Emperyalist sistem içinde bağımsız bir Türkiye nasıl mümkündür?
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru NATO'nun iyi ya da kötü olup olmadığı değildir. Asıl soru Türkiye'nin kendi kaderini gerçekten belirleyip belirleyip belirleyemeyeceğidir. Böyle bir programın ufku ise kaçınılmaz olarak sosyalizme açılmaktadır.
Fotoğraf: Saeima/Wikimedia Commons CC BY-SA 2.0
Mert AKYILDIZ
Adana
Türkiye'de NATO tartışmaları her gündeme gelişinde aynı kısır döngü yeniden üretiliyor. Bir tarafta NATO'nun Türkiye'nin güvenliği açısından vazgeçilmez olduğunu savunanlar bulunuyor. Diğer tarafta ise NATO'dan çıkışın ve başka bir kutbun parçası olmanın tek başına bütün sorunları çözeceğini düşünenler var. Oysa her iki yaklaşım da meselenin özünü kavramakta yetersiz kalıyor. Çünkü bugün tartışılması gereken asıl konu NATO'nun iyi ya da kötü olması değil; Türkiye'nin emperyalist sistem içerisindeki konumudur. Dolayısıyla asıl soru şudur: Türkiye, mevcut ekonomik ve siyasal düzen içerisinde gerçekten bağımsız kararlar alabilen bir ülke midir? Dış politikadan güvenlik politikalarına, ekonomik tercihlerden bölgesel ilişkilere kadar uzanan başlıklarda kendi toplumsal çıkarları doğrultusunda hareket edebilmekte midir?
NATO’ya nereden bakmalı?
Bu soruya verilecek yanıt NATO tartışmasının da çerçevesini belirler. Türkiye kapitalizmi, uzun yıllardır uluslararası sermaye ağlarıyla bütünleşmiş, dış finansmana bağımlı hale gelmiş, ekonomik ve siyasal tercihleri büyük ölçüde dünya kapitalist sisteminin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen bir yapı sergiliyor. Dolayısıyla NATO üyeliği, yalnızca askeri bir tercih olarak değerlendirilemez. NATO, Türkiye'nin dünya kapitalist sistemi içerisindeki yerini tahkim eden, dış politika yönelimlerini etkileyen bir pozisyonda ve egemen sınıfların uluslararası sistemle kurduğu ilişkinin önemli dayanaklarından biri olarak işlev görüyor.
Bu ilişkinin kökleri yeni değil. Demokrat Parti döneminde hız kazanan ABD eksenine yöneliş, yalnızca dış politikada yaşanan bir eksen değişikliğinden ibaret değildi. Kore Savaşı'na asker gönderilmesi, NATO üyeliği ve devlet politikası haline getirilen antikomünizm, Türkiye sermaye sınıfının Batı kapitalist bloğuna entegrasyonunun siyasal araçları olarak işlev gördü. Özellikle Soğuk Savaş yıllarında antikomünizm, devletin güvenlik anlayışından eğitim politikalarına kadar geniş bir alana nüfuz etti. NATO üyeliği de yalnızca askeri bir ittifak ilişkisi değil, aynı zamanda Türkiye'nin siyasal yöneliminin belirlenmesinde etkili olan bir çerçeve haline geldi. Aradan geçen onlarca yıl içerisinde hükümetler değişti, dünya dengeleri dönüştü ancak Türkiye'nin emperyalist sistem içerisindeki bağımlı konumu büyük ölçüde korundu.
Bugün NATO'yu yalnızca ortak savunma anlaşmaları ya da askeri tatbikatlar üzerinden değerlendirmek bu nedenle mümkün değildir. NATO aynı zamanda siyasal bir bağlayıcılık yaratmaktadır. Üye ülkelerin güvenlik anlayışlarını, dış politika önceliklerini ve bölgesel konumlanışlarını etkileyen bir merkez işlevi görmektedir. Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı birçok dış politika gerilimi ve manevrası da bu çerçeve içerisinde anlam kazanmaktadır. Filistin konusunda sert açıklamalar yapan, İsrail'e yönelik yüksek perdeden söylemler kullanan iktidarın pratikte belirli sınırları aşamaması yalnızca hükümet tercihleriyle açıklanamaz. Türkiye'nin ekonomik ve siyasal bağımlılık ilişkileri bu sınırların önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Bugün iktidarın bir yandan Filistin halkıyla dayanışma söylemini sürdürürken diğer yandan NATO'nun bölgesel stratejik mimarisi içerisindeki konumunu koruması da bu çelişkinin bir sonucudur.
Üslerin Türkiye’ye getirdiği yükler
Bu bağımlılık ilişkilerinin en somut görünümlerinden biri ise Türkiye topraklarında bulunan NATO üsleri ve askeri altyapıdır. İncirlik Hava Üssü ve Kürecik Radar Üssü yıllardır yalnızca Türkiye'nin güvenliği açısından değil, NATO'nun bölgesel stratejileri açısından da kritik bir rol oynuyor. Özellikle Kürecik'te konuşlandırılan radar sistemleri, NATO füze savunma ağının önemli bileşenlerinden biri durumunda. İncirlik ise on yıllardır ABD'nin bölgedeki askeri operasyonlarında kilit öneme sahip üslerden biri olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle mesele yalnızca birkaç askeri tesisin varlığı değil. Bu üsler, Türkiye'yi emperyalist müdahalelerin ve bölgesel güç mücadelelerinin içerisine çeken mekanizmalar olarak işlev görmektedir.
Son dönemde ABD'nin bölgedeki askeri varlığını yeniden yapılandırmaya dönük girişimleri bu tabloyu daha da görünür hale getirdi. Doğu Akdeniz'den Ortadoğu'ya uzanan hatta yeni askeri kapasite oluşturma çabaları, üslerin modernizasyonuna yönelik adımlar ve askeri iş birliklerinin genişletilmesi yalnızca güvenlik politikalarının konusu değildir. Emperyalist müdahalelerin yoğunlaştığı her dönemde askeri harcamalar artmakta, kamu kaynakları savaş hazırlıklarına aktarılmakta ve bunun ekonomik faturası emekçi halkın omuzlarına yüklenmektedir. Artan enflasyon, yükselen yaşam maliyetleri ve sosyal harcamaların azaltılması ile militarist politikalar arasındaki bağ bu nedenle göz ardı edilemez.
Üstelik bu üsler yalnızca ekonomik sonuçlar yaratmıyor. Aynı zamanda Türkiye'yi bölgesel savaşların fiili taraflarından biri haline getirme riski de taşıyor. Hükümetler zaman zaman çatışmaların dışında kalmak istediklerini açıklayabiliyor. Ancak Türkiye topraklarında bulunan radar sistemleri, lojistik merkezler ve askeri üsler NATO'nun bölgesel operasyonlarının parçası olarak çalıştığında ortaya farklı bir tablo çıkıyor. Bir ülke savaşa doğrudan asker göndermese bile kendi topraklarını, altyapısını ve askeri olanaklarını bir savaşın hizmetine sunduğunda fiilen o çatışmanın taraflarından biri olarak görülmeye başlanıyor. Bu nedenle İncirlik ve Kürecik tartışması yalnızca egemenlik tartışması değil, aynı zamanda Türkiye halkının savaş riskleriyle karşı karşıya bırakılması meselesidir.
Çözüm Rusya-Çin hattında değil
Tam da bu nedenle NATO'dan çıkış talebi küçümsenecek ya da hafife alınacak bir talep değildir. Aksine Türkiye'nin bağımsızlığı açısından önemli ve meşru bir tartışma başlığıdır. Ancak burada başka bir yanılgıya da düşmemek gerekiyor. NATO'dan çıkışı Rusya ya da Çin eksenine yöneliş olarak gören yaklaşımlar son yıllarda daha görünür hale geldi. Özellikle BRICS tartışmaları etrafında şekillenen bazı değerlendirmeler, Türkiye'nin kurtuluşunu bir emperyalist bloktan ayrılıp başka bir güç merkezine yaklaşmakta görüyor. Oysa bağımsızlık, bağımlılık ilişkisinin yön değiştirmesi değildir. Bir güç merkezinden uzaklaşıp başka bir güç merkezine eklemlenmek ülkenin kaderini kendi ellerine alması anlamına gelmez.
Dünya kapitalizmi bugün farklı güç odakları arasında sert bir rekabete sahne oluyor. Ancak bu durum emekçi halkların önüne iki emperyalist bloktan birini seçme zorunluluğu koymuyor. Tam tersine gerçek bağımsızlık perspektifi tam da bu sahte seçeneğin reddedilmesiyle başlıyor. Bugün Türkiye'nin ihtiyacı bir kutuptan çıkıp diğer kutba girmek değil, kendi toplumsal çıkarlarını esas alan bağımsız bir hattın kurulmasıdır.
Üstelik bütün bu tartışmalar teorik bir başlık olmaktan da çıkmış durumda. Önümüzdeki dönemde NATO zirvesinin Türkiye'de gerçekleştirilecek olması, ülkenin emperyalist sistem içerisindeki konumuna ilişkin tartışmaları daha da görünür hale getiriyor. İktidar şimdiden zirve hazırlıklarını bir devlet meselesi haline getirmiş durumda. NATO zirvesi için ayrılan bütçeler, altyapı düzenlemeleri, güvenlik harcamaları ve özellikle Donald Trump'ın katılımı etrafında yürütülen hazırlıklar bunun açık bir göstergesi. Emekçilere kemer sıkma politikalarının dayatıldığı, ücretlerin enflasyon karşısında eridiği, gençlerin geleceksizlikle karşı karşıya bırakıldığı bir dönemde NATO zirvesi için seferber edilen kaynaklar iktidarın önceliklerini de ortaya koyuyor.
Ana muhalefet de aynı yolun yolcusu
Muhalefetin ana akım çizgisi ise bu konuda iktidardan köklü biçimde ayrışmıyor. CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in Newsweek'te yayımlanan ve Türkiye'deki siyasal mücadeleyi NATO'nun gelecekteki güvenliğiyle ilişkilendiren yazısı bu açıdan dikkat çekiciydi. Yazıda Türkiye halkının bağımsızlık talepleri, emekçilerin yaşadığı sorunlar ya da ülkenin emperyalist sistem içerisindeki konumu değil, NATO'nun güvenliği ve Batı ittifakının ihtiyaçları öne çıkarılıyordu. Böylece Türkiye'deki siyasal mücadele halkın çıkarları açısından değil, NATO açısından taşıdığı önem üzerinden tanımlanmış oluyordu.
Bu yaklaşım yalnızca bir dış politika tercihi değildir. Aynı zamanda sistem muhalefetinin sınırlarını da göstermektedir. Yıllardır iktidarın ABD ve NATO ile kurduğu ilişkiler eleştirilirken ortaya konulan alternatifin yine aynı ittifak sistemine güven vermeye çalışması dikkat çekicidir. Verilen mesaj özünde şudur: Mevcut iktidar sorun yaratıyor olabilir ancak onun yerini alabilecek daha güvenilir ve daha öngörülebilir bir seçenek hazırdır. Böylece tartışma bağımsızlık ekseninden koparılıp emperyalist sistem içerisindeki konumun hangi siyasi aktör tarafından yönetileceği sorusuna indirgenmektedir.
Oysa Türkiye'nin önündeki temel sorun hangi ittifak içerisinde yer alacağı değil, hangi sınıfsal çıkarlar doğrultusunda yönetileceğidir. Çünkü bağımlılık ilişkilerinin kaynağı yalnızca dış politika tercihleri değildir. Üretim ilişkilerinden mülkiyet yapısına, sermaye hareketlerinden ekonomik planlamaya kadar uzanan daha derin bir yapısal sorun söz konusudur. Bu nedenle NATO'dan çıkış önemli olmakla birlikte tek başına yeterli değildir. Aynı ekonomik ve siyasal bağımlılık ilişkileri korunduğu sürece farklı ittifak tercihleri kalıcı bir çözüm üretmeyecektir.
Bağımsızlığın yolu sosyalizm
Bu noktada bağımsızlık tartışması kaçınılmaz olarak sosyalizm tartışmasına bağlanmaktadır. Çünkü gerçek bağımsızlık ancak ülkenin ekonomik kaynaklarının uluslararası sermayenin ihtiyaçlarına göre değil, toplumun ihtiyaçlarına göre kullanıldığı bir düzende mümkün olabilir. Planlı ekonomi, kamusal mülkiyet, bilimsel kalkınma ve halk egemenliği yalnızca ekonomik tercih başlıkları değildir. Aynı zamanda bağımsızlığın maddi dayanaklarıdır. Türkiye'nin sahip olduğu sanayi kapasitesi, yetişmiş insan gücü, doğal kaynakları ve stratejik konumu düşünüldüğünde böylesi bir dönüşümün yaratacağı olanaklar küçümsenemez.
Üstelik böyle bir dönüşüm yalnızca Türkiye'nin geleceğini değil, bölgenin geleceğini de etkileyebilir. Ortadoğu'nun savaşlarla, Avrupa'nın çevre ülkelerinin ise bağımlılık ilişkileriyle şekillendiği bir dönemde halkçı ve bağımsız bir çıkışın yaratacağı siyasal etki son derece önemli olacaktır. Emperyalist müdahalelerin, mezhepçi çatışmaların ve sermaye rekabetlerinin gidişatı belirlediği bir coğrafyada farklı bir toplumsal modelin ortaya çıkması yalnızca Türkiye halkı için değil, bölge halkları için de yeni olanaklar yaratabilir.
Mesele NATO ile sınırlı değil
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru NATO'nun iyi ya da kötü olup olmadığı değildir. Asıl soru Türkiye'nin kendi kaderini gerçekten belirleyip belirleyemeyeceğidir. NATO üyeliği bu bağımlılık zincirinin önemli halkalarından biridir ve bu nedenle eleştirilmelidir. Ancak zincirin tamamını görmeden yalnızca tek bir halkaya odaklanmak da yeterli değildir. Türkiye'nin ihtiyacı bir emperyalist bloktan diğerine savrulmak değil, emekçi halkın çıkarlarını esas alan gerçek bir bağımsızlık programıdır. Böyle bir programın ufku ise kaçınılmaz olarak sosyalizme açılmaktadır.
Yaklaşan NATO zirvesi de bu tartışmanın somut bir parçasıdır. Zirveyi yalnızca devlet başkanlarının katıldığı diplomatik bir toplantı olarak görmek mümkün değildir. NATO'nun savaş politikalarına, emperyalist müdahalelere, ülkeyi bölgesel çatışmaların parçası haline getiren üs politikalarına ve bu politikaların emekçilere çıkardığı faturaya karşı çıkan herkes için bu süreç aynı zamanda ortak bir mücadele zemini yaratmaktadır. Gerçek bağımsızlığı savunanların, Türkiye'nin emperyalist güçlerin askeri ve siyasal planlarının parçası haline getirilmesine itiraz edenlerin, halkın kaynaklarının savaş politikalarına ve silahlanmaya aktarılmasını reddedenlerin NATO zirvesine karşı ortak bir hatta buluşması bugün her zamankinden daha büyük bir önem taşımaktadır. Çünkü bağımsızlık yalnızca dış politika tercihleriyle değil, bu bağımlılık ilişkilerine karşı örgütlü bir toplumsal mücadeleyle kazanılabilir.
(Genç Hayat)
Evrensel'i Takip Et