Ezgi TATLI

Emek Gençliği İstanbul İl Komitesi üyesi

 

Lewis Carroll’un Alice Harikalar Diyarında kitabında kısa ama unutulmaz bir sahne vardır. Kırmızı Kraliçeyle birlikte koşan Alice uzun süre durmaksızın ilerler. O kadar hızlı koşmuşlardır ki artık başka bir yere vardıklarını düşünür. Fakat etrafına baktığında hiçbir şeyin değişmediğini görür. Hâlâ aynı yerdedir. Şaşkınlığını fark eden Kırmızı Kraliçe, ona bunun son derece normal olduğunu söyler. Çünkü onların ülkesinde aynı yerde kalabilmek için bile sürekli koşmak gerekir.

Bugün Türkiye’de saray rejimi de bu hikâyeyi hatırlatıyor. İktidar mevcut konumunu koruyabilmek için de sürekli hareket etmek zorunda hissediyor. Çünkü ekonomik krizin derinleştiği, toplumsal rızanın aşındığı ve geleceğe dair umutların zayıfladığı bir ortamda, olduğu yerde kalabilmesinin yolu baskının dozunu sürekli artırmaktan geçiyor. Dün yeterli görülen müdahale bugün yetersiz kalıyor. Dün olağanüstü sayılan uygulama bugün sıradanlaşıyor. Bu nedenle siyasal baskı bir istisna olmaktan çıkıp rejimin gündelik çalışma biçimine dönüşüyor. Her hafta yeni bir kriz ortaya çıkıyor. Her ay yeni bir operasyon gündeme geliyor. Gündem büyük bir hızla değişiyor. Fakat bütün bu hareketliliğin altında yerinden oynamayan gerçekler duruyor. Yoksulluk giderek derinleşiyor, toplumun geniş kesimleri daha güvencesiz koşullarda yaşamaya çalışıyor.

Her yeni kriz, her yeni toplumsal hoşnutsuzluk ve her yeni meşruiyet kaybı, rejimi daha fazla baskıya ve daha fazla otoriterleşmeye iter. Çünkü durduğu anda gerileyeceğini, baskıyı azalttığı anda ise çözülmenin hızlanacağını bilir. Bu sebeple iktidar yargı sopasıyla bu sermaye düzenini ve kendi iktidarını hayata geçirebilmek adına adımlarını atıyor. Çünkü siyasal alanın daralması ile ekonomik program arasında doğrudan bir ilişki bulunuyor.

Sürekli baskılar ve mücadelenin hafızası

Son günlerde Bilgi Üniversitesi’nde yaşananlar da bu tablonun dışında değil. Bir üniversitenin bir gecede kapatılıp açılması, iktidarın ne kadar pervasız hareket edebildiğini gösterdi. Gelen tepki karşısında geri adım atılmış gibi görünse de saray rejiminin bu girişimden vazgeçtiğini düşünmek zor.

Son yıllarda aynı yöntemi çok kez gördük. Önce bir saldırı geliyor, toplumsal tepki ölçülüyor, ardından geri çekilme görüntüsü veriliyor. Daha sonra koşulların daha elverişli olduğu bir anda aynı hedef yeniden gündeme getiriliyor. Bu yüzden bugün püskürtülen her saldırıyı nihai bir kazanımdan öte, korunması gereken bir mevzi olarak görmek gerekiyor. İktidarın vazgeçmediğini bilerek hareket etmek gerekiyor. Çünkü mesele yalnızca belirli bir kuruma ya da belirli bir döneme yönelik saldırılarla sınırlı değil. Mesele, toplumun hangi koşullarda yaşayacağını ve hangi haklara sahip olacağını belirleyecek uzun soluklu bir “güç” mücadelesi. Yaşanan saldırılar karşısında verilen mücadelelerin kalıcı sonuçlar yaratabilmesi, ortaya çıkan deneyimlerin ortaklaştırılmasına bağlıdır. Mücadele deneyimi ancak örgütlü yapılarda birikir, aktarılır ve süreklilik kazanır.

“CHP” eylemleri ve sınırlılıkları

Muhalefetin kurumsal varlığını hedef alan hamleler aynı zamanda sendikalara, öğrenci hareketine, meslek örgütlerine ve toplumsal muhalefetin bütününe verilmiş bir mesaj niteliği taşıyor. Bu nedenle meseleye yalnızca partiler arası bir mücadeleden ziyade, demokratik hak ve özgürlüklere, Türkiye’nin geleceğine ve toplumun örgütlenme kapasitesine dönük bir saldırı olarak bakmak gerekiyor. Yaşananları, faşizmin kurumsallaşma sürecinde kritik bir eşik ve önemli bir dönüm noktası olarak görmek gerekiyor.

Hedef, toplumun siyasal alana müdahale edebilme kapasitesinin kendisidir. Bu saldırının başarıya ulaşması, faşizmin inşası doğrultusunda atılan adımların önemli bir eşik aşmasına ve daha kalıcı bir karakter kazanmasına yol açacaktır.

CHP’nin mutlak butlan karşısında bölgesel düzeydeki eylemleri bu açıdan önemli bir deneyim ortaya çıkardı. İnsanların yaşadıkları yerlerde yan yana gelmesi, buralarda siyasal tartışmanın yeniden görünür hale gelmesi küçümsenebilecek gelişmeler değil. Özellikle yerel düzeyde düzenlenen eylemlerin yürüyüşlerle birleştiğinde çok daha geniş kesimlere ulaşabildiği açık biçimde görüldü.

Bununla birlikte bu eylemlerin ağırlıklı olarak “CHP eylemi” biçiminde örgütlenmesi önemli sınırlılıklar da yarattı. İstiklal Marşı, Gençliğe Hitabe ve ardından Gündoğdu Marşı ile kurulan çerçeve, CHP’nin kendi siyasal sınırları içerisindeki farklı eğilimlere seslenmesi açısından bir anlam taşıyabilir. Eylemlerin siyasal çerçevesi farklı semboller ve referanslar üzerinden şekillendiğinde ise demokratik taleplerin görünürlüğü zayıflayabiliyor. Mücadelenin odağı, saldırının kendisinden ve ona karşı geliştirilen ortak demokratik itirazdan uzaklaşabiliyor. Böyle durumlarda mutlak butlan girişimi, siyasi operasyonlar ve bunların arkasındaki saray rejimi yerine başka başlıklar tartışmanın merkezine yerleşebiliyor. “Hain Kemal” sloganlarının bu kadar görünür hale gelmesi de bu durumla doğrudan ilişkilidir. Oysa bugün ihtiyaç duyulan şey belirli siyasal kimlikleri ya da tarihsel referansları öne çıkarmaktan öte en geniş toplumsal kesimlerin ortaklaşabileceği demokratik talepleri görünür kılmak ve mücadeleyi bu zemin üzerinde büyütebilmektir.

Ancak demokratik alanın savunulması çok daha geniş bir toplumsal ortaklaşmayı gerektiriyor. Gençlik örgütlerinin, sendikaların, meslek örgütlerinin, kadın hareketlerinin ve demokratik kitle örgütlerinin sürece daha güçlü katılması günün ihtiyacıdır. Çünkü bugün yaşananlar tek tek hukuksuzlukların ötesinde. İktidar uzun süredir demokratik alanı daraltıyor, muhalefeti etkisizleştirmeye çalışıyor ve daha baskıcı bir rejim inşa ediyor. Mutlak butlan girişiminden siyasi yasaklara kadar uzanan saldırıları da bu çerçevede görmek gerekiyor.

Faşizmin inşasına karşı demokratik birlikler

Bu nedenle meseleye yalnızca CHP’nin politik hattı üzerinden bakmak eksik kalıyor. Asıl ihtiyaç, faşizmin inşasına karşı en geniş demokratik birliği kurabilmek. Siyasi operasyonların son bulması, halk iradesine yönelik müdahalelerin durması ve hukuksuz uygulamalardan vazgeçilmesi gibi talepler farklı toplumsal kesimleri bir araya getirebilecek ortak bir zemin yaratıyor. Fakat bütün bu eleştiriler bizi mücadele alanlarından uzaklaştırmamalı. Demokratik hakların savunulduğu alanlar, dışarıdan izleyerek dönüştürülemez. Bugün sosyalistlerin, sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin görevi kenarda durup eksikleri saymak değil, bu mücadelelerin içinde yer almak ve onları ileri taşımaktır. Faşizmin inşasına karşı güçlü bir hat ancak böyle kurulabilir.

Demokratik alanın savunulması ile bu alanların daha birleşik ve daha mücadeleci hale getirilmesi birbirinin alternatifinden ziyade aynı siyasal görevin iki parçasıdır. Demokratik dayanışma ile bağımsız bir politik hat arasında bir çelişki yoktur. Tam tersine biri olmadan diğerini kurmak mümkün değildir. Çünkü faşizm yalnızca baskıyla kurulmaz. İnsanların birbirinden koparılmasıyla, yalnızlaştırılmasıyla ve örgütsüz bırakılmasıyla da kurulur. Bu nedenle faşizmin kurumsallaşmasına karşı mücadele de yalnızca büyük siyasal kriz anlarında verilen tepkilerden ibaret olamaz. Gündelik hayatın içinde dayanışmayı, ortak üretimi ve örgütlülüğü büyütebildiğimiz ölçüde anlam kazanır.

Gençlik mücadelesi, kalıcı mevziler ve sınıf ekseni

Bu, üniversitelerde kulüp ve toplulukların okul yaşamına daha güçlü müdahale edebilmesinden geçiyor. Kampüslerde öğrenci komiteleri kurabilmekten geçiyor. Barınma hakkı için dayanışma ağları örebilmekten, soruşturmalarla karşı karşıya kalan öğrenciler için destek mekanizmaları oluşturabilmekten geçiyor. Akademik ve kültürel alandaki erozyona karşı forumlar, yayınlar ve alternatif üretim alanları yaratabilmekten geçiyor. Kısacası her saldırı karşısında yeniden sıfırdan başlayan tepkiler vermek yerine deneyim biriktiren, hafıza oluşturan ve mücadeleyi ileri taşıyan kalıcı yapılar kurabilmekten geçiyor.

Bugün iktidarın en büyük avantajlarından biri toplumun farklı kesimlerini birbirinden kopuk halde tutabilmesi. Kampüsünü savunan öğrenci ile insanca ücret isteyen işçinin, yaşam alanını koruyan köylü ile yaşam hakkı için mücadele eden kadınların karşısında aynı düzen duruyor. Hızla değişen gündemlerin altında değişmeden kalan gerçek de bu. Emeği ucuzlatan, gençliği geleceksiz bırakan, doğayı talana açan ve bütün bunları sürdürebilmek için baskıyı artıran sermaye düzeni ve onun bugünkü siyasal biçimi ise saray rejimidir.

Bu yüzden gençliğin mücadelesi yalnızca gençliğin sorunlarıyla sınırlı kalamaz. Bunlar aynı toplumsal mücadelenin farklı cepheleridir. Bu cepheler birbirine bağlanmadıkça her saldırı kendi alanında yaşanır ve her tepki kendi alanında sönümlenir. Bu nedenle saray rejimine karşı mücadele de tek bir başlık altında yürütülemez. Gençliğe, kadınlara, üniversitelere, sendikal haklara ve demokratik özgürlüklere dönük saldırılar birbirinden bağımsız değildir. Hepsi işçi sınıfına ve toplumun geniş kesimlerine yönelen aynı siyasal programın parçalarıdır. Bu saldırılara karşı ortaya çıkan mücadelelerin ortaklaşması da ancak bu bütünlüğü görebilmekle mümkün olur.

Sosyalizm mücadelesi burada özel bir önem taşıyor. Çünkü sosyalizm, yaşananları yalnızca tek tek hak gasplarından öte işçi sınıfına dönük daha kapsamlı bir saldırının parçaları olarak kavramamızı sağlar. Farklı toplumsal kesimlerin yaşadığı sorunlar arasındaki bağı kurmanın ve bu mücadeleleri ortak bir hatta birleştirmenin imkânını da burada buluyoruz. Emek Gençliği ise bu anlayışın gençlik içindeki örgütlü ifadesi olma iddiasını taşıyor. Gençliğin yaşadığı sorunları işçi sınıfının sorunlarından ayrı görmüyor ve gençlik mücadelesi ile sınıf mücadelesi arasında bağ kurmaya çalışıyor. Aynı zamanda geçmiş mücadelelerden biriken deneyimlerin aktarıldığı, ortaklaştırıldığı ve yeni kuşaklarla buluştuğu bir zemin yaratıyor. Bugün ihtiyaç duyulan şey de tam olarak budur. Demokratik haklar için verilen mücadeleyi işçi sınıfının mücadelesiyle buluşturmak, farklı alanlarda ortaya çıkan direnişleri ortak bir hatta bağlamak ve bu hattı daha örgütlü bir güce dönüştürmek.

Yazının başında Alice ile Kırmızı Kraliçe’nin hikâyesinden söz etmiştik. Kırmızı Kraliçe, Alice’e bulunduğu yerden başka bir yere gidebilmek için iki kat hızlı koşması gerektiğini de söyler. Fakat bizim görevimiz yalnızca bu koşuyu izlemek olamaz. Nasıl ki saray rejimi olduğu yerde kalabilmek için sürekli koşuyorsa, bizler de onu durdurabilmek için hem daha hızlı hareket etmek hem de koşunun yönünü değiştirmek zorundayız. Tepkiden örgütlülüğe, dağınıklıktan ortak mücadeleye, geçici çıkışlardan kalıcı örgütlenmelere yönelmek zorundayız. İki kat hızlı koşmak bugün daha fazla örgütlenmek demektir. Saray rejiminin her alanda hayata geçirmeye çalıştığı programların karşısına birleşik bir toplumsal direnci çıkarmak demektir.

Çünkü geleceği belirleyecek olan yalnızca saray rejiminin hangi adımı atacağı değil, o adımlar karşısında halkın ne kadar örgütlü olduğu ve ne kadar birlikte hareket edebildiğidir. Koşunun yönünü değiştirecek olan da mücadelelerin birleşmesi ve örgütlü bir toplumsal gücün yaratılmasındadır. Faşizmin kurumsallaşmasının önüne geçebilecek olan da budur. Türkiye’nin geleceğini belirleyecek olan da budur. Bugün kampüslerde, mahallelerde, işyerlerinde ve sokaklarda kurulacak dayanışma ağları, yaratılacak örgütlenmeler ve ortak mücadele zeminleri yalnızca bugünün saldırılarına verilmiş bir yanıttan öte yarının Türkiye’sinin nasıl şekilleneceğine dair de bir tercihtir.