Hacettepe Üniversitesi öğrencisi
Türkiye’de son dönemde gördüğümüz milliyetçi eğilimi yalnızca “muhalif” olarak tanımlamak, bu eğilimin gerçek niteliğini anlamak için yetersiz kalır. Karşımızda, klasik sağ-milliyetçi çizgiden bazı yönleriyle ayrılan fakat onun dışlayıcı mirasını başka biçimlerde yeniden üreten bir eğilim vardır. Bu eğilim kendisini Türk kimliğini savunma söylemiyle gösterse de Kürt sorunu, göçmenler, kadın hareketi, LGBTİ+’lar ve sol-sosyalist mücadele karşısında çoğunlukla hedef gösterici bir dil kullanmaktadır. Bu nedenle son dönemde ortaya çıkan bazı oluşumları, kendilerini tanımladıkları biçimde değerlendirmemek gerekir. Son dönemde sık sık karşımıza çıkan oluşum ise İstiklal Kadınları Hareketi oldu.
İstiklal Kadınları Hareketi neyi temsil ediyor?
İstiklal Kadınları Hareketi’nin ortaya çıkışı, 8 Mart’ı milliyetçi bir hatta çekme girişimiyle başladı. Grup, 31 Ocak’ta sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımlarla 8 Mart’a katılacağını duyurdu. Bu duyuruda kendisini Türk kadını adına konuşan bir grup olarak konumlandırdı. Ancak bu yaklaşım, kadınların yıllardır sürdürdüğü mücadeleyi sahiplenen bir yerde durmuyordu. Aksine, kadın hareketini ve Kürt kadınlarıyla yan yana duran kadın örgütlerini hedef alan bir dil benimsendi. Taşıdıkları dövizlerin kadınların gündemiyle doğrudan ilişkili olmaması, kadınların yakıcı taleplerini yansıtmaması ve kadın hareketini hedef alan tutumları nedeniyle alanlarda tepki topladılar. Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde kadınların ortak mücadelesini büyütmek yerine kadınları hedef gösteren bir yerde durdular.
Kendilerini muhalif olarak gösteren bu grup, Ankara’ya yürüyen ve Kurtuluş Parkı’nda nöbet tutarken açlık grevine başlayan Doruk Madencilik işçilerinin eylemine destek vermek için de gitmişti. Ancak açlık grevindeki işçilerin yanında pizza yemeleri nedeniyle tepki çektiler. Ertesi gün alana girmemeleri için kendilerini uyaran sendika temsilcilerini ise kendilerine saldırdıkları iddiasıyla hedef gösterdiler.
30 Nisan’da yaptıkları “İstiklal Kadınları Hareketi olarak üniversitelerde varlığımızı göstermeye başlayacağız. Hazırlıklarımıza başladık.” paylaşımı, aslında ODTÜ’de yaşanacak gerilimin önceden işareti gibiydi. ODTÜ öğrencilerinin bütün baskılara ve yasaklara rağmen büyük emekle sahip çıktığı Uluslararası Bahar Şenliği’nde, geleneksel Devrim Yürüyüşü sırasında ODTÜ öğrencisi olmayan küçük bir grup tribünlerden öğrencileri yuhalamaya ve sözlü sataşmalarda bulunmaya başladı. Uyarılara rağmen alanı terk etmeyen grup, cam şişelerle öğrencilere saldırdı. Öğrencilerin bu provokatif saldırılara müdahalesi ise grubun Türk bayrağı taşıması bahane edilerek “Türk bayrağına saldırı” şeklinde çarpıtıldı. Olayların ardından sosyal medya üzerinden, Ankara’da bile olmayan bazı kişilerin kişisel bilgileri paylaşıldı ve bu kişiler açıkça hedef gösterildi. Tehdit, hakaret ve kişisel bilgilerin hukuka aykırı biçimde yayılması bir yana, İstiklal Kadınları Hareketi’nin “Bu gece gözaltı haberlerini bekleyin.” paylaşımı, yaşananların gözaltılarla sonuçlanan planlı bir sürecin parçası olduğunu gösterdi. Bu noktada hareketin kime ve neye hizmet ettiği de daha görünür hâle geldi.
Benzer bir tutum Bilgi Üniversitesi olaylarında da görüldü. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin faaliyet izninin Cumhurbaşkanı kararıyla kaldırılmasının ardından öğrenciler kampüste bir araya gelerek karara tepki gösterdi. Öğrenciler okullarına sahip çıkarken ve polis müdahalesiyle karşı karşıya kalırken, İstiklal Kadınları Hareketi bu tepkiyi öğrencilerin demokratik mücadelesi olarak görmek yerine yine “marjinal gruplar”, “DEM” ve “terör” söylemleri üzerinden hedef aldı. Böylece üniversite öğrencilerinin antidemokratik kararlara karşı yürüttüğü mücadeleyi bir kez daha hedef göstermeye çalıştılar.
Peki, tüm bunların yanında İstiklal Kadınları Hareketi kadın mücadelesi açısından ne ifade ediyor?
Kadın mücadelesinin gelişim seyri
Bu soruya cevap verebilmek için önce kadın mücadelesinin ne olduğuna, hangi ihtiyaçlardan doğduğuna ve hangi tarihsel hatta yaslandığına bakmak gerekir. Kadın mücadelesi; emek sömürüsüne, yoksulluğa, savaşlara, bedenin ve yaşamın denetlenmesine, ev içi emeğin görünmez kılınmasına, güvencesiz çalışmaya ve devletin kadınları aile içine hapseden politikalarına karşı gelişen tarihsel bir mücadeledir. Bu yüzden kadın mücadelesi, dar bir kimlik söylemine ya da yalnızca ulusal aidiyetlere indirgenemez. Kadınların yaşadığı baskılar farklı ülkelerde, farklı sınıfsal ve toplumsal koşullarda değişik biçimler alsa da bu baskılar kapitalist sömürü ilişkileriyle iç içe geçmiştir. Kadın mücadelesi de tam olarak bu ortak zeminden doğar.
Bir ülkede savaş politikaları kadınları yerinden ederken, başka bir ülkede ekonomik kriz kadınları daha düşük ücretlere ve daha güvencesiz işlere mahkûm eder. Kadınlar bir yerde ırkçılığa, başka bir yerde göçmen düşmanlığına ya da sınıfsal sömürüye karşı mücadele eder. Ancak bütün bu başlıklar birbirinden kopuk değildir. Bu nedenle kadın mücadelesi, kadınların ortak çıkarlarını büyüten bir mücadele hattıdır.
Tam da bu yüzden milliyetçi kadın söylemi, kadın mücadelesi açısından ciddi bir çelişki taşır. Çünkü milliyetçilik, kadınları çoğu zaman milletin, ailenin, devletin ve ulusal kimliğin taşıyıcısı olarak görür. Kadın burada korunması gereken bir değer hâline getirilir. “Türk kadını” gibi söylemler ilk bakışta kadınlara sahip çıkıyormuş gibi görünebilir. Ancak bu söylemlerin içinde kadınların gerçek sorunları çoğu zaman geri plana itilir. Kadın cinayetleri, yoksulluk, güvencesiz çalışma, düşük ücretler, ev içi emek ve bakım yükü konuşulmaz; onun yerine kadınlardan ulusal kimliğin sınırları içinde “doğru yerde duran” kişiler olmaları beklenir.
İstiklal Kadınları Hareketi’nin temsil ettiği çizgi de bu açıdan değerlendirilmelidir. Bu hareket, kadınların ortak taleplerini büyüten bir yerde durmamaktadır. Onlar için “Türk kadını”, “vatan”, “bayrak”, “devlet” ve “terörle mücadele” gibi başlıklar öne çıkar. Bu dil, kadınların uğradığı baskının kaynağını görünmez hâle getirir. Devletin kadın politikalarıyla hesaplaşmak yerine, kadın hareketinin içindeki farklı kesimleri hedefe koyar. Kürt kadınlarını, sol-sosyalist kadınları ya da mücadele eden öğrencileri tehdit gibi göstermeye çalışır.
Dışlayıcı tutum, kadın mücadelesini baltalamanın aracı
Kadın mücadelesi; kadınları dili, dini, ırkı üzerinden hedef göstererek güçlenmez. Kadın hareketi olduğunu söyleyen bu yapının, kadınların örgütlü mücadelesini hedef göstermesi; kendi düşüncesinden olmayan kadınları ya da kendi dilinde slogan atan kadınları hedef alması tesadüf değildir. Çünkü bu hareketin temel siyasal hattı tam da bunun üzerine kuruludur. Milli kimlik ve devlet söylemi üzerinden kurulan bu anlayışın dışında kalanlar kolayca hedef hâline getirilebilir.
Oysa kadınların ihtiyacı; yoksulluğa, güvencesizliğe, savaşa, ırkçılığa ve devletin aile merkezli politikalarına karşı ortak bir mücadele hattı kurmaktır.
Kadın mücadelesi; şiddete, yoksulluğa, güvencesizliğe, savaşa ve sömürüye karşı ortak bir mücadele hattı kurar. Bu mücadeleyi “Türk kadını” gibi dar bir söyleme sıkıştırmak, kadınların ortak sorunlarını görünmez kılar. Bu yüzden bu ve benzeri hareketler, kadın mücadelesini büyütmekten çok devletin milliyetçi ve baskıcı politikalarının güçlenmesine hizmet etmektedir. Bugün saray düzeninin adım adım inşa ettiği bu karanlık karşısında kadınları dile, dine, kimliğe ya da ırka göre ayırma lüksümüz yoktur. Kadınların mücadelesi ancak yan yana durarak, birbirini hedef göstermeden ve ortak mücadeleyi büyüterek güçlenebilir.
Evrensel'i Takip Et