Blair Witch’ten Obsession’a: Set işçilerinin kanıyla dönen milyonlar
Sömürü çarkları dönmeye devam ettikçe hiçbir işçiye bu düzende huzur yoktur. Bunun çözümü “daha iyi” yapımcılar bulmak değil, yapısal ve sınıfsal bir hesaplaşmadır.
Güven TURAN
Akdeniz Üniversitesi
Kitlesel kültür araçlarının en büyüklerinden biri olan sinema; her yıl kırmızı halılarla, şaşalı ödül törenleriyle, milyonlar kazanan filmlerle kendini göstermeye devam ediyor. Gördüğümüz bu vitrinin arka tarafında ise set işçilerinin güvencesiz şekilde çalışarak kazandıkları paralarla yaşamlarını idare etmeye çalıştığı korkunç bir görüntü yer alır. Bu sömürü günümüzde sadece büyük Hollywood yapımlarında değil, bağımsız sinemada da dehşet verici hale gelmiştir. Bunun en taze ve çarpıcı örneğini daha yeni vizyona giren “Obsession” filminin sanat yönetmeni Sally Choi, son paylaşımıyla Instagram hesabı (@kiwisupreez) üzerinden ifşa etmiştir. Yaklaşık 750 bin dolar bütçeyle çekilen ve tam 250 milyon dolar hasılat yapan filmin bu başarıyı yakalamasında set işçilerinin emeği kesinlikle yadsınamaz. Sally, sette çalışırken günde sadece 300 dolar gibi komik bir ücretle çalıştırıldığını; bu süreçte şoförlükten figüranlığa, hamallıktan temizlikçiliğe kadar her işe koşturulduğunu ve uğradığı bedensel yıkım yüzünden 40 kiloya kadar düştüğünü ifşa etti. Üstelik sette sadece yol masrafına -karın tokluğuna bile değil- “gönüllülük” kisvesi altında ücret ödenmeden çalıştırılan işçiler vardı. Bu gönüllülük maskesi “gel deneyim kazanırsın” cümlelerinden tanıdığımız emek sömürüsünün en ağır biçimlerinden biridir. Gördüğümüz bu ağır tablo sadece bir kötü niyetin örneği değil, kapitalist üretim ilişkilerinin kültür endüstrisindeki doğrudan yansımasıdır.
Ücretsiz emeğin vahşi laboratuvarı
Kapitalist sinema endüstrisi, bütçe raporlarını keskin bir sınıfsal hatla ikiye bölüyor: Kârı toplayan yapımcı ve yönetmenler ile sadece “bütçeden eksiltilmesi gereken birer masraf kalemi” olarak görülen set işçileri. Özellikle bağımsız sinemada işçinin yaratma arzusu ve sanata olan tutkusu yapısal bir şantaja dönüştürülür. “Sektörde binlerce insan senin yerinde olmak istiyor” söylemiyle işçiler güvencesizliğe mahkûm edilir. Obsession filminde yaşananlar ne ilk ne de sondur; karşımızda tarihsel bir süreklilik vardır. Sinema tarihi, düşük bütçeli “bağımsız başarı hikâyelerinin” aslında nasıl birer işçi kıyımı olduğu örnekleriyle doludur. Bunun en ikonik örneği 1999 yapımı “The Blair Witch Project” (Blair Cadısı) filmidir. Yalnızca 60 bin dolarlık bütçeyle çekilen film, küresel çapta yaklaşık 250 milyon dolar hasılat elde ederek sinema tarihinin en kârlı yapımlarından biri olmuştur. Ancak bu muazzam kâra rağmen filmi fiziken var eden ve çekimler sırasında psikolojik ve fiziksel yıpranmaya maruz kalan oyuncular uzun süre sefalet ücretlerine mahkûm edilmiş, haklarını alabilmek için yıllarca hukuk mücadelesi vermek zorunda kalmıştı ve yine de haklarını alamamışlardı.
Blair Witch’ten çeyrek asır sonra bugün Obsession setinde de hâlâ aynı çark dönüyor: Sanat yönetmenine şoförlükten figüranlığa, hamallıktan dekoratörlüğe kadar sayısız farklı rol giydirilerek esnek çalışma adı altında emekleri vahşice yoğunlaştırılmıştır. İşçinin bu ağır sömürü altında stresten ve yorgunluktan kilo kaybetmesi ve vücut direncinin zayıflaması, kapitalizmin kâr hırsı uğruna işçi bedenini kelimenin tam anlamıyla nasıl tükettiğinin sarsıcı bir kanıtıdır. Bu iki örnek de sermaye düzeni içinde bağımsız sinemanın yaratıcılığın değil; sendikasızlığın, güvencesizliğin ve “gönüllülük” maskesi takılmış ücretsiz emeğin vahşi laboratuvarı olduğunu gösteriyor.
Set barikatlarını yıkmak için örgütlenmek gerek
Burada kesin olan tek bir olgu var: Sömürü çarkları dönmeye devam ettikçe hiçbir işçiye bu düzende huzur yoktur. Bunun çözümü “daha iyi” yapımcılar bulmak değil, yapısal ve sınıfsal bir hesaplaşmadır. Bu nedenle sendikalaşmak set emekçileri için her geçen gün daha ciddi bir zorunluluğa dönüşmektedir. Filmlerin yarattığı artı-değerin sadece yapımcıların ve sermaye sahibi dağıtımcıların kasasına akmasına izin verilmemeli; emeği geçen herkesin üretilen değer üzerinde kolektif söz hakkı olduğu, kârın adil paylaşıldığı, kamusal fonlarla desteklenen sinema setleri ve eşit işe eşit ücret üretim modelleri savunulmalıdır. Bu taleplerin gerçekleşebilmesi için örgütlenmek de her zamankinden acil bir ihtiyaçtır. Çünkü sermayenin parıltılı rüya fabrikasını durduracak ve sinemayı işçi sınıfının sahnesi yapacak tek güç, set barikatlarında yan yana gelenlerin örgütlü öfkesidir.
(Genç Hayat)
Evrensel'i Takip Et