duyurmak gibi anlaşılıyor muhalefetin birleşmesi. Oysa böyle bir ufukla ilerleme şansımız yok.

Bugün ek zam mücadelesi, asgari ücretin insanca yaşanabilecek düzeye çıkarılması mücadelesi, ekonomik, sosyal haklar itibariyle işçi sınıfının, verdiği mücadelelerin olgunlaşması yaygınlaşması hatta son dönemde işten atmalar, ücretlerin ödenmemesi konusunda Concordato ve iflaslar konusundaki mücadeleler durdurulamayan, engellenemeyen ve çoğalarak devam edecek mücadeleler biçiminde ilerleyecek gibi görünüyor.

İktidarın mevcut ekonomik programı ve politik hedefleri, ekonomik talepler için verilen mücadeleleri daha da kararlı, yaygın ve kitlesel biçimde sürdürmeyi daha fazla ihtiyaç haline getiriyor.

Politik baskılara karşı, demokratik haklar ve özgürlükler için verilen mücadeleler ve barış mücadelesi açısından da baktığımızda bu mücadelelerin de daha da olgunlaşarak büyümesi, ilerlemesi, yaygınlaşması ihtiyacıyla yüz yüzeyiz. Bir yandan fabrikalarda, işyerlerinde, emekçi mahallelerinde, üniversitelerde, okullarda, hastanelerde bütün hizmet alanlarındaki mücadeleler, kentsel dönüşüm mücadelesi, köylerdeki, kentlerdeki mücadeleler, üreticilerin, madencilerin mücadeleleri, politik baskılara karşı, demokratik haklar için mücadeleler her bir kendi nesnelliği üzerinden olgunlaşacak, ilerleyecek, yaygınlaşacak, daha da güçlenecek.

Bunların birleşmesi de farklı kollardan, yataklardan gelen nehirlerin ortak bir gölde, denizde buluşması gibi bir yoldan geçerek gerçekleşecek.

Şunu da söylemek lazım biz parti olarak; TİP, SOL Parti, bugün seçilmiş CHP, DEM Parti başta olmak üzere çeşitli siyasi parti ve örgütlerin birleşik mücadeleyi ilerletecek bir tutumla hareket etmelerini hep savunduk. Her vesileyle de çağrılar yaptık, yapıyoruz. Bunlar bir araya gelmeli ve istikrarlı birlikler, koordinasyonlar, istikrarlı ortak mücadele platformları oluşturmalılar diyoruz. Bunun içini zaman zaman pratik adımlar da atıyoruz, görüşmeler de sürüyor. Bu tip adımlar var. Ama bunlarında esası faşist devlet düzeninin inşasını durdurmak için işçilerin, emekçilerin, gençlerin kitlesel, birleşik mücadelesinin örgütlenmesi ve güçlenmesinin dayanağı, aracı olmasıdır.

Fotoğraf: CHP Basın Grubu

Fotoğraf: CHP Basın Grubu

"Sandık da seçim de rafa kalkabilir"

Son dönemde yine tartışılan konulardan biri seçim ve Erdoğan’ın adaylığı. Bahsettiğiniz tabloya karşı seçimler nerede duruyor. Seçimle dediklerinizi yapmak mümkün mü? Önümüzdeki dönem için nasıl bir eylem çizgisi öngörüyorsunuz?

Erdoğan'ın oyunları, sarayın oyunları, Osmanlı'nın oyunları bitmiyor. Yarın sandık da seçim de rafa kalkabilir. Sandıkla seçimle bile bu iş artık olmaza doğru gidiyoruz dersek abartmış olmayız. Bunların hepsini gittikçe daha fazla duyuyoruz emekçiler arasında. 
Mevcut koşullarda şu gerçeği vurgulamakta yarar var: Böylesi iktidarlar, böylesi rejimler fabrika fabrika, okul okul, hastane hastane, emekçi semtlerinde hizmet alanlarında, üretim alanlarında örgütlenmiş, bir araya gelmiş, kenetlenmiş haklarına sahip çıkan ekonomik ve demokratik politika haklarına sahip çıkan ülkesine sahip çıkan, emperyalizme karşı ülkenin bağımsızlığına sahip çıkan işçilerin, emekçilerin gençlerin, kadınların birlikleri olmadan, onların kitle gücü olmadan durdurulamaz, yenilemez. Yerine halktan yana olan yenisi bir düzen inşa edilemez.

Doruk Maden işçisi, Özşen işçisi, P&G grevindeki işçiler, Temel Conta işçisi, Digel işçisi, AKSA enerji işçisi, TÜPRAŞ işçisi, metal işçisi, otomotiv işçisi, tekstil işçisi ve bütün ekonomik hakları için asgari ücret insanca yaşayacak seviyeye çıksın, ek zam yapılsın diyen işçiler şunu bilmeli: Bu ülkede insanca yaşayacak bir düzen, bir demokratik özgürlükler düzeni ancak ve ancak fabrikalarda, emekçi semtlerinde, hizmet alanlarında, okullarda, hastanelerde bir araya gelmiş sanayi bölgelerinde bir araya gelmiş işçilerin, emekçilerin, gençlerin mücadelesiyle değiştirilebilir.

Bu mücadelede genel eylem, genel direniş anlayışını ve tutumunu esas almalıyız. Çünkü bu rejim ancak böyle alt edilebilir. Seçimler de bunun bir parçasıdır. Ancak ve ancak genel bir halk örgütlenmesi ve halk direnişinin gücüyle yürünen yolda yapılacak bir seçim değişimin parçası olabilir. 
Dahası sistem içerisinde bir burjuva hükümet değişimi bile ancak sözünü ettiğimiz çerçevede bir mücadele, önümüzdeki dönem saray oligarşisini daha fazla köşeye sıkıştırır ve onun açmazlarını çoğaltırsa, sistemin çarklarının dönmesini akamete uğratacak düzeye varır ve sistemi tıkarsa gündeme gelebilir. Bu olmadığı koşullardaki her tür seçim tartışması esas olarak artık gelinen noktada Erdoğan'ın yeniden aday olmasına bağlanmış seçim tartışmalarıdır. Mehmet Uçum'un, Devlet Bahçeli’nin, AKP Sözcüsü Ömer Çelik’inde söylediği budur. Erdoğan’ın yeniden aday olmasına ilişkin en son sınır neyse, mevcut yasal düzenleme içerisinde takvimi ona bağlanmış bir seçim planı yapılmaktadır.

Dolayısıyla bunları hiçbir emekçi seçim tartışması olarak görmemeli. Bunlar tamamen aldatıcı şeylerdir. Bunların erken seçimle falan da bir alakası yok. Bunlar tamamen Erdoğan'ın ne zaman seçime hazır olup, Cumhur İttifakı'nın ve Saray oligarşisinin kazanacağını düşündüğü bir seçimi ne zaman yapacağıyla alakalı. Ama onu yenmek isteyenler, onun değişmesini isteyenler, bir an önce seçimlerin olup bu iktidardan kurtulmak gerektiğini düşünen milyonlarca işçi, emekçi ve genç şunu görmeli; bunun olmasının tek bir koşulu var o da o sözünü ettiğimiz genel eylem, genel direniş hattında bir genel halk örgütlenmesi ve mücadelesidir.

Sahada şunu gittikçe daha çok duyuyoruz, Erdoğan seçimle gitmez, Erdoğan seçimle yenilmez. Ya da bu rejim, faşist rejim inşasının örgütlenmesi bir seçimle püskürtülemez. Bunun öncesi seçimle durdurulamaz duygusu, düşüncesi de değerlendirmeleri de güne göre daha fazla yapılıyor. Bence bu duygu ve bilincin her geçen gün büyümesinde fayda var. Çünkü tek adam yönetiminin sözcüleri “Erdoğan kazanamayacağı bir seçime girmeyecek. Bu seçim mutlaka Erdoğan'ın kazanacağı bir seçim olacak. Ona göre planlanacak. O tarihte yapılacak. Sayımı da oy kullanması da, her şey de buna göre şekillenecek” diye söylüyorlar zaten. Bu koşullarda bir seçimin asgari düzeyde de olsa demokratik koşullarda yapılması mümkün müdür? Dolayısıyla bu gerçeği görüp, ona göre tutum almalıyız. 

Fotoğraf: Evrensel

Fotoğraf: Evrensel

"İktidar, ABD emperyalizmi atına binip bölgede pay kapma kavgasında"

İktidarın 7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi öncesi 209 kişiye operasyon yapmasını ve alınan OHAL kararlarına dair ne dersiniz? Zirvenin hem zamanlama açısından hem de Türkiye’de gerçekleştirilecek olmasına değerlendirmeniz ne olur?

Daha NATO zirvesi gelmeden OHAL kararnameleri geldi ve operasyonlar yaşandı, bu kabul edilemez. Buraya kadar konuştuğumuz gerçekliklerin bir parçası olarak düşünürsek NATO zirvesinin Türkiye'de yapılması, ABD emperyalizminin atına binip Osmanlı kılıcı sallayarak pay kapma kavgası veren saray oligarşisinin bu konuda ne kadar hevesli olduğunu da bize gösteriyor. Bunun bir fırsat olarak değerlendirmeye çalışıyorlar. 
ABD ise bu NATO zirvesini esas olarak İran'da dahil bölgenin emperyalist yeniden dizaynı temelinde NATO'nun ön cephede daha işlevli hale gelmesi için kullanmak istiyor. Aynı zamanda Çin ve Rusya'ya karşı NATO'nun daha aktif bir pozisyon almasını hedefliyor.

Son iki zirve de (2024-2025) zirvelerinde buna paralel kararlar aldırdı. Gerek silahlanma konusunda gerekse NATO'nun düşman gördüğü güçlerin tanımı açısından, tehdit tanımları açısından böylesi kararlar aldırdı. Şimdi de onun devamı olan bir çizgide NATO zirvesini değerlendiriyor. 
Erdoğan iktidarının hedefi açısından şunu da söyleyebilirim; NATO içerisinde pozisyonunu güçlendirirse İsrail'e karşı daha iyi bir noktada olabileceğini düşünüyor. Bölgenin yeniden paylaşımında İsrail'den daha ileri bir konuma geçebileceğini düşünüyor. Hatta diyebilirim ki bu NATO zirvesinde Trump’tan, İsrail'in çizgilerini sınırlayıp kendisinin sınırlarını hareket alanının nereye kadar olacağının biraz daha netleştirmesini, keskinleştirmesini umuyor. Suriye, Irak başta olmak üzere bu bölgenin yeniden paylaşımında konumu, etki alanını netleştirmek peşinde. 
NATO zirvesi ve böyle bir çerçeve politikanın parçası olan bir anlayıştan, Türkiye'nin ve bölge halklarının başına yeni belalar açmaktan başka bir şey; hayırlı bir sonuç gelmez.

Son NATO zirvelerinin kararlarının hepsi, bölgeyi ve dünyayı yeni büyük savaşlara, büyük dünya savaşına bir üçüncü dünya savaşına sürükleyen taşların döşenmesinden başka şeye hizmet etmiyor. Dolayısıyla NATO'nun bizi koruması, NATO'nun bölgeyi koruması, NATO'nun dünya halklarının barışına hizmet etmesi, bölgelerin barışına hizmet etmesi gibi hikayelere kulak tıkamak lazım. ABD emperyalizminin çıkarlarına göre ve onun birinci derecede müttefiki olan Avrupalı emperyalistlerin çıkarları temelinde bu coğrafyada işbirlikçilerine yeni görevler verme konferansıdır bu. NATO’dan çıkılması ve dağılması ise halkımızın, halkların yararına olan tek şeydir. Bunun için NATO’ya karşı sesimizi her yerde yükseltmeliyiz.

24.06.2026 16:27

İHD: Polis şiddeti Ankara'da idari bir pratiğe dönüştü

İHD, TİHV ve Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, açlık grevindeki öğretmenlere yönelik polis müdahalelerine tepki gösterdi. Açıklamada, protesto hakkının engellendiği belirtilerek öğretmenlerin taleplerinin karşılanması istendi.

İHD: Polis şiddeti Ankara'da idari bir pratiğe dönüştü

Fotoğraf: Evrensel

25.06.2026 00:02 / Güncelleme: 00:06

Eğitim Sen Ankara 4 No’lu Şube’den ‘Türkiye ve Demokrasi’ paneli: Kalıcı çözüm birleşik mücadelede

Eğitim Sen 4 No’lu Şube’nin düzenlediği panelde konuşan milletvekilleri ve siyasi temsilciler, artan hak gaspları ve yoksulluk karşısında birleşik mücadele çağrısı yaptı.

Eğitim Sen Ankara 4 No’lu Şube’den ‘Türkiye ve Demokrasi’ paneli: Kalıcı çözüm birleşik mücadelede
24.06.2026 15:58 / Güncelleme: 16:24

Fenerbahçe'nin Topuk Yaylası kamp kadrosu açıklandı: Vedat Muric ve Amara Diouf kadroda

Yeni sezon hazırlık kapsamında Düzce'deki Topuk Yaylası Tesisleri'nde kampa giren Fenerbahçe'nin kadrosu duyuruldu. Yeni transferler Vedat Muric ve Amara Diouf, kadroda yer aldı.

Fenerbahçe'nin Topuk Yaylası kamp kadrosu açıklandı: Vedat Muric ve Amara Diouf kadroda

FotoğrafB AA

24.06.2026 13:49

NATO Zirvesi öncesi ev baskınında işkence iddiası: Aile polis şiddetine maruz kaldığını söyledi

İstanbul Gülsuyu'nda düzenlenen ev baskınında Sevcan Akdoğan gözaltına alındı. Aile üyeleri, baskın sırasında fiziksel şiddet, hakaret ve tehditlere maruz kaldıklarını söyledi.

NATO Zirvesi öncesi ev baskınında işkence iddiası: Aile polis şiddetine maruz kaldığını söyledi

Fotoğraf: Yeni Demokrasi Gazetesi 

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!