Yoksulluğu yönetmek, gençliği denetlemek
“Üniversite soru sormaktır. Eleştirmektir. Örgütlenmektir. Düşünmektir. Bunlar olmadan üniversite yalnızca diploma dağıtan bir kuruma dönüşür.”
Fotoğraf: Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi
Revan Cavit
Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesinde üç üniversite öğrencisinin duvar yazılaması gerekçesiyle gözaltına alınmasının ardından ortaya çıkan tablo, Türkiye'de üniversitelerin nasıl bir dönüşüm geçirdiğini yeniden tartışmaya açtı. Soruşturma sürecinde gündeme gelen uygulamalar ve kamuoyuna yansıyan tartışmalar, artık yalnızca üç öğrenciyi ilgilendiren bir adli dosyanın ötesine geçmiş durumda.
Bugün cevap bekleyen soru yalnızca “Bu öğrenciler neden gözaltına alındı?” değildir.
Asıl soru şudur: Türkiye'de üniversiteler neden giderek güvenlik kurumlarının “ilgi alanına” dönüşüyor? Çünkü mesele yalnızca duvara yazılan birkaç slogan değildir. Mesele, siyaset yapan gençliğin nasıl yönetileceğidir.
Türkiye'de son yıllarda üniversiteler bilim üreten kurumlar olmaktan çok, siyasal denetimin yoğunlaştığı alanlar haline getirildi. Kayyım rektörlerden disiplin soruşturmalarına, polis müdahalelerinden kampüs yasaklarına kadar her adım aynı anlayışın ürünüydü.
Bu anlayışın temelinde ise gençliği demokratik siyasetin öznesi olarak değil, denetlenmesi gereken bir toplumsal kesim olarak gören devlet aklı bulunuyor. Çünkü üniversiteler yalnızca eğitim kurumları değildir. Üniversiteler aynı zamanda toplumun geleceğini şekillendiren siyasal alanlardır. İktidar da bunun farkındadır. Bu nedenle üniversitelerde yükselen her itiraz, yalnızca bir öğrenci eylemi olarak değil; geleceğe ilişkin siyasal bir risk olarak görülmektedir.
Namık Kemal Üniversitesinde yaşanan süreçte kamuoyunun dikkatini çeken noktalardan biri, öğrencilerin siyasal kimlikleri etrafında şekillenen tartışmalar oldu.
“Kürtçe biliyor musun?”, “Rojava nerede?”… Bu soruların kamuoyunda yarattığı tartışma yalnızca hukuki değildir. Aynı zamanda siyasidir. Bir dili bilmek suç değildir. Bir coğrafyanın yerini bilmek suç değildir. Dünyada yaşanan siyasal gelişmeleri takip etmek suç değildir. Ceza hukukunun temel ilkesi açıktır. İnsanlar kimliklerinden dolayı değil, işledikleri somut fiiller nedeniyle yargılanır. Tam da bu nedenle bu tür soruşturma pratikleri, kamuoyunda hukuk devleti ilkeleri açısından yoğun tartışmalara yol açmaktadır.
Fakat olayın belki de en önemli tarafı başka bir yerde duruyor. Türkiye’de üniversite öğrencilerinin büyük çoğunluğu yoksulluk sınırında yaşam mücadelesi veriyor. Bir öğrenci için KYK yurdu yalnızca kalacak bir bina değildir. Barınabilmenin şartıdır. Üniversiteyi okuyabilmenin şartıdır. Hayata tutunabilmenin şartıdır. Tam da bu nedenle barınma hakkı üzerinde oluşan her türlü baskı, yalnızca idari bir işlem olarak değerlendirilemez. Çünkü barınma hakkı ortadan kalktığında eğitim hakkı da fiilen ortadan kalkmaktadır. Bugün milyonlarca emekçi ailesinin çocukları, üniversiteyi ancak devlet yurdunda kalarak okuyabiliyor. Dolayısıyla yurt yalnızca bir bina değildir. Bir öğrencinin geleceğidir.
İşte tam da bu nedenle kamuoyunda gündeme getirilen şu sorular son derece önemlidir:
Bir öğrencinin ekonomik durumu neden soruşturmaların gölgesinde tartışılır hale geliyor? Yoksulluk neden gençler üzerinde bir baskı unsuru olarak hissediliyor? Barınma hakkı neden siyasal tartışmaların konusu oluyor? Polis öğrenciyi barınma hakkının elinden alınmasıyla nasıl tehdit edebilir? Bu sorular yalnızca bir dosyanın değil, Türkiye'deki gençlik politikasının sorgulanmasını gerektiriyor.
Türkiye üniversitelerinde yaşanan tartışmalar, iki yaklaşımı yeniden hatırlatıyor. Gençlerden beklenen yalnızca derslerine çalışmaları değildir. Aynı zamanda itiraz etmeyen, sorgulamayan ve siyasal alandan uzak duran bireyler olmalarıdır. Oysa üniversite tam tersidir. Üniversite soru sormaktır. Eleştirmektir. Örgütlenmektir. Düşünmektir. Bunlar olmadan üniversite yalnızca diploma dağıtan bir kuruma dönüşür.
Sermaye düzeni açısından da gençliğin siyasetten uzak tutulmasının önemli bir işlevi vardır. Bugün ağır çalışma koşulları, düşük ücretler, geleceksizlik ve işsizlik gençliğin temel gündemidir. Bu tabloya itiraz eden örgütlü bir üniversite gençliği ise yalnızca kampüslerin değil, çalışma yaşamının da geleceğini etkileyebilir. Bu nedenle üniversitelerde yükselen her demokratik talep aynı zamanda sınıfsal bir anlam taşır. Çünkü bugünün öğrencileri yarının işçileridir. Bugünün kampüsleri yarının fabrikalarına, hastanelerine, okullarına ve bürolarına insan yetiştiriyor. Üniversitelerde kurulan baskı düzeni, aslında geleceğin emek gücünü siyasal olarak şekillendirme çabasından bağımsız değildir.
Bu nedenle Namık Kemal Üniversitesinde yaşananlar yalnızca üç öğrencinin meselesi değildir. Bu mesele bütün üniversitelilerin meselesidir. Çünkü bugün cevap bekleyen soru şudur: Üniversiteler bilimin, eleştirinin ve özgürlüğün mekanları olarak mı kalacak? Yoksa korkunun, soruşturmaların ve güvenlikçi anlayışın egemen olduğu kurumlara mı dönüşecek? Türkiye'nin geleceği bu soruya verilecek cevapta saklıdır. Gençlik tarih boyunca haklarını mücadele ederek kazandı. Bugün de demokratik üniversite, ifade özgürlüğü, barınma hakkı ve örgütlenme hakkı ancak dayanışmayla ve ortak mücadeleyle güvence altına alınabilir. Çünkü susturulmak istenen yalnızca üç öğrenci değildir. Susturulmak istenen, üniversitelerin eleştirel sesidir.
Evrensel'i Takip Et