2004 Zirvesi’nden bugüne: NATO’ya karşı antiemperyalist mücadele mirası
Geçmişin mirasından aldığımız güçle, geleceğimizi emperyalistlerin ellerinden çekip almak, her gün üzerimize karabasan gibi çöken yoksulluk ve savaşların karşısında “NATO'dan çıkılsın!” talebini bulunduğumuz her alanda yükseltmek en önemli görevimiz.
Fotoğraf: Marek Studzinski/Unsplash
Selen ve Pelin
Yıldız Teknik Üniversitesi
7-8 Temmuz tarihlerinde, 22 yıl sonra tekrardan Türkiye’de gerçekleştirilecek olan NATO zirvesine bir aydan az bir zaman kaldı. Bu zirve yaklaşırken, karşısına koyacağımız mücadeleyi geçmişten aldığımız tecrübelerle şekillendirmek bir ihtiyaç hâline geliyor. Bu sebeple, 2004’te İstanbul’da düzenlenen zirvenin koşullarını ve sonuçlarını incelemek, bugün karşı karşıya olduğumuz tabloyu anlamak adına kritik bir konumda duruyor.
2004 zirvesinde ne hedefleniyordu?
26 üye ülkenin katıldığı ve ittifakın 17. buluşması olarak tarihe geçen 28-29 Haziran 2004 İstanbul Zirvesi, NATO’nun dönüşümünde önemli bir aşamayı temsil ediyor. 90’ların sonu, özellikle ABD’nin ekonomik bir çıkmaza girdiği, iç pazarların tamamen paylaşıldığı ve bu sebeple sermayenin yeni pazarlara açılmasının zorunlu hâle geldiği bir dönemdi. Sovyetlerin yıkılmasıyla beraber NATO’nun bir "savunma örgütü" olmasının geçerliliği kalmadı ve emperyalist hedeflerini gerçekleştirmek için yeni meşruiyetler yaratması şart hâle geldi. Nitekim dönemin ABD Başkanı Bush’un NATO’nun yeni amacını, “gizli oluşan ve huzurlu semtlerimize aniden şiddet yağdıran yeni tür tehditleri önleme” olarak tanımlaması, halklar için asıl tehdidin NATO’nun bizzat kendisi olduğunun ilanıydı.
Zirveden hemen önce eski Doğu Bloku ülkelerinden yedisinin NATO’ya katılması da gelişen emperyalizm koşullarında hedefin ve taktiğin değişmesinde etkili bir rol oynadı. Bu ülkelerin katılması sadece askeri bir genişleme değil, aynı zamanda sosyalist bir devletten kalan tüm kazanımları yok etmeye yönelik ideolojik bir hamleydi.
Yeni ülkelerin entegrasyonuyla birlikte sermayenin ihtiyaçlarına göre zirvenin başlıca hedefleri belirlenmişti. Hedefleri anlayabilmek için öncelikle o dönemi incelemek gerekir. 2003 yılında ABD ve İngiltere, NATO onayı olmaksızın Irak’ı işgal etmişti; ancak bunun sonucunda ABD ordusu ciddi bir halk direnişiyle karşılaşmıştı. Afganistan savaşı üç yıldır devam ediyor ve ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) çokça tartışılıyordu.
BOP ve emperyalistlerin hedefleri
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP), 2004 İstanbul NATO Zirvesi’nden önce Washington’da ve G-8 toplantılarında şekillenmiş olsa da projenin bölgeye yönelik somut uygulamalarının önü bu zirveyle açıldı. ABD, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından “terörle mücadele” söylemini dış politikasının merkezine yerleştirerek NATO’nun faaliyet alanını genişletmiş, ittifakı yalnızca savunma amaçlı bir örgüt olmaktan çıkarıp sınır ötesi operasyonlarda aktif rol alan bir güce dönüştürmeye çalışmıştı. Türkiye’de bu sürecin en somut ve yakıcı yansımalarından biri, 15 ve 20 Kasım 2003 tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen bombalı saldırılar oldu. Sinagogları, HSBC Genel Müdürlük binasını ve İngiliz Başkonsolosluğu’nu hedef alan saldırılarda 50’den fazla kişi yaşamını yitirmiş, yüzlerce kişi yaralandı. Bu, halkın büyük bir kesiminde korku ve güvensizlik yarattı.
İktidar ve sermaye medyası ise saldırıların yarattığı korku atmosferini kullanarak Türkiye’nin NATO’ya ve ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında kalmasının bir zorunluluk olduğu yönünde yoğun bir propaganda yürüttü. Güvenlik kaygıları üzerinden yürütülen bu söylem, NATO’nun Ortadoğu’da artan rolünün meşrulaştırılmasına hizmet etti.
Bu yönden belirlenen hedefler; Irak işgalinin meşruiyetini sağlamak, stratejik konumdaki Afganistan’ın enerji kaynaklarını ele geçirmek ve faaliyet alanlarını genişleterek yükselmekte olan Çin ve Rusya emperyalizmi karşısında hamlelerini güçlendirmekti. Bunların haricinde, Körfez ülkelerinin elindeki devasa petrol gelirlerinin paylaşılması amacıyla bu ülkelerle yeni iş birlikleri oluşturulması, BOP ile paralel olarak uzun vadeli bir hedef olarak ele alınıyordu.
Türkiye cephesinde ise seçimden yeni çıkmış bir AKP iktidarı yükseliyordu. 2004 yılı, IMF'nin 18. ve 19. stand-by programlarının en katı şekilde uygulandığı, faturanın doğrudan işçi sınıfına kesildiği bir dönemdi. IMF kararları doğrultusunda kamu harcamaları kısıldı, emeklilik yaşı uzatıldı ve TEKEL, TÜPRAŞ, PETKİM, Türk Telekom gibi kurumların özelleştirilmesinin önü açıldı. İşçi ve emekçiler bu yollarla yoksulluğa itildi.
Bir yandan 2003 yılında Irak savaşına asker gönderilmesinin önünü açan 1 Mart Tezkeresi'nin, halkın antiemperyalist mücadelesinin bir çıktısı olarak Meclis'te reddedilmesi, AKP iktidarı açısından ABD emperyalizmiyle kurduğu ilişkiden eli boş çıkması demekti. Bu sebeple Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı bir NATO zirvesi, BOP'u gerçekleştirme hedefinde uluslararası sermayenin Ortadoğu’ya uzanan sadık bir karakolu görevini üstlenmek ve ABD’yle olan bağımlılık ilişkilerini derinleştirmek adına büyük bir fırsat sunuyordu.
Peki zirveden hangi sonuçlarla çıkıldı?
İstanbul Zirvesi, ilan edilen resmi "barış ve istikrar" söylemlerinin aksine, emperyalist blokların işgal politikalarına yasal kılıf uyduran somut kararların alınması demekti. ABD, işgal sonrasında Irak’ta yükselen güçlü halk direnişini tek başına bastıramayacağını görüyordu. Bu sıkışmışlığı aşmak ve işgale uluslararası bir meşruiyet zemini yaratmak adına üye ülkeleri krizin çözümünde kullanabileceği bir uzlaşıyı zirvede dayattı. Bu doğrultuda Irak ordusunu eğitmek üzerine uzlaşma sağlandı. Böylelikle doğrudan işgale katılamayan müttefiklerin askeri gücü vasıtasıyla emperyalizme sadık bir kukla devlet aygıtı inşa edildi; direniş bastırılmaya çalışılırken yeraltı kaynaklarına ve petrol limanlarına erişimi kolaylaştıracak bir zemin yaratıldı.
Benzer bir askeri ve coğrafi genişleme ihtiyacı, Afganistan sahasında da kendisini gösteriyordu. Afganistan, 2001’den beri NATO’nun kontrolünde olmasına rağmen ittifakın fiili askeri varlığı başkent Kabil’le sınırlıydı; zirve sonrasında ise yükselen Çin ve Rusya emperyalizmi karşısında Orta Asya’daki nüfuz alanını genişletmek ve bölgedeki zengin enerji hatlarını güvenceye almak amacıyla askeri yetkiler tüm ülkeye yayılacak şekilde genişletildi. Böylece ülkenin maden yatakları, enerji koridorları ve stratejik yolları tamamen NATO denetimi altına alınmış oldu.
Büyük Ortadoğu Projesi’nin askeri ve ekonomik ayağını tahkim etmek, özellikle de Körfez ülkelerinin elinde bulunan devasa petrol gelirlerinin Batı sermaye piyasalarına akışını güvenceye almak amacıyla, sonrasında daha önem kazanacak olan İstanbul İş birliği Girişimi (İİG) ilan edildi. Böylelikle Körfez ülkeleriyle kalıcı askeri iş birliğinin ve savunma sanayii entegrasyonunun önü açılmış oldu. Bu hamle, emperyalistlerin kendi halklarının olası bir isyanı karşısında işbirlikçi rejimleri koruma garantisi vermesini sağlarken, aynı zamanda petrol kaynaklarına kesintisiz erişimi kolaylaştırdı.
Tüm bu politikaların dünya halklarında yaratacağı öfkeyi, işçi grevlerini ve kitlesel eylemleri öngören ittifak, kendi arkasını sağlama alma ihtiyacıyla NATO bünyesinde Terör Tehdit İstihbarat Hücresi’ni kurdu. "Terör" tanımının emperyalist çıkarlara göre esnetilmesiyle birlikte; kitlesel halk hareketlerinden, işçi grevlerine ve ilerici öğrenci eylemlerine kadar tüm demokratik hak arama mücadelelerinin doğrudan NATO'nun istihbarat ağı eliyle bastırılmasının önü açıldı.
NATO’ya karşı hareketler
ABD emperyalizmi Irak ve Afganistan’ı "demokratikleştirme" vaatleriyle işgal ettiğinde, bu durum Türkiye’deki işçiler, emekçiler ve gençler arasında büyük bir tepki yaratmıştı. Türkiye ile ABD arasındaki bağımlılık ilişkilerini derinleştiren ve ülkeyi bu işgallerin bir parçası hâline getiren o zirve, geniş kesimler tarafından protesto edilmişti. AKP iktidarı, zirveyi olası "terör tehditlerine" karşı korumak adına İstanbul'un dört bir yanını sıkı güvenlik önlemleriyle abluka altına almıştı; ancak bu tedbirler, neredeyse her gün süren NATO ve Bush karşıtı eylemlerin önüne geçememişti.
Üniversiteler de bu sürecin aktif bir parçası konumundaydı. Boğaziçi Üniversitesi başta olmak üzere, birçok üniversitede kulüpler ve topluluklar, kendi alanlarına özgü yöntemlerle NATO'ya hayır kampanyaları örmüştü. Örneğin tiyatro kulüpleri savaş karşıtı oyunlar sahneye koyuyor, öğrenci toplulukları geniş kapsamlı imza kampanyaları yürütüyordu. NATO karşıtı etkinlikler sayesinde farklı fakültelerden öğrenciler bir araya geliyor, üniversiteler bulundukları her noktadan sesini yükseltiyordu. Bu yerellerden örgütlenen mücadele hattı, mücadelenin ana gövdesini oluşturuyordu.
Tüm bu çabalar, 27 Haziran 2004 tarihinde gerçekleştirilen "NATO’ya Karşı Büyük İstanbul Buluşması" ile zirveye taşınmıştı. DİSK, KESK, Eğitim-Sen gibi sendikaların, kadın derneklerinin, sosyalist partilerin ve yüzü aşkın sivil toplum örgütünün katılımıyla on binlerce insan, güçlü bir antiemperyalist tepkiyi meydanlarda birleştirmişti. Aynı tarihlerde yaklaşık iki bine yakın kişinin katıldığı "Gelme Bush" konserinde ise Bulutsuzluk Özlemi, Kardeş Türküler ve Mor ve Ötesi gibi sanatçılar sahne almış; konser alanını dolduran binlerce insan hep bir ağızdan savaş karşıtı sloganlar atmıştı.
Şimdi ne yapmalı?
Peki, bundan tam 22 yıl sonra, bu emperyalist saldırganlık mirası karşısında, önümüzdeki günlerde Türkiye’de gerçekleştirilecek NATO 2026 Zirvesi’ne karşı bugün hangi taleplerle, nasıl bir mücadele hattı örmeliyiz? 2004 İstanbul Zirvesi’nden bu yana geçen 22 yıl; kapitalizmin krizlerinin derinleştiğini, emperyalist savaşların ise bölgesel ve küresel çapta tüm dünya halkları için nasıl bir tehdide dönüştüğünü açıkça kanıtlıyor. Son NATO zirvesinde, üye ülkelere dayatılan ve savaş sanayisine ayrılan bütçenin gayrisafi yurt içi hasılanın %2’sinden %5’ine çıkarılması kararı; üniversite bütçelerinin kısıtlanması, bursların kesilmesi, yetersiz olan yurt imkânlarının daha da niteliksizleşmesi ve işçi-emekçi sınıfının sömürü koşullarının ağırlaşması olarak karşımıza çıkıyor.
ABD emperyalizminin, Çin karşısında sermayesini büyütmek için attığı adımlardan ve başlattığı saldırılardan fayda sağlayanlar, yalnızca emperyalistlerin ta kendileri ve emperyalist hayaller kuran işbirlikçileridir.
Bugün gelinen noktada; özellikle İran’a yönelik saldırılar sonrası Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla su yüzüne çıkan NATO içi çatlaklar, ittifakın bize “güvence sağladığı” mitinin nasıl bir illüzyon olduğunu gösteriyor. Türkiye, İran savaşının doğrudan bir parçası olmamasına rağmen NATO üslerine yapılan saldırılar; asıl güvenlik sorununun bizzat NATO’nun kendisi olduğunu kanıtlıyor.
Türkiye’deki işçilerin, emekçilerin ve gençlerin emperyalist bağımlılık ilişkileri sürdüğü müddetçe her zaman kaybeden tarafta olacağı aşikârdır. Bu nedenle, geçmişin antiemperyalist direniş mirasından aldığımız güçle, geleceğimizi emperyalistlerin ellerinden çekip almak, her gün üzerimize karabasan gibi çöken yoksulluk ve savaşların karşısında “NATO’dan Çıkılsın!” talebini bulunduğumuz her alanda, sosyalist bir mücadele hattıyla birleştirerek çok daha kararlı bir biçimde yükseltmek önümüzdeki en hayati görevdir.
(Genç Hayat)
Evrensel'i Takip Et