‘Başka türlüsü mümkün mü?’
Antalya sokakları, parkları ve duvarları, 5-6-7 Haziran tarihlerinde NOUS sanatçıları tarafından sergilenen, alışılmışın dışında kolektif ve eleştirel sanat performanslarına ev sahipliği yaptı.
Erdican Çelik
Antalya sokakları, parkları ve duvarları, 5-6-7 Haziran tarihlerinde NOUS sanatçıları tarafından sergilenen, alışılmışın dışında kollektif ve eleştirel sanat performanslarına ev sahipliği yaptı. Projenin yürütücüleri Aslınur Sarıca Ünal ve Mehmet Salih Sezgin ile NOUS Performans Günlerini değerlendirdik.
NOUS, temellerini 2020 yılında Aslınur Sarıca Ünal’ın attığı ‘bağımsız’ bir sanat kollektifi. Günümüzde Ünal ile birlikte Mehmet Salih Sezgin ‘NOUS performans günleri’ projesinin yürütücülüğünü üstleniyor. İki isimde tiyatro kökenli sanat dallarından. NOUS metropollere sıkışmış, endüstrileşmiş sanatın ‘başka türlüsü mümkün’ olduğunu bize göstermeye çalışıyor.
‘Biz’ olma hali
Ünal, NOUS’u tanımlarken kelime kökenlerine atıf yapıyor ‘biz’(fr.), ‘idrak etme’(ing.) ve ekliyor ‘birlikte idrak edebilme’. NOUS ‘biz’i oldukça önceliyor. Kapitalizmin her koldan sürekli yaratmaya çalıştığı ben merkezci düzende ve hayatımızın her alanında sevgiden, empatiden, dayanışmadan ve sonuçta emekten, ürettiğimizden, toplumdan uzaklaşma sırasındaki yabancılaşmanın ortasında, NOUS sanatçıları kendi ürettikleri eserler ile seyircisine ‘bizi’ hissettirmeyi amaçlıyor. NOUS’un yapmaya çalıştığı aslında “Birbirimize tutunabilmek...”
Performans günlerinin üretim sürecini konuşurken hem Ünal hem Sezgin bağımsız olmalarına, özgürce üretebilmelerine vurgu yapıyor. Çünkü bağımsızlık, bu günlerde bedeli ile birlikte gelen bir özellik. Yaşadığını eleştirme cüretini gösteren sanatçıya başka hayatlar ve meslekler dayatılan bir düzende enstrümanını satmak zorunda kalan müzisyenleri, başka iş kollarında iş cinayetine kurban giden sanatçıları görebiliyoruz.
Ateşi çalan Prometheus, artık kirasını ödeyemiyor
Kişisel olarak bu üretim sürecini biraz arabeskleştirerek sordum: “Sanatın dışında dayatılan yaşam sanatçıyı besler mi?” Hem Ünal Hem Sezgin bu soruya çok yalın ve net cevap verdi: “Açlık sınırında yaşarken, kirayı düşünürken sanat kolay üretilmiyor!” Belli ki toplumun tüm yoksul ve emekçi insanını kemiren bu düzen özgürce üretmek isteyen sanatçısını da tüketiyor. Performanslardan bir karakter, durumu olayı özetliyor: Karakter insanlığın özgürlüğü için ateşi çalan Prometheus artık kirasını ödeyemiyor. Oldukça ironik değil mi?
“Performans günleri” ismi alelade seçilmiş bir isim değil. NOUS sanatçıları performans günlerinde farklı disiplinlerde eserlerini sergilediler. Bu performansları sadece izlemek için bile bir performans gerekiyordu. Ekip ve seyirci birlikte temsiller arası mekandan mekana parkura çıkıyor. Bir temsilden diğerine birlikte hareket ediyordu. Seyirci bu noktada performansın bir parçası olurken diğer seyircilerle etkileşime geçiyor ve aynı zamanda ‘biz’ olmaya başlıyordu.
NOUS ekibinin mekan kullanımının sanatlarını yerelleştirmekte önemli bir rolü var. Çünkü performanslarını direkt sokağa sunabiliyor ve orada yaşayan, çalışan veya sadece orada bulunmak zorunda olan tüm -bu süreçle alakasız- insanlara da sanatlarını ulaştırabiliyor. Bu yüzden bazı temsiller hareketin kendisini bir sanat eserine dönüştürdü. Açılışta özellikle mekan vurgusu yapılmıştı. Mekan vurgusu bir park çeşmesinde başlayan tek kişilik oyun ile anlam kazanmaya başladı. Sokak, park, banklar, çimler birden sahne oluverdi.
İnsanın mekanla kurduğu ilişki
Sezgin, mekanın kendileri için önemini anlatırken düşünsel zenginliğe vurgu yapıyor: “Mekan insanın dünyayla ilişkisinde kurduğu ilk somut şey. İnsan bir mekanda olduğunda ne hisseder, nasıl hisseder ya da mekanlı hissetmek... Bir evin içinde değilken bir evin içinde hissetmek. Bir ormanda değilken bir ormanda hissetmek. Ya da bir ormanda bir evde hissetmek. Bir evin içinde bir ormanda hissetmek. Yani şu zenginlik bence çok hoş. Ben mekan kavramının sanat üreten zihinler ve sanatçılar tarafından son derece tahrik edici buluyorum. Ve insana bu koskoca yeryüzü mekanında kendini çok yalnız hissediyor olmasına rağmen kalabalık onlarca kişi yanındaymışçasına hissetmesini sağlayacak bir araç olarak sanatın içerisinde dolaştığını, gezdiğini ve salındığını görüyorum.”
Ünal ise mekana olan ilgisinin akademik çalışmalarında da yer verdiğini belirterek şöyle diyor: “Dört duvar arasında kapalı alanlar değil de daha geniş, daha duvarsız, daha sonsuz, daha sokaklarda, doğanın içerisinde var olan mekanlar. Her şeyin tekniğe dönüşmesiyle birlikte bence mekanlar mekanların içerisine hapsolmaya başlıyor. Mekanı tek başına sanat tarihinde bir yerde duruyor gibi okumaktansa, insanın varlığını mekansız bir yerden okumanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Çünkü biz aslında mekanlara göre şekilleniyoruz. Bizim kültürel kimliğimiz, psikolojik varlığımız, konumlanışımız ve hayattaki performatif varlığımız mekanlara göre şekilleniyor. Doğayı da bir mekan olarak konumlandıralım. Doğadaki insanla başlayıp gittikçe değişen, modern yaşamla birlikte daha da başka yerlere dönüşen insanın kimliğinden bahsediyoruz. Aslında insanla çok alakalı bir üretim biçimi olduğu için sanat da bizim kimliğimiz değiştikçe mekanla olan ilişkimiz, sanatın mekanla olan ilişkisi de değişmeye başlıyor ve dönüşmeye başlıyor. Burada bence konuştuğumuz gibi o bağımsız kelimesi ile kurduğumuz ilişki gibi, mekanla kurduğumuz ilişkinin de üretim biçimine nasıl yansıdığını fark etmemiz bence mühim bir şey.”
Evrensel'i Takip Et