Kaçabildiğin kadar hızlı kaç, kendinden!
Kanye West’in hikâyesi bugünün tartışmalarını özetler nitelikte: Bir ayağı hâlâ stadyumları dolduran bir müzik devi; diğer ayağı ise kendi yarattığı tartışmaların bataklığında bir “runaway”!
Ece
Galatasaray Üniversitesi
Kanye West’in yirmi yılı aşkın kariyerini, sanatsal dehasını ve çöküşünü tek bir parça üzerinden okumak gerekseydi, bu şarkı pekâlâ Runaway olabilirdi. Bu eserde kendi yıkıcı dürtülerini, narsisizmini ve karakter defolarını fetişize ederek itiraf ettiği ancak eşzamanlı olarak da dünyanın onu tüm bu kusurlarıyla kutsamasını talep ettiği yazımı, dönemdeki eski eşi Kim Kardashian ile olan evliliğinin enkazı üzerinden yükselen bu anlatı, temelde o ve onun toplumsal aynası arasındaki gerilimi hissediyoruz.
Parça, varoluşundan yas tutarcasına monoton ve keskin piyano notalarıyla açılıyor, Rick James’in 1981 yılındaki canlı performansından koparılan "Look at ya" sample’ının mekanik bir hırçınlıkla dezenformasyona uğratılmasıyla kesiliyor. Şarkının canlı performanslarında West, bu vokal örneğini dijital bir kakofoni arasında salınan bir melodiyle kuşatıyor; Rick James orijinal metinde kitleye kendi görkemine bakmasını salık verirken West’in elinde bu ifade tersyüz edilerek sahnedeki trajik figürüne, yani yalnızca kitlelerin “gaze”inde var olabilen canavardan hallice bir şöhrete yöneliyor. Kanye sadakatsizliklerini ve marazi haz bağımlılığını şarkısıyla ifşa ederken dinleyiciyi de bir suç ortaklığına zorluyor. Bu bir katarsis çabası gibi okunsa da kendisine yönelttiği bir imha uyarısı gibi aslında: "Kaçabildiğin kadar hızlı kaç.”
Şarkının kırılma noktasında sahneye çıkan Pusha T, West’in bastırılmış arzu nesnelerini ve kibrini kusan bir alter ego bir “gölge” işlevi görüyor. West kırılganlık ve günah çıkarma arasında sıkışmışken bu amansız statü övgüsü, o trajik düşüşten bihaber olan geçmişteki mağrur Kanye’nin de speküler bir yansımasını oluşturuyor. Pusha’nın ardından maskeler tamamen düşüyor ve sevgilisinin gözlerindeki tükenmişlikte kendi ölümünü gören West, asıl kaçanın, yani “runaway”in kendisi olduğunu, inşa ettiği sahte cenneti kendi elleriyle yıktığını idrak ediyor. Vokallerin dijital efektlerle boğularak semantik anlamını yitirdiği kapanışla sanatçının dış dünyayla bağının koptuğu bir sessizliğe tanık oluyoruz.
“Deha"nın krallığı ve sabotaj etmek, kendini!
“Runaway” şarkısını endüstrisinin türlü türlü sahteliklerle bezeli yapısına karşı atılmış radikal bir adım olarak okuyabiliriz, çünkü şarkının liriklerinden beat’ine kadar tüm dokusu, en temelden bunların Kanye gibi bir figürden çıkması; çağdaş ve kitlelerin en genelini yakalayabilen kültürlerin doğası gereği ışıklardan, PR stratejilerinden ve hayalet yazarlardan süzülmüş bir illüzyon gibi. Kanye’nin dokuz dakikaya sığdırdıkları, dinleyicinin onun etrafını kuşatan sahtelikleri unutmak üzere ikonik figürlerle nevrotik bağlar kurmasından, şöhretin getirdiği yabancılaşmayı endüstrinin kendi araçlarıyla sabote etmesine kadar uzanıyor. Turnelerinde ikonik MPC cihazını şahsi altarı gibi konumlandırıp yaylı çalgılar orkestrasının akışını anlık tuş vuruşlarıyla var ederken o performans anında doğan geçici bir hakikati sunuyor. Bir kurgu mu gerçek mi ikilemine düşmeden, ikilemin ta kendisinin gerçek olduğunu ağır ağır yediriyor.
Yüzünü kaplayan elmas maskenin ardında kitleleri kendisinden kaçmaya çağırırken ondan büyülenen kalabalık salonları daha çok doldurup onu daha çok alkışlatıyor; günah çıkarması ve de belki videosunda yaptığı prova, bunu ironik bir biçimde yeniden bir tüketim aracına dönüştürüyor. Sonuç olarak “Runaway”, Pusha T’nin temsil ettiği çiğ kibir ile West’in ontolojik burukluğu arasındaki o ezici çelişkiyi barındırıyor. West, kendi çirkinliğini saklama gereği duymadan estetik bir nesneye dönüştürerek gösterinin tam kalbinde saf bir gerçekliğin saf bir yarığını açıyor. “Runaway” firari demek, kontrolden çıkmış olarak geçebilir bağlama göre. Kanye West bu iki anlamın da hakkını hem bu şarkıda hem de kendi hayat akışı içerisinde peyderpey veriyor.
Skandallar bataklığı
Kanye West’in “firari”liğini ve bugün arkasındaki tüm tartışmaları anlamak seneler içindeki dönüşümünden bağımsız değil; bu nedenle önce, sayfanın yer verdiği müddetçe, kendisini biraz daha iyi tanımak lazım.
8 Haziran 1977'de profesör bir anne ve eski Kara Panter üyesi bir babanın oğlu olarak doğan West, üniversiteyi bırakıp müziğe yönelerek ilk albümü The College Dropout (2004) ile çıkış yaptı, “gangsta rap” kalıplarını kırdı; tüketim kültürü, eğitim ve ırkçılığı merkeze taşıdı. 2002'deki ağır trafik kazasının ardından çenesi telliyken kaydettiği Through the Wire ile küllerinden doğarak Late Registration (2005) ve annesi Donda West'in kaybının ardından ürettiği, melankolik yapısıyla Drake gibi birçok isme yön veren 808s & Heartbreak (2008) ile yükselişini sürdürdü.
Ancak dehanın gölgesi çoğu zaman karanlıktı. 2009 MTV Ödülleri'nde Taylor Swift'in konuşmasını yarıda keserek kariyerinin en büyük krizini yaratan West, fırtınadan kaçmak için kabuğuna çekilerek bu dönemin ardından birçok eleştirmen tarafından kariyerinin zirvesi sayılan My Beautiful Dark Twisted Fantasy'yi yayımladı. Gösterişli prodüksiyonlardan daha uzak ve deneysel işi Yeezus (2013) ardından hayatının farklı dönemlerini aynı potada eritmeye çalışan bir çalışma olarak The Life of Pablo (2016)’yı yayımladı. Kim Kardashian ile evliliği ve bipolar bozukluk teşhisiyle gündemden düşmedi.
Asıl büyük kırılma ise siyasette yaşandı. Donald Trump’a verdiği destek, köleliğin bir “tercih” olduğu yönündeki sözleri ve 2022 sonrasında ayyuka çıkan antisemitik açıklamaları, Hitler övgüleri ve Nazi sembolleri etrafındaki görüntüleri; Adidas ve Gap gibi devlerin onunla yollarını ayırmasına neden oldu. Bir zamanlar servetinin temel direği olan Yeezy ortaklığı da böylece sona erdi. Eşi Bianca Censori’nin kıyafetleri üzerinden kadının bedenini bir sergi materyali gibi kullanması da son senelerin cinsiyetçi çıkışlarında en tepede.
Bunlarla birlikte küresel ölçekte yalnızlaşan, vize kısıtlamalarıyla karşılaşan ve festivallerden dışlanan West, tüm bu iptallere rağmen İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadyumu'nda verdiği devasa konserle yeniden tartışmaların odağına yerleşti.
İstanbul’da iyi karşılandı (mı?)
İstanbul konseri de bu bakımdan sanatçının politik geçmişinden çok yarattığı atmosfer nedeniyle de yoğun tartışmalara yol açtı. İtalya, Almanya ve İngiltere gibi Avrupa ülkelerinde planlanan stadyum konserleri, yerellerde gerçekleşen protestolar, bazı lojistik engeller ve sponsorların antisemitik söylemler gerekçesiyle geri çekilmesi sonucu peş peşe iptal edilmişti. Bu noktada adeta bir “persona non grata” ilan edilen West'in bu küresel ambargoyu İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadyumu'ndaki devasa buluşmayla kırması dolayısıyla da konserin canlı bir performans dışında anlattığı şeyler olduğunu söylemek mümkün. Üstelik donuk surat ifadesi ve bir noktada “yanlışlıkla sırıtması” gibi küçük mimikleri, devasa küre biçimindeki sahne düzeni, yoğun sis ve göğe yükselen ışıklar da etkinliği modern bir ritüel olarak yorumlayan bir kitle de yarattı.
Şimdi, Kanye’nin son dönem taşkınlıkları, alenen ırkçı davranış ve açıklamaları, eski asistanı tarafından tacizden insan kaçakçılığına varan suçlamalarla davaları düşünüldüğünde onu hâlâ dinleten nedir? Veya dinleyenlerin vazgeçmemesinin, İstanbul’daki konserin 118 bin kişiyle dolup taşabiliyor olmasının? Başka bir soru daha soralım, bir sanatçı nasıl birisi olduğunda dinlenemez hâle gelir?
West’in kitlesi dağılmıyor ve aksine kemikleşiyor gibi görünebilir, evet. Bunun bir nedeni, popüler kültürün, modern pop kültürün kahramanlarını artık kusursuz figürler olarak değil çelişkileriyle birlikte tüketebilmesinde yatıyor. Kanye West uzun süredir bir müzisyenden ziyade, sonu gelmeyen bir televizyon dizisinin baş karakteri gibi izleniyor çünkü. Müzikte ortaya koyduğu işlerin niteliği geniş kitlelerde karakterinden daha baskın gelemiyor belli ki, veya “-e rağmen” dönüp dolaşıp yuvaya vardırıyor gençliğinde onu dinleyerek büyüyenleri.
Büyük plak şirketlerinden uzaklaşması ve iş ortaklarını kaybetmesi onu yok etmiyor haliyle; bazı zamanlarsa sırf bunun magazinsel değeriyle daha belirgin bir figüre dönüştürüyor. Hayranları onun davranışlarını ruhsal sorunları, yaratıcılığı veya şöhretin baskısıyla rasyonalize edebiliyor. Burada karşımıza, bir antikahraman olarak pazarlanmış ve tepki çekerek de büyüyen birisi ve onun ekonomisi de çıkıyor. Tabii ki onu besleyen ve büyüten bir sermaye(si) var.
Kanye West, büyük bir kayanın nehir yatağında yarattığı girdap gibi çevresindeki tüm tartışmaları sürekli kendine çekiyor böylece. Konser öncesinde sahneye çıkıp çıkmayacağına dair belirsizlik bile bu deneyimin bir parçasıydı; günün sonunda asıl mesele West’in ne yapacağı değil, onun etrafındaki bu çekim alanının neden hâlâ var olduğuna (ve de nasıl kırılacağına) varıyor.
İstanbul konseri ekseninde gelişen boykot tartışmaları ve konsere gidenlere yönelik sosyal medya tepkileri de kitlelerin itiraz biçimlerini yeniden düşünmeyi zorunlu kılıyor. Kanye’yi uzaktan lanetlemek ya da stadyumdakileri eleştirmek (Kanye’nin faşizan söylemlerini bilip bilmemekten bağımsız olarak) vicdani bir konfor alanı sağlasa da şu soruyu sormaktan kaçamıyoruz: Bir sanatçının küresel ölçekteki tartışmalarını dijital alanda kınamakla sınırlı kalan tutum o sorunların gerçek dünyadaki karşılıklarını ne kadar çözüyor? Belki de asıl sorgulanması gereken kendi coğrafyamızda da her gün tanık olduğumuz ırkçılığı besleyen politikalara, göçmen-mülteci düşmanlığına kadar, bunlara karşı geliştiremediğimiz somut refleksleri, neden bir pop ikonunun ahlaki bagajı üzerinden bu kadar hırçın bir tepkiselliğe dönüştürdüğümüz olmalı. Yoksa “aktivizm” adına bir ahlaki üstünlük taslama yarışından öteye geçemeyiz.
Geçmişte Muse grubunun Zorlu PSM’de planlanan konserini ele alalım örneğin; her ne kadar grubu doğrudan ilgilendiren bir “suç raporu” olmasa da bizzat grubun kendi dinleyicileri tarafından, mekânın İsrail’le kurduğu ticari ilişkileri üzerinden tutarlı bir duruşla iptal ettirilmesi hafızalardadır. Günün sonunda, tabii ki eleştiri getirmekten, belki başka bir konseri yaptırmama gibi tutumlardan geri durmadan, neyin faturasını kime kestiğimizi iyi düşünmek gerekiyor. Svastikalı tişörtüyle poz vermekten çekinmeyen bir müzisyen varsa karşımızda, o kadar konser iptali sonrası bir de İstanbul’da bu denli fahiş fiyatlara kendine alan açılabiliyorsa, binlerce de alıcısı varsa; toplanan kalabalığı daha yakından tanımak, hedefli müdahale etmek gerekiyor.
Sonuç olarak İstanbul konserine bakarken sahnedeki maskeli figür etrafında toplanan kalabalık en az onun kadar parlatmış oldu aslında; onun gözlerinden, ona bakanlar görüldü. Bugün Kanye West, müzik tarihinde silinmesi güç izler bırakmış bir sanatçı olmayı sürdürüyor. Ancak madalyonun öteki yüzündeki paslar da baki. Bu tezatlık da onun hikâyesini özetler nitelikte; bir ayağı hâlâ stadyumları dolduran bir müzik devi; diğer ayağı ise kendi yarattığı tartışmaların bataklığında bir “runaway”!
(Genç Hayat)
Evrensel'i Takip Et