Aynı maç, iki ayrı sabah
"Geçinememe, zamlar, işsizlik, mahkeme kapılarında bekleyenler, tutuklanan belediye başkanları. Bunların hiçbiri maç sabahı gündemde değildi."
Şendoğan Yazıcı
Geçtiğimiz pazar akşamı Vancouver'da bir futbol maçı oynandı. Aynı sabah Türkiye'de bir nöbet tutuldu.
Maçın skoru, Avustralya: 2 - Türkiye: 0
Top bizdeydi, pas bizdeydi, şut sayısında rakibi üçe katladık, ama gol onlarındı. Bunlar futbolun olağan halleri. Bir takım kazanır, bir takım kaybeder, ertesi hafta yeni maç gelir. Asıl ilginç olan sahada olup bitenlerden çok, sahanın iki ülkede bıraktığı iz.
Avustralya'da maç, maç olarak yaşandı. Oradaki gazetelerin manşeti “sürpriz galibiyet” oldu, “milli zafer” değil. Golü atan genç oyuncu konuşuldu, takımın bir üst tura çıkma ihtimali hesaplandı, kaleci övüldü...
Avustralya basını, kendi milli takımını, kazandığı maçların ardından bile sertçe eleştirir. Öyle ki, oyuncular zaman zaman “Bir kez olsun bizden yana olun” diye sitem eder basına. Yani orada milli takım, dokunulmaz bir kutsal değil, eleştirilebilen bir spor ekibidir. Kaybetselerdi üzülürlerdi, kazandılar sevindiler. Ertesi günü sevinçlerini fazla uzatmadan normal hayatlarına döndüler. Turnuvanın ilk maçında aldıkları galibiyeti kibir inşasına malzeme yapmayı düşünmediler.
Bizde ise günler öncesinden başlayan ideolojik propaganda ile maç çoktan maç olmaktan çıkmıştı. Gençlik ve Spor Bakanlığı yurdun her yerinde, gençlik merkezlerinde maç izleme etkinlikleri düzenledi. Kimi şehirde sabah namazının ardından çorba dağıtıldı, sonra dev ekranın başına geçildi. Meydanlar, parklar, hatta cami avluları ekranlarla donatıldı.
Bir Trabzonlu yazar durumu tek cümlede özetlemiş: Vancouver'da maç var, Trabzon'da nöbet. Hem de milli nöbet. Dikkat edin, kelime “izlemek” değil, “nöbet”.
İkisi farklı fiillerdir. İzlemek keyiftir, nöbet görevdir. Ve görev olan bir şeye katılmayan, görevden kaçmış sayılır.
İşin en açık mesajı ise maçtan günler önce gelmişti. Cumhurbaşkanı'nın talimatıyla, AKP Tanıtım ve Medya Başkanlığı bir marş hazırlattı: “Siz Hepiniz Biz Türkiye.”
Sevilen bir türkünün, “Hadi Gülüm Yandan Yandan”ın yeniden düzenlenmiş haliydi. Buraya kadar tamam. Mesele marşın yapılması değil, nereden yayınlandığı.
Bir partinin tanıtım biriminin ürettiği bu klip, Türkiye Futbol Federasyonunun logosuyla, A Milli Takım'ın resmi sosyal medya hesabından paylaşıldı.
Klipte ne mi var? Sadece futbol değil. Maç görüntülerinin arasına Cumhurbaşkanı’nın görüntüsü, yerli otomobil, savaş dronları, tanklar, füzeler ve köprü serpiştirilmiş.
Yani milli takıma armağan diye sunulan şeyin içine iktidarın bütün vitrini yerleştirilmiş. Bir spor marşı izliyorsunuz sanıyorsunuz, bir tanıtım filmi seyrediyorsunuz. Burada basit bir soru sormak yeter. Aynı hesaptan, başka bir partinin marşı da paylaşılsaydı ne olurdu? Cevabı hepimiz biliyoruz. Kıyamet kopardı. “Siyaset milli takıma sokuldu”, “Milletin takımı bölündü” diye haftalarca yazılır, konuşulurdu.
İşte tam da bu cevabın bu kadar kolay verilebilmesi, asıl meseleyi gösteriyor. Demek ki “biz” denilen şeyin sınırı çoktan çizilmiş. Bir tarafın marşı milli takımın resmi sesi olabiliyor, öbürünün marşı akla bile gelmiyor. Bir tarafın varlığı doğal, öbürünün varlığı kesinlikle düşünülemez. Aradaki bu fark, birliğin değil, bölünmenin ta kendisidir. Çünkü “Siz Hepiniz Biz Türkiye” diye seslenen marş, aslında o “biz”in kimi kapsayıp kimi dışarıda bıraktığını da peşinen söylüyor. Birliğe çağıran ses, baştan taraf tutmuş bir sestir. Ve taraf tutmuş bir sesin birlik çağrısı, kapsadıklarını değil, dışarıda bıraktıklarını işaretler. Coşkuya ortak olmayan, dev ekranın başına gitmeyen, marşı paylaşmayan kişi, bir anda olası sevinçlere ortak olunmayacak kişiye dönüşür. Sevinç, bir aidiyet testine çevrilir.
Bütün bunlar olup biterken nelerin konuşulmadığını da hatırlamak gerek. Geçinememe, zamlar, işsizlik, mahkeme kapılarında bekleyenler, tutuklanan belediye başkanları. Bunların hiçbiri maç sabahı gündemde değildi. Çünkü meydan başka bir şeyle, ortak bir coşku gibi görünen ama aslında saf tayin eden bir histeriyle doldurulmuştu.
Toplum bir konu etrafında bölündüğünde, ortak dert diye bir şey kalmıyor. Herkes kendi safının diliyle konuşuyor ve o gürültüde ne zam duyuluyor, ne haksızlıklar.
Avustralyalı taraftar sevindi, sonra ertesi günü işine gücüne döndü. Maç, onun için sadece bir maçtı.
Bizde ise aynı doksan dakika, bir ülkenin kendini sınadığı, kimin “biz”den olduğunu ölçtüğü bir tören haline getirildi.
Oysa futbol bunun için fazla küçük, hayat bunun için fazla büyük. Belki de asıl yenilgi sahada değil. Hayatın, bir toplumun gururunu, sevincini, hatta birbirine bakışını tek bir maça sığdırabilecek kadar daraltılmış olmasında…
Evrensel'i Takip Et