Haklar budanıyor, işsizlik artıyor
Avrupa’nın Gündemi’nde bu hafta Almanya’da emeklilerin haklarına yönelik gasp hazırlığı, Fransa’da demir yolu işçilerinin kötüleşen çalışma koşullarına karşı grevi ve İngiltere’deki genç işsizliği sorunu var.
Fransa'da demir yolu işçileri grevi
Almanya’da hükümet, bir emeklilik komisyonunun önerileri doğrultusunda sisteme yeni yön vermeye hazırlanıyor. Önerilerin bu ay içinde açıklanması bekleniyor. Planlanan emekçiler açısından korkunç: Şimdikine göre daha yüksek prim ödeme, 70 yaşına kadar çalışma ve bunlara rağmen daha az emeklilik maaşı.
Fransa demir yollarında rekabete açılma ve taşeronlaştırma süreçlerine karşı büyüyen öfke, 10 Haziran’da kitlesel greve dönüştü. Çalışanların yaklaşık yarısı iş bırakırken, sendikalar kamuya ait demir yolu şirketi SNCF’de “acil durum” ilan etti. Kötüleşen çalışma koşulları, artan iş kazaları ve psikolojik çöküş vakaları demir yolunda derin bir kriz ve kırılma noktasına işaret ediyor.
Britanya’da genç işsizliği son yılların en dikkat çekici sosyal ve ekonomik sorunlarından biri haline geldi. Eğitimde, istihdamda ya da staj programlarında yer almayan gençlerin sayısı artarken, bu durum yalnızca iş gücü piyasasını değil, gençlerin ruh sağlığını, yaşam kalitesini ve gelecekteki kariyer fırsatlarını da etkiliyor. İşçi Partisi hükümeti soruna çözüm üretme sözü vermiş olsa da, son dönemde alınan bazı ekonomik kararların gençlerin iş bulmasını kolaylaştırmak yerine daha da zorlaştırdığı yönünde eleştiriler yükseliyor. The Guardian Yazarı Larry Elliott, genç işsizliğindeki artışın nedenlerini, mevcut politikaların etkilerini ve Britanya’nın karşı karşıya olduğu riskleri değerlendiriyor.
Daha fazla prim ödeme, daha uzun çalışma süresi: Tamam da emekli maaşınızın ne kadarı kalacak?
Bernd Müller
Telepolis/Almanya
Federal hükümet kapsamlı bir reform paketi üzerinde çalışırken, arka planda kaynakların paylaşımı konusunda -milyonlarca prim ödeyen vatandaşı doğrudan etkileyen- bir mücadele yaşanıyor.
Constanze Janda ve Frank-Jürgen Weise başkanlığındaki emeklilik komisyonu, önerilerini daha bu hafta sunabilir; Alman Haber Ajansına (dpa) göre koalisyon ortağı Hristiyan Demokrat Birlik CDU Genel Sekreteri Carsten Linnemann’ın beklentisi bu yönde. Bu, başlangıçta planlanan haziran sonu tarihinden çok daha erken bir takvim anlamına geliyor.
Ne var ki, tarafların tutumları şimdiden o denli sert çatışıyor ki, bir uzlaşmaya varılması pek mümkün görünmüyor.
Cepheler net bir şekilde belirlenmiş durumda ve bu durum, prim ödeyenler için hiç de iyiye işaret etmiyor. İşverenler Birliği Başkanı Rainer Dulger, emeklilik maliyetlerinin dizginlenmesi çağrısında bulunuyor ve “sürdürülebilirlik faktörüne” -yani emekli sayısının prim ödeyen sayısından daha hızlı arttığı durumlarda emekli maaşı artışlarını otomatik olarak yavaşlatan bir mekanizmaya- geri dönülmesini talep ediyor.
Dulger, dpa’ya verdiği demeçte, “Emekli maaşlarının hem bu yıl hem de gelecek yıl yüzde 4’ten fazla -yani ücret ve fiyat artışlarının çok üzerinde- zamlanacak olmasını prim ödeyenlere açıklamak imkansız” ifadelerini kullandı.
Alman Sendikalar Birliği Başkanı Yasmin Fahimi ise bu görüşe karşı çıkıyor: Fahimi, “tek taraflı olarak çalışanların sırtına yüklenmeyecek” zorunlu bir mesleki (iş yeri) emeklilik sistemi talep ediyor.
İktidar koalisyonunun kendi içinde de görüş ayrılıkları mevcut. Başbakan Friedrich Merz (CDU), Alman Bankalar Birliğine yaptığı açıklamada yasal emeklilik sistemini açıkça “en iyi ihtimalle sadece temel bir güvenlik ağı” olarak nitelendirdi; bu ifade, SPD Genel Sekreteri Tim Klüssendorf’un “sert direniş” tehdidiyle karşılık vermesine yol açtı.
70 yaşında emeklilik, yüzde 20’lik prim oranı: En zorlu senaryolar bunlar.
Gerilimi tırmandıran temel unsur ise rakamlar. 1 Temmuz itibarıyla, 21 milyondan fazla emekliye ödenen aylıklarda yüzde 4.2’nin üzerinde bir artış gerçekleşiyor; ayrıca 2027 yılı için şimdiden yüzde 4.7’lik bir artış daha öngörülüyor.
dpa haber ajansına göre Dulger, sadece bu yılki artışın yaklaşık 18 milyar avroya mal olacağını belirtti. Ancak bu bilgi tam olarak doğru değil: Maliyetler 2026’nın ikinci yarısında yaklaşık 9 milyar avro seviyesinde kalırken, söz konusu yıllık 18 milyar avroyu aşan ek maliyet 2027’den itibaren geçerli olacak.
Aynı zamanda, emeklilik yaşının 70’e çıkarılması konusu da tartışılıyor. Ayrıca, şu anda yüzde 18.6 seviyesinde olan prim oranı yüzde 20’ye doğru yükselebilir.
Buna ek olarak, CDU Ekonomi Konseyine göre, işveren katkı paylarını da içeren zorunlu bir mesleki (iş yeri) emeklilik sistemi “İş gücü maliyetlerini daha da artıracaktır”; bu durum, yaşlı bakımı, konaklama ve zanaat/ustalık gerektiren iş kolları gibi yoğun iş gücü gerektiren sektörleri bilhassa olumsuz etkileyecektir.
Temel sorun açıkça ortada: Sistem yapısal bir baskı altında. Önümüzdeki on yıl içinde, “baby boomer” (Nüfus patlamasının yaşandığı ’60’lı yıllar) kuşağından yaklaşık 12.9 milyon kişi emekli olacak.
Pestel Enstitüsüne göre, bu kişilerin önemli bir kısmı -yaklaşık 5.1 milyon emekli- ayda 800 avronun altında ödeme alacak. Federal İstatistik Dairesi verilerine göre, halihazırda yaklaşık 764 bin emekli temel gelir desteği adı verilen sosyal yardıma ihtiyaç duyuyor; eylül 2025’te bu sayı yaklaşık 755 bin seviyesindeydi; bu da sadece beş yıl öncesine kıyasla üçte birlik bir artış anlamına geliyor. Önümüzdeki yıllarda bu sayının daha da artması muhtemel.
Perde arkasında kuşak çatışması senaryosu var.
Hangi politika aracı kullanılırsa kullanılsın, birileri bundan zarar görüyor. Eğer “sürdürülebilirlik faktörü” tam anlamıyla yeniden devreye sokulsaydı, bu durum öncelikle şu anda 50 ila 60 yaş aralığında olanları etkiler ve 2030’larda alacakları emekli maaşlarının belirgin şekilde daha düşük olmasına yol açardı.
Siyaset Bilimci Christoph Butterwegge’in Telepolis için kaleme aldığı bir yazıda açıkladığı üzere, “kapsamlı” bir emeklilik reformunu savunanlar, giderek artan yaşlılık yoksulluğu sorununu fazlasıyla göz ardı ediyor. Halihazırda her beş emekliden biri yoksulluk riski altında kabul ediliyor.
Önemli bir sosyal savunuculuk örgütü olan VdK’nin verileri, sistemin adaletsiz olarak algılandığını ortaya koyuyor: Katılımcıların yüzde 75’i, 45 yıllık prim ödemesinin ardından kesintisiz emekli maaşı alma hakkının korunmasını istiyor; bu görüş, tüm yaş grupları ve siyasi parti mensupları arasında ortak bir kanaat niteliğinde.
Aynı zamanda, DGB’nin (Alman Sendikalar Birliği) Aşağı Saksonya-Bremen-Saksonya-Anhalt Bölge Sorumlusu Ernesto Harder gibi sendikacılar, siyasetçilerin ve işverenlerin de emeklilik fonuna katkıda bulunması çağrısında bulunuyor. Ortalama yaşam süresi 15 yıldır artış göstermiyor; öyleyse neden 70 yaşında emekli olunsun?
Hükümet çözüm vaadinde bulunuyor. Sosyal demokrat Federal Maliye Bakanı Lars Klingbeil (SPD); çocuklar için “erken başlangıçlı” emeklilik uygulamasını ve 2027’de hayata geçirilmesi planlanan Riester emeklilik sisteminin yerini alacak yeni düzenlemeyi işaret ediyor.
Yine de şimdilik, yasal emeklilik sistemi yaşlılık güvencesinin temel direği olmaya devam ediyor. Bu sistem, tüm emeklilik gelirlerinin hâlâ yüzde 69’unu oluşturuyor. Almanların yarıdan fazlası içinse tek güvence kaynağı olma özelliğini koruyor.
Nihayetinde mesele, rahatsız edici bir soruya düğümleniyor: Ne kadar ödemeye ve bunu ne kadar süreyle yapmaya yani kaç yaşına kadar çalışmaya hazırsınız?
Çeviren: Semra Çelik
Britanya’daki gençler işsizlik salgınıyla boğuşuyor ve İşçi Partisi durumu daha da kötüleştiriyor
Larry Elliott
The Guardian /İngiltere
İşsizlik herkes için kötüdür, ancak gençler için gerçekten çok daha zordur. Çünkü 18-20 yaşlarında uzun süreli işsizlik, ömür boyu iz bırakır. Akademik çalışmaların gösterdiği gibi, depresyona neden olabilir ve gelecek yıllarda kazanç potansiyelini etkileyebilir. Kötü ruh sağlığı ile işsizlik arasında açık bir bağlantı vardır.
Bu nedenle Alan Milburn’ün genç işsizliğine ilişkin araştırması, hızla rafa kaldırılıp tozlanmaya bırakılacak raporlardan biri olmayacak. Bakanlar için rahatsız edici bir okuma sunuyor. 16-24 yaş arası eğitim, istihdam veya stajda olmayan (NEET) kişilerin sayısı artıyor ve hareketsizliğin maliyetleri de artıyor. Britanya’nın bir işsizlik sorunu var ve bu sorun giderek kötüleşiyor.
Milburn’ün ara raporunda belirlediği sorunlara yönelik çözümleri sonbahara kadar yayımlanmayacak, ancak eğilim endişe verici. Tüm yaş gruplarındaki genel işsizlik oranı yüzde 5 iken, 16-24 yaş arası için bu oran yüzde 16.2’ye yükseldi. Bu oran bir yıl öncesine göre yüzde 14.2’den artış gösterdi ve Avrupa’nın en yüksek oranlarından biri oldu. Mart 2026’da Birleşik Krallık’ta bir milyondan fazla NEET (işsiz, eğitimsiz, işsiz) vardı. Bu, bir önceki yıla göre 89 bin kişilik bir artış anlamına geliyor. Bu artış kısmen genç nüfusundaki artıştan kaynaklanıyor, ancak demografik faktörler dikkate alındığında bile, 16-24 yaş arası NEET’lerin yüzdesi mart 2025’teki yüzde 12.5’ten bu yılın mart ayında yüzde 13.5’e yükseldi.
Son yıllarda, iş aramak zorunda olmayan gençlerin işsizlik ödeneği talep etme sayısı da artış gösterdi. 18-24 yaş arası gençlerin neredeyse dokuzda biri artık bu kategoriye giriyor. Bu artışın nedenleri var. Birçok kişinin tahmin ettiği gibi, okulların kapatılması ve kovid karantinaları sırasında gençlerin evde kalmaya zorlanması, ruh sağlığı sorunlarında bir salgın yarattı.
Milburn, sistemin yeniden yapılandırılmasını savunuyor. Gençleri sosyal yardımlardan mahrum bırakmak için harcanan her 25 sterline karşılık, onlara iş bulmalarına yardımcı olacak istihdam programlarına sadece 1 sterlin harcandığı düşünüldüğünde, bu sonuca itiraz etmek zor. Sosyal yardım sisteminin uçurumları var; bu da engelli gençlerin daha kötü durumda kalma korkusuyla iş aramaktan caydırılmasına neden oluyor.
Ancak gençlerin sosyal yardımı kötüye kullandığı fikri saçma. Ekonomist Michael Burke’ün de belirttiği gibi, NEET’lerin yüzde 46’sı sosyal yardım almıyor, yüzde 20’si ise o kadar hasta ki, iş arama zorunluluğu olmadan devlet desteği alıyor. Geri kalanların birçoğu, işsizlik yardımı alanlar, iş bulmak istiyor ancak bunu yapacak uygulamalı desteğe sahip değiller. Burke ayrıca, İngiltere’deki NEET’lerin yüzdesinin son zamanlarda artmasına rağmen, uzun vadeli ortalamasının altında kaldığına da dikkat çekiyor.
Gençleri çalışmaya zorlamak için tasarlanmış cezalandırıcı önlemler, soruna yanlış yerden saldırmak anlamına geldiği için ters etki yaratacaktır. İşsiz gençlere yönelik sosyal yardım harcamalarını azaltmanın yolu, daha fazla genci işe sokmaktır. Sosyal yardımları kesmek çözüm değildir.
Gerçek bir eylem planı, gençleri iş hayatına daha iyi hazırlayan bir eğitim sistemi gerektirir. Bu, işletmelerin işsiz gençleri işe alma ve eğitme konusunda daha fazla teşvike sahip olmaları için göçü yönetmeyi içerir. Ayrıca, 2010 yılından bu yana bütçe kesintilerinden büyük ölçüde etkilenen bir sektör olan ileri eğitime daha fazla para yatırmak anlamına gelir. İngiltere’den daha düşük işsiz genç oranlarına sahip olan Almanya ve Hollanda, çok daha kapsamlı mesleki eğitim sistemlerine sahiptir…
Birleşik Krallık’taki mevcut koşullar pek de elverişli değil. Genç işsizliğini artıran faktörlerden biri, her yaştan işçi talebinin zayıf olmasıdır. İngiltere Merkez Bankası, İran savaşı sonucu ortaya çıkan yüksek enerji fiyatlarına yanıt olarak faiz oranlarını yükseltirse, daha da az iş imkanı olacaktır. Resesyonlar en çok gençleri etkiliyor.
Son vergi değişiklikleri de yardımcı olmadı. Hükümetin son iki yıldaki en mantıksız kararlarından biri, 2024 bütçesinde işverenlerin ulusal sigorta primlerini artırmak oldu; bu da işçi çalıştırmanın maliyetini yükseltti. 21 yaş altındaki kişilerin büyük çoğunluğunun işveren ulusal sigorta primlerini ödeme yükümlülüğü olmaması doğru olsa da, 18-20 yaş grubu 2024’te yüzde 12.2 ve geçen yıl yüzde 12.7 oranında asgari ücrette reel anlamda büyük artışlar yaşadı.
Mali Araştırmalar Enstitüsüne göre, gençlerin çalışma eğiliminde olduğu sektörlerde, örneğin otelcilik ve turizmde, işe alım maliyetleri en keskin şekilde arttı. Son dönemdeki verimlilik artışı da en çok bu sektörlerde belirginleşti.
18-20 yaş grubu için asgari ücretteki enflasyonun üzerindeki artışların genç işsizliğini artırıp artırmadığını söylemek için henüz çok erken. Ancak mevcut iş gücü piyasası koşullarında, muhtemelen yardımcı olmuyor.
İşçi Partisi son seçimde asgari ücreti bir sonraki seçime kadar eşitleme sözü vermişti, ancak bakanlar şimdi bir erteleme düşünüyor. İngiltere Merkez Bankasının faiz oranlarını düşürme konusundaki isteksizliği göz önüne alındığında, bu ihtiyatlılık haklı görünüyor. Ekonomi iyi durumda olsaydı, işletmeler gençlere daha yüksek ücret ödemek için çok daha iyi bir konumda olurlardı. Şu anda ise en iyi ihtimalle ılımlı bir durumda.
Çeviren: Sarya Tunç
Demir yolu çalışanlarından ‘acil durum’ uyarısı niteliğinde güçlü grev
Léa Darnay
Humanité/Fransa
Rekabete açılma, iştirakleştirme süreçleri, artan trajediler... CGT’nin verilerine göre, çalışma koşullarının ve demir yolu kamu hizmetinin kötüleşmesini protesto etmek amacıyla 10 Haziran’da yaklaşık her iki demir yolu çalışanından biri greve çıktı.
“İşte oldu, Transdev geldi.” Julien Batou bu haberi bir istasyon peronunda, bir meslektaşından öğreniyor. Mart ayının sonunda, yirmi yıldır demir yollarında çalışan bu tren makinisti, trenini depoya götürürken çalıştığı hattın SNCF’nin tarihsel yapısından çıkarılabileceğini fark ediyor. (…) Depoda ise durum daha da ağır. Demir yolu çalışanı şöyle devam ediyor: “Bazı meslektaşlarımız ağlıyor, bazıları ise tamamen çökmüş, Sonunda beş çalışan hastalık iznine ayrıldı. İşlerini kaybedebileceklerini ya da başka yerlere gitmeye zorlanabileceklerini anladıklarında ciddi bir huzursuzluk ve sıkıntı ortaya çıktı.” (…)
2033 yılına kadar tüm bölgesel hatların (TER, Transilien ve Intercités) rekabete açılması öngörülüyor. Her ne kadar SNCF Voyageurs bugüne kadar ihalelerin büyük bölümünü kazanmış olsa da, ihaleleri kazandığında bile çalışanlar aşamalı olarak özel hukuk hükümlerine tabi iştirak şirketlerine aktarılıyor. Makinist olan Batou ise endişeli: “Onların mantığı dış kaynak kullanımına dayanıyor. Yarın peronlarda yolcuları karşılayan ekiplerin yerini, özel şirketlerin işe aldığı güvencesiz işçiler olacak.”
Bu bağlamda dört demir yolu sendikası (CGT, SUD, UNSA ve CFDT), 10 Haziran için bir eylem günü çağrısında bulundu. CGT’nin verilerine göre çarşamba günü yapılan greve yaklaşık her iki demir yolu çalışanından biri katıldı. Sendikalar, 6 Mayıs’ta yayımladıkları ortak ve istisnai bir açıklama yaptılar. “SNCF’de bir dönüm noktasında” olduklarını belirterek demir yolu grubu içinde “acil durum” ettiklerinin altını çizdiler.
Sendikalar, çalışanların “ruhsal ve fiziksel sağlığına zarar veren yeniden yapılanmalara” işaret ederek “Sürekli yeniden yapılandırmalar ile iştirakleştirme sürecinin yol açtığı trajedilerin (iş kazaları, hastalık izinleri, intiharlar) arttığına” vurgu yaptılar.
Artık bu dönüşümlere eşlik etmeyi reddeden sendikalar, yönetimi “Grubun sosyal birliğini aşamalı olarak parçalamayı amaçlayan bir politika izlemekle” suçluyor ve “Yapısal hale gelmiş kaygı verici bir çalışma ortamından” endişe duyduklarını ifade ediyorlar.
Paris Lyon Garı’nda biniş işlemlerinden sorumlu Christophe Candat, grubun içinden geçtiği yeniden yapılanmaların sonuçlarını her gün gözlemliyor. “Eskiden demir yolu çalışanı olduğunda bir toplumsal sözleşme vardı. Çok özel koşulları kabul ediyordun: Kaydırılmış çalışma saatleri, yılın her günü çalışma, hafta sonları, resmi tatiller, çoğu zaman diğer sektörlere göre daha düşük maaş” diye açıklıyor: “Ama karşılığında sosyal koruma, konut kolaylıkları, bir statü ve 55 yaşında emeklilik vardı.”
2020’den bu yana bu toplumsal sözleşme ortadan kaldırıldı. Demir yolu çalışanı bu duruma öfkeli: “Bugün ‘SNCF’ demek zaten bir çelişki. Artık SNCF diye bir şey yok; çok sayıda anonim şirketten oluşan bir yapı var!” (…)
Huzursuzluk büyüyor
SNCF Réseau’da trafik görevlisi olarak çalışan Mathilde Maujoin’a göre, iş yerindeki huzursuzluk meselesi, grubun iştiraklere ayrılmasından bu yana SNCF içinde merkezi bir konu haline geldi. “Demir yolu çalışanları kendi kendine soruyor: Nereye gidiyoruz? Ne olacağız? Ailemize ne olacak? Kredi borcumuz ne olacak? Taşınmamız gerekecek mi?” diye haykırıyor Mathilde. “Zaten kişisel zorluklar içindeyken omuzlarına böyle bir mesleki yük eklenince, bu bazıları için çok ağır hale geliyor.”
İştirakleşme aynı zamanda şirket içi anlaşma protokollerinin yeniden müzakere edilmesi anlamına geliyor. “Somut olarak, anlaşmaları yeniden müzakere etmek zorunda kalacağız ve muhtemelen çalışma saatlerimizi, hatta dinlenme sürelerimizi değiştirmek gerekecek” diye sert çıkıyor Julien Batou: “SNCF’deki düzenlemeler kanla yazıldı; yani geçmişte yaşanan trajediler çalışma sürelerinin azaltılmasına yol açtı. Ve bugün bunlar yeniden sorgulanıyor.”
Mathilde Maujoin greve dair de şunları söylüyor: “Bu grev hem bizim hem de yolcular için çok önemli. Ücret artışları, yeni işe alımlar, daha iyi çalışma koşulları ve kamu hizmetini bozan bu rekabete açılmanın durdurulmasını talep ediyoruz.” Bir başka demir yolcu Christophe Candat ise ekliyor: “Gerçek rehin alma, kamu hizmetinin yavaş yavaş ortadan kalkmasıdır. Biz istihdamı ve kamu hizmetini görürken, yöneticilerimiz bunu bir piyasa olarak görüyor.”
Çeviren: Eren Can
(Haber Merkezi)
Evrensel'i Takip Et