Elif ve Arda

Eskişehir Teknik Üniversitesi

 

Bir üniversiteyi yalnızca dersliklerden, laboratuvarlardan ya da sınav takvimlerinden ibaret görmeyen; öğrencilerin özgürce nefes alabildiği, yan yana gelip üretebildiği alanları savunan herkes için kampüsler, bilginin üretildiği birer ‘yaşam’ alanıdır. Ancak bugün Eskişehir Teknik Üniversitesi (ESTÜ) kampüsünde ortaya çıkan tablo, öğrencileri söz ve karar mekanizmalarından sistematik biçimde uzaklaştıran, üniversiteleri birer şirket gibi yönetmeye çalışan ve denetim alanına dönüştüren bir anlayışı gözler önüne seriyor. Yeni kurulan üniversitenin, devasa bir alanda birbirinden ayrıksı şekilde sıralanmış ve öğrencilerin birbiriyle sosyalleşebileceği alanlara bile sahip olmayan mimarisinden, bütçe ayrılmadığı için kısıtlı olanaklarla işlenen derslerinden, sosyal-kültürel faaliyetlerinin neredeyse yok denecek kadar az olmasına kadar ESTÜ, bir üniversiteyi ancak andırıyor desek abartmış olmalıyız.

Üniversitenin sermayenin çıkarları doğrultusunda yönetilmesi için atanmış rektörlük, öğrencileri tüm karar mekanizmalarından soyutlamak için seferber olmuş durumda ve bu tabloyu pekiştirmek için çeşitli hamleler yapıyor. Antidemokratik yönetim anlayışının ürünü olan bu hamleleri ve üniversitedeki baskı iklimini apaçık bir şekilde, 29 Nisan’da kapalı kapılar ardında yapılan söyleşide ve hemen ardından düzenlenen ESTÜ Bahar Şenliği’nde -bizim deyişimizle Şirketler Panayırı- bir kez daha gördük.

Öğrencilere ideolojik dayatma

ESTÜ yönetiminin öğrencileri üniversitenin birer öznesi değil, adeta bir müşteri olarak gören yaklaşımı; 29 Nisan günü düzenlenen “İnsan Olmak” başlıklı söyleşide bir kez daha kendini gösterdi. Kendisini şair ve müzisyen olarak tanımlayan emniyet müdürü Ahmet Sula’nın konuşmacı olduğu bu etkinlik, iktidarın yaratmaya çalıştığı Üniversite A.Ş. programı eşliğinde örgütlenen ideolojik hattı hayata geçirmek adına, öğrencilerin ırkçı şoven söylemlere nasıl maruz bırakıldığını gözler önüne serdi.

Öğrenciler, hiçbir ön bilgilendirme yapılmadan sınıflardan ve bölümlerden adeta toplanarak konferans salonlarına götürüldü. Devamsızlık kotaları ve mazeret sınavları açısından; hastane, ölüm raporları ya da düzenli ilaç kullanım raporları dahil hiçbir gerekçe kabul etmeyen atanmış rektörlük, etkinliğe katılımı ders saatleri sırasında yaparak zorunlu hale getirdi. Bir üniversite, bilimsel bilginin üretimi ve bunun işçi ve emekçilere ulaşımından, disiplinlerin gelişimi ve öğrencilerin bu gelişmenin dolaysızca parçası olmasına kadar pek çok görevini yapmayı başından savıyor ama emniyet teşkilatında seminerler veren bir konuşmacıya kampüste metafizik ögelerle bezenmiş bir etkinlikte yer açıyor, vaziyetimiz budur!

Geçinebilmek için düşük ücretlerle ve güvencesiz koşullarda çalışmak zorunda kalan arkadaşlarımız, bu zorunlu katılım nedeniyle işlerine geç kalma ve işlerinden olma riskiyle karşı karşıya bırakıldı. Öğrencinin zamanını, iradesini ve seçme hakkını yok sayan, salonları zorla doldurarak nefret söylemlerine alan açan bu zihniyet; atanmış rektörlüğün kampüste kurmak istediği yeni düzenin sinyallerini 29 Nisan'da bu şekilde vermiş oldu.

Şenlik değil şirketler panayırı

29 Nisan’da konferans salonlarında somutlaşan tutum, yaklaşık bir hafta sonra düzenlenen ESTÜ Bahar Şenliği’nde bu kez açık alanda kendine yer buldu. Şenlik; öğrencilerin kültürel üretimlerini sergilediği, tiyatro oyunlarının, şiir dinletilerinin ve bağımsız atölyelerin can bulduğu bir gençlik alanı olmak yerine; okul yönetiminin ve sponsor şirketlerin çizdiği sınırlar içerisinde ticari bir panayıra dönüştürüldü.

Sponsor logolarının etkinliğe verilen emekten daha görünür kılındığı bu organizasyonda, asıl vahim olan ise kampüste yaratılmak istenen "güvenlik" atmosferiydi. Gençlerin sanatla ve özgürce yan yana gelmesi gereken şenlik meydanına, Jandarma Özel Harekât (JÖH) ve Konya Narkotik ekiplerinin araçları ile kamyonları konumlandırıldı. Bir bahar şenliğinde kolluk güçlerinin ve askeri araçların bu denli görünür kılınması, 29 Nisan'daki dayatmacı yaklaşımın kampüsün tamamına yayılmasının ilanı olurken, burjuva ideolojisinin envai çeşit söylemleri şenlik boyunca savaş naraları gibi atıldı. Sanatın yerini denetim mekanizmalarına bırakan bu şenlik konsepti, üniversitenin ticarileşme ve militarize edilme politikasının açık bir vitrinidir.

Buradaki mesele ne yalnızca şenlikle sistem övgüsü ve kariyerizm vurgusu yapmak ne de tek bir konferanstır. Bu olaylar, birbirini doğrudan besleyen ve ESTÜ atanmış yönetiminin bugünümüz ve geleceğimiz açısından üniversite yaşamımızı nasıl geçirmemizi istediğinin örnekleri, üniversitemizin geldiği halin bir portresidir. 29 Nisan'da öğrencilerin neyi dinleyeceğine, zamanını nasıl kullanacağına karar veren ve onları ideolojik bir söyleşiye zorla kapatan mantıkla; bir hafta sonra şenlik alanına JÖH kamyonu çekerek öğrenciye gözdağı veren mantık aynıdır.

Geleceğimize ve üniversitemize sahip çıkalım!

Bugün üniversite gençliği; geleceksizlik, yoksulluk ve okurken güvencesiz koşullarda çalışmayla kuşatılmışken, kampüslerde söz hakkının daraltılmasına, kültür-sanat alanlarının yok edilmesine karşı ses çıkarmak zorundadır. ESTÜ’de salonlardan şenlik meydanlarına kadar sirayet eden bu baskı, denetim ve ticarileşme iklimini kabul etmiyoruz. Üniversiteler birer propaganda alanı ya da ticari işletme değil; düşüncenin, sanatın, bilimin ve özgür tartışmanın merkezi olmalıdır. Tek sesli söylemlerle, jandarma kamyonlarıyla ve zorunlu salon doldurmalarla bizi hizaya getirmeye çalışan bu düzene karşı; bilimsel, demokratik ve özgür üniversite talebini büyütüyoruz. Çünkü gençlik, kampüs yaşamının izleyicisi değil; üniversitenin asıl öznesidir!