14.06.2026 00:05

NATO ülkesi olmak bizi koruyor mu?

Üye ülkelerin toprak bütünlüğünü ve siyasal bağımsızlığını koruma iddiasında olan bu yapı, ABD hegemonyasının türlü bağımlılık ilişkileriyle bir arada tuttuğu — ya da tutmaya çalıştığı — barbar bir düzendir.

NATO ülkesi olmak bizi koruyor mu?

Fotoğraf: Marek Studzinski/Unsplash

Ankara'dan askeri savunma işçisi


7-8 Temmuz’da Ankara’da gerçekleşecek olan NATO zirvesi, Ukrayna savaş bütçesinden, kamudaki izinlerin iptaline kadar birçok başlıkla gündemimizde yer alıyor. Emek Partili bir işçi olarak iş yerlerinde çokça dile getirilen “NATO ülkesi olmak nedir?” ve “Bu bizi güçlü kılar mı?” sorularına yanıt vermeye çalışacağım. 

'NATO’nun ‘koruduğu’ başta ABD olmak üzere emperyalistlerin çıkarlarıdır'

Hangi cevaba ulaştığımızdan bağımsız olarak sonuç değişmeyecek. Askerî, siyasi ve ekonomik yaptırımlarıyla birlikte ele alındığında NATO’nun “koruduğu”, başta ABD olmak üzere emperyalistlerin çıkarlarıdır. Üye ülkelerin mutabık olduğu “barışçıl ve dostça uluslararası ilişkiler” iddiası diğer maddelerde çokça vurgulanıyor. Ancak yazılı olmayan misyonu, tarihsel olarak da teyit edilmiş bir kesinlikle ortadadır; emperyalist düzenin özelliklerini ve çelişkilerini barındıran, halklar aleyhine işleyen bir araçtır. Başta savaş sermayesi olmak üzere ekonomik belirleyiciliği olan, savaşları ve krizleri yaratan; oluşumu dışında kalan Rusya ve Çin gibi güçlere karşı kendini muhafaza etmeye çalışan, ancak aynı zamanda ortaklaştığı ülkelerle de güç çatışmasına giren bu araç, antiemperyalizmin mücadele alanıdır da aynı zamanda.

Biz yine de NATO ülkesi olmanın şimdiye kadar bizi neyden koruduğuna bir bakalım. Bahsini geçirdiğimiz ve oybirliğiyle alınabilen 5. madde ilk defa 2001’deki 11 Eylül saldırıları sonrasında uygulandı. Tarihteki tek örneği de bu oldu zaten. Hızlı ve etkili karar alabilmek adına sonrasında hep 4. madde işletildi. Bu maddede, üye ülkenin güvenliği ve bağımsızlığı tehlikeye girdiyse toplanıp istişare etmek üzerine bir süreç işletilir. Yani 5. Madde gibi askerî bir yaptırım ve uygulama söz konusu değildir.
Son 25 yıllık süreçte, Erdoğan iktidarının Ortadoğu karşısındaki politikalarının bir sonucu olarak en çok 4. madde başvurusu yapan ülke biziz. Mesela 2012’de Suriye’nin Türkiye’ye ait bir F-4 jetini düşürmesi kınamakla sonuçlandı. Aynı yıl, Suriye ve sınır güvenliği gerekçesiyle 5. madde başvurusunda bulunan Türkiye, talebinde ısrarcı olamadı ve konu yine 4. madde üzerinden değerlendirildi. Irak Savaşı’na uçak yardımı yapılması ya da Suriye savaşının devam ettiği süreçte olası saldırıları önlemek amacıyla Patriot füzelerinin konuşlandırılması ise özellikle Ortadoğu’daki savaş ikliminde NATO’nun attığı diğer adımlar olarak öne çıktı.
Aksi bir örnek gibi duran Kıbrıs Harekâtı’na da bakalım. NATO’nun telkinlerine rağmen başlatılan bu askerî operasyon neticesinde, kendisinden alınan silahların Kıbrıs’ta kullanılması gerekçesiyle Türkiye yıllar süren bir ABD ambargosu ile karşı karşıya kaldı ve ekonomik ile askerî bağımlılığın faturasını ödedi. Yerli askeri sanayii yatırımları bu dönemde ciddi şekilde gündeme geldi; ancak bunun gerçek bir çözüm yaratmadığını son olarak KAAN’ın motorlarının tedariğinde yaşanan krizden gördük. “Benden aldığın silahlarla benim istemediğim bir savaşa giremezsin,” diyen ABD, “yerli ve millî” iddiasıyla sunulan projelerin de istemediği takdirde üretilmesini engelleyebiliyor. S-400 krizinde gördüğümüz üzere, ABD istemediğinde parasını verip aldığımız jetleri dahi kullanamıyoruz. Erdoğan iktidarının iç politikada güç devşirdiği askerî sanayideki gelişmeler, bağımlı bir ülke olmamız gerçeğinin mümkün olduğunca gizlenmesi için yürütülen bir imaj çalışmasından başka bir şey değildir.
NATO’ya üye olmak, ne maddeleri çerçevesinde ne de askerî üretim alanında bizi koruyup kolluyor. Körfez Savaşı, Suriye İç Savaşı ve son olarak İran savaşı; yaratılan jeopolitik gerilimde NATO’nun Türkiye’yi ateş hattında tuttuğunun, ancak önüne kalkan olmadığının en büyük örnekleri. Bunu şöyle de açabiliriz: Körfez savaşları sonucunda bölgedeki en güçlü odaklardan biri hâline gelen İran’a karşı ABD’nin aldığı önlemlerden biri Kürecik Üssünün kurulması oldu. İran’ın balistik füze tehdidine karşı alınan bu önlem, bir savaş durumunda ABD’nin düşmanları tarafından hedef alınabilecek başlıca noktalardan biri olacaktır.

'Bu kıskaçta NATO üyesi olmak bedel ödemekle eş değerdir'

Artarak devam eden Ortadoğu’nun çatışmalı ikliminde Türkiye’yi hedef tahtasına yazdıran şey, Erdoğan iktidarının temsil ettiği kapitalistlerin çıkarları ile ABD’nin çıkarlarının ne derece paralel seyrettiğidir. Her türlü hedef olma ya da doğrudan bir savaşa girme ihtimalinden bağımsız olarak, sonuçlarının etki alanı içerisindeyiz. Bu kıskaçta NATO üyesi olmak, bedel ödemekle eş değerdir.
Rusya-Ukrayna savaşının bedelini NATO ülkelerine pay etmek isteyen ABD, bir yandan İsrail ile ortaklaşa biçimde Ortadoğu’da, diğer yandan Güney Amerika’da enerji kaynakları için savaş ve işgallere devam edecektir. Yarattığı tahribatın bedelini ödetmek ve kendisine koşulsuz dayanak sağlamak adına üye ülkeleri ikna etmekte zorlandığı da ortadadır. Giderek kolektif bir çıkardan ziyade salt ABD çıkarlarına hizmet eden NATO’nun yönelimi, Trump’ın NATO üyesi olan Danimarka’dan Grönland’ı istemesinden daha açık ifade edilemez.

Üye ülkelerin toprak bütünlüğünü ve siyasal bağımsızlığını koruma iddiasında olan bu yapı, ABD hegemonyasının türlü bağımlılık ilişkileriyle bir arada tuttuğu — ya da tutmaya çalıştığı — barbar bir düzendir. Batı ülkelerine “güvenlik”, bölge halklarına ise “demokrasi” vaatleriyle rıza ve meşruiyet inşa etmeye çalıştığı bu günler, aynı zamanda sarsılmaz sanılan bu gücün ne kadar kırılgan olduğunu görebildiğimiz fırsatlar da sunuyor. Bu fırsatları emperyalizmle mücadele olanaklarına dönüştürebilmek için önümüzdeki NATO Zirvesini çalışmalarımızın her alanında gündem etmek zorundayız.

'NATO’nun ‘koruduğu’ başta ABD olmak üzere emperyalistlerin çıkarlarıdır'

Hangi cevaba ulaştığımızdan bağımsız olarak sonuç değişmeyecek. Askerî, siyasi ve ekonomik yaptırımlarıyla birlikte ele alındığında NATO’nun “koruduğu”, başta ABD olmak üzere emperyalistlerin çıkarlarıdır. Üye ülkelerin mutabık olduğu “barışçıl ve dostça uluslararası ilişkiler” iddiası diğer maddelerde çokça vurgulanıyor. Ancak yazılı olmayan misyonu, tarihsel olarak da teyit edilmiş bir kesinlikle ortadadır; emperyalist düzenin özelliklerini ve çelişkilerini barındıran, halklar aleyhine işleyen bir araçtır. Başta savaş sermayesi olmak üzere ekonomik belirleyiciliği olan, savaşları ve krizleri yaratan; oluşumu dışında kalan Rusya ve Çin gibi güçlere karşı kendini muhafaza etmeye çalışan, ancak aynı zamanda ortaklaştığı ülkelerle de güç çatışmasına giren bu araç, antiemperyalizmin mücadele alanıdır da aynı zamanda.

Biz yine de NATO ülkesi olmanın şimdiye kadar bizi neyden koruduğuna bir bakalım. Bahsini geçirdiğimiz ve oybirliğiyle alınabilen 5. madde ilk defa 2001’deki 11 Eylül saldırıları sonrasında uygulandı. Tarihteki tek örneği de bu oldu zaten. Hızlı ve etkili karar alabilmek adına sonrasında hep 4. madde işletildi. Bu maddede, üye ülkenin güvenliği ve bağımsızlığı tehlikeye girdiyse toplanıp istişare etmek üzerine bir süreç işletilir. Yani 5. Madde gibi askerî bir yaptırım ve uygulama söz konusu değildir.

Son 25 yıllık süreçte, Erdoğan iktidarının Ortadoğu karşısındaki politikalarının bir sonucu olarak en çok 4. madde başvurusu yapan ülke biziz. Mesela 2012’de Suriye’nin Türkiye’ye ait bir F-4 jetini düşürmesi kınamakla sonuçlandı. Aynı yıl, Suriye ve sınır güvenliği gerekçesiyle 5. madde başvurusunda bulunan Türkiye, talebinde ısrarcı olamadı ve konu yine 4. madde üzerinden değerlendirildi. Irak Savaşı’na uçak yardımı yapılması ya da Suriye savaşının devam ettiği süreçte olası saldırıları önlemek amacıyla Patriot füzelerinin konuşlandırılması ise özellikle Ortadoğu’daki savaş ikliminde NATO’nun attığı diğer adımlar olarak öne çıktı.

Aksi bir örnek gibi duran Kıbrıs Harekâtı’na da bakalım. NATO’nun telkinlerine rağmen başlatılan bu askerî operasyon neticesinde, kendisinden alınan silahların Kıbrıs’ta kullanılması gerekçesiyle Türkiye yıllar süren bir ABD ambargosu ile karşı karşıya kaldı ve ekonomik ile askerî bağımlılığın faturasını ödedi. Yerli askeri sanayii yatırımları bu dönemde ciddi şekilde gündeme geldi; ancak bunun gerçek bir çözüm yaratmadığını son olarak KAAN’ın motorlarının tedariğinde yaşanan krizden gördük. “Benden aldığın silahlarla benim istemediğim bir savaşa giremezsin,” diyen ABD, “yerli ve millî” iddiasıyla sunulan projelerin de istemediği takdirde üretilmesini engelleyebiliyor. S-400 krizinde gördüğümüz üzere, ABD istemediğinde parasını verip aldığımız jetleri dahi kullanamıyoruz. Erdoğan iktidarının iç politikada güç devşirdiği askerî sanayideki gelişmeler, bağımlı bir ülke olmamız gerçeğinin mümkün olduğunca gizlenmesi için yürütülen bir imaj çalışmasından başka bir şey değildir.

NATO’ya üye olmak, ne maddeleri çerçevesinde ne de askerî üretim alanında bizi koruyup kolluyor. Körfez Savaşı, Suriye İç Savaşı ve son olarak İran savaşı; yaratılan jeopolitik gerilimde NATO’nun Türkiye’yi ateş hattında tuttuğunun, ancak önüne kalkan olmadığının en büyük örnekleri. Bunu şöyle de açabiliriz: Körfez savaşları sonucunda bölgedeki en güçlü odaklardan biri hâline gelen İran’a karşı ABD’nin aldığı önlemlerden biri Kürecik Üssünün kurulması oldu. İran’ın balistik füze tehdidine karşı alınan bu önlem, bir savaş durumunda ABD’nin düşmanları tarafından hedef alınabilecek başlıca noktalardan biri olacaktır.

'Bu kıskaçta NATO üyesi olmak bedel ödemekle eş değerdir'

Artarak devam eden Ortadoğu’nun çatışmalı ikliminde Türkiye’yi hedef tahtasına yazdıran şey, Erdoğan iktidarının temsil ettiği kapitalistlerin çıkarları ile ABD’nin çıkarlarının ne derece paralel seyrettiğidir. Her türlü hedef olma ya da doğrudan bir savaşa girme ihtimalinden bağımsız olarak, sonuçlarının etki alanı içerisindeyiz. Bu kıskaçta NATO üyesi olmak, bedel ödemekle eş değerdir.

Rusya-Ukrayna savaşının bedelini NATO ülkelerine pay etmek isteyen ABD, bir yandan İsrail ile ortaklaşa biçimde Ortadoğu’da, diğer yandan Güney Amerika’da enerji kaynakları için savaş ve işgallere devam edecektir. Yarattığı tahribatın bedelini ödetmek ve kendisine koşulsuz dayanak sağlamak adına üye ülkeleri ikna etmekte zorlandığı da ortadadır. Giderek kolektif bir çıkardan ziyade salt ABD çıkarlarına hizmet eden NATO’nun yönelimi, Trump’ın NATO üyesi olan Danimarka’dan Grönland’ı istemesinden daha açık ifade edilemez.

Üye ülkelerin toprak bütünlüğünü ve siyasal bağımsızlığını koruma iddiasında olan bu yapı, ABD hegemonyasının türlü bağımlılık ilişkileriyle bir arada tuttuğu — ya da tutmaya çalıştığı — barbar bir düzendir. Batı ülkelerine “güvenlik”, bölge halklarına ise “demokrasi” vaatleriyle rıza ve meşruiyet inşa etmeye çalıştığı bu günler, aynı zamanda sarsılmaz sanılan bu gücün ne kadar kırılgan olduğunu görebildiğimiz fırsatlar da sunuyor. Bu fırsatları emperyalizmle mücadele olanaklarına dönüştürebilmek için önümüzdeki NATO Zirvesini çalışmalarımızın her alanında gündem etmek zorundayız.

13.06.2026 18:08

İsrail'in 2 Mart'tan bu yana Lübnan'a düzenlediği saldırılarda ölenlerin sayısı 3 bin 756'ya yükseldi

İsrail'in 2 Mart'tan bu yana Lübnan'a düzenlediği saldırılarda hayatını kaybedenlerin sayısı son 24 saatte 45 artarak 3 bin 756'ya ulaştı.

İsrail'in 2 Mart'tan bu yana Lübnan'a düzenlediği saldırılarda ölenlerin sayısı 3 bin 756'ya yükseldi

Fotoğraf: Ramiz Dallah/AA

13.06.2026 10:45

AB, Akın Gürlek’i yaptırım listesine alacak iddiası: 'Ankara yapabileceğimiz bir şey var mı diye sordu'

Avrupa Parlamentosu Genel Kurulu’nda 17 Haziran’da oylanacak Türkiye raporunun taslak metninde Adalet Bakanı Akın Gürlek’in “yaptırım listesi”ne konulması öneriliyor.

AB, Akın Gürlek’i yaptırım listesine alacak iddiası: "Ankara yapabileceğimiz bir şey var mı diye sordu"

Fotoğraf: Adalet Bakanlığı

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!