Ömer

Esenyurt

 

Son günlerde AKP iktidarının CHP’ye yönelik “mutlak butlan” hamlesi yalnızca bir parti içi hukuk meselesi değildir. Bu süreç, Türkiye’de yıllardır adım adım örülen faşist rejim inşasının yeni bir hamlesidir. Yargının siyasal iktidarın doğrudan aracı hâline getirilmesi ve seçilmiş iradenin tasfiye edilmesi uzun süredir farklı toplumsal kesimlere yönelik uygulanıyordu. Bugün CHP’ye yönelen müdahaleler; geçmişte Kürt halkının siyasal iradesine karşı geliştirilen kayyum politikalarından, gazetecilere ve sendikacılara yönelik baskılardan bağımsız değildir.

Diyarbakır, Van ve Mardin belediyelerine kayyum atanmasıyla başlayan süreç; bugün İstanbul Büyükşehir Belediyesi üzerinden Ekrem İmamoğlu’nun hedef alınmasına ve CHP’ye yönelik “mutlak butlan” tartışmalarına kadar genişletilmektedir. Selahattin Demirtaş’ın yıllardır tutuklu tutulması, Can Atalay hakkındaki Anayasa Mahkemesi kararlarının tanınmaması ve seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınması siyasal iradenin tasfiyesinin parçalarıdır. Muhalif gazetecilere dönük operasyonlar, haber sitelerine erişim engelleri getirilmesi ve sosyal medya paylaşımlarının soruşturma konusu yapılması da aynı rejimin uygulamalarıdır.

Aynı saldırı hattı işçilere yönelik olarak da işletilmektedir. Antep Başpınar Organize Sanayi Bölgesi’nde işçilerin direnişine destek veren BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in tutuklanması, rejimin işçi hareketine yaklaşımını açık biçimde ortaya koymuştur. Son yıllarda metal, cam, maden ve belediye işçilerinin grevleri “milli güvenlik” ve “genel sağlık” gerekçeleriyle yasaklanmıştır. Şişecam işçilerinin grevi, metal işçilerinin eylemleri ve çeşitli fabrika direnişleri devlet müdahalesiyle bastırılmaya çalışılmıştır.

Özellikle 19 Mart sürecinin ardından yükselen gençlik hareketi karşısında polis şiddeti, kampüs baskıları ve kitlesel gözaltılar devreye sokulmuştu. İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere birçok kentte protestolar yasaklarla bastırılmaya çalışıldı; öğrenci etkinlikleri soruşturma konusu hâline getirildi. Rejim yalnızca seçim alanını değil, sokağı da denetim altına almak istemektedir.

Bütün bu gelişmeler birbirinden kopuk ya da geçici siyasal krizler değildir. Aksine bunların tamamı, Türkiye’de uzun süredir inşa edilen yeni rejimin farklı görünümleridir. Başkanlık sistemiyle birlikte yürütmenin merkezileşmesi, yargının siyasal iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda hareket eden bir mekanizmaya dönüşmesi ve parlamenter alanın etkisizleştirilmesi; “saray rejimi”nin kurumsallaşmasının temel başlıkları olmuştur.

Ancak bu dönüşüm yalnızca anayasal değişikliklerden ibaret değildir. Rejim, sermaye düzeninin krizini yönetebilmek ve toplumsal muhalefeti denetim altına alabilmek için devlet zorunu giderek daha yoğun biçimde kullanmaktadır. Uluslararası ve işbirlikçi tekelci sermayenin ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen “saray rejimi”, derinleşen ekonomik krizin yarattığı yıkımın faturasını işçi ve emekçilerin omuzlarına yükleyebilmek için baskı politikalarını yoğunlaştırmaktadır.

Faşizm yalnızca baskının artması ya da otoriter bir yönetim biçimi değildir; kapitalizmin tekelci aşamasında sermaye sınıfının kriz koşullarında başvurduğu özel bir devlet biçimidir. Sermaye giderek daha küçük bir azınlığın elinde yoğunlaşırken sömürü derinleşmekte, toplumsal eşitsizlik büyümekte ve egemen sınıflar toplumsal muhalefeti bastırmak için devlet zorunu daha merkezileşmiş biçimlerde örgütlemektedir.

Bugün Türkiye’de yaşanan süreci de bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Yüksek enflasyon, ağır vergi yükü, düşük ücret politikaları ve güvencesiz çalışma koşulları; sermaye düzeninin krizinin emekçi halka fatura edilmesidir. Şişecam grevinin yasaklanması, Başpınar işçilerinin direnişinin bastırılması, Mehmet Türkmen’in tutuklanması ve öğrenci eylemlerine dönük polis saldırıları; devlet aygıtının sermaye düzeninin ihtiyaçları doğrultusunda hareket ettiğini açık biçimde göstermektedir. Faşist rejimler ilk olarak işçi sınıfını, onun örgütlerini, sendikalarını, basınını ve siyasal öncülerini hedef alır. Grev yasakları, sendikacıların tutuklanması, muhalif basının susturulması, gençlik hareketinin kriminalize edilmesi ve demokratik hakların tasfiye edilmesi tesadüf değildir.

Saray rejimi açısından ise kayyum politikalarının olağanlaştırılması, yargının yürütmeye bağlanması, grev yasakları, protesto hakkının fiilen engellenmesi ve muhalefetin yargı yoluyla dizayn edilmeye çalışılması; ülkede adım adım ilerleyen bir faşizmin ayak seslerine işaret etmektedir.

Ancak tarih göstermektedir ki hiçbir baskı rejimi sonsuz değildir. 19 Mart sürecinde sokaklara çıkan gençlik, işçi direnişleri, kadın hareketinin mücadele deneyimi ve halkın artan hoşnutsuzluğu; rejimin bütün baskı araçlarına rağmen toplumsal öfkenin büyüdüğünü göstermektedir.

Bugün Türkiye’de mesele yalnızca bir iktidar değişimi değildir. Mesele, sermaye düzeninin krizini baskıyla yönetmeye çalışan faşist rejimin inşasına karşı işçi sınıfının, gençliğin ve ezilenlerin nasıl birleşik bir mücadele hattı kuracağı meselesidir.

Bugün demokratik hakların savunusu ile sınıf mücadelesi aynı cephededir. Gerçek güç; fabrikalarda, kampüslerde, sokakta ve örgütlü halk hareketinin içerisindedir.