Mutlaklık: Hiç olmamış gibi
"İnsan hafızası garip çalışır: Bastırılanı saklar. Üzeri örtüleni büyütür. Adı yasaklanan şeyi fısıltıyla çoğaltır. Ve belki de bu yüzden bazı şeyler resmî kayıtlarda değil, insanların birbirine anlattığı cümlelerde yaşamaya devam eder."
Fotoğraf: Ömer Taha Çetin/AA
Ayşegül Tözeren
Bazı şeyler yalnızca yasaklanmaz.
Sanki hiç yaşanmamış gibi davranılır.
Bir karar alınır, bir kayıt silinir, bir ilişki geçersiz ilan edilir. Ve sonra büyük bir ciddiyetle şu cümle kurulur: “Bu aslında hiç olmamıştı.”
İnsanlığın en eski iktidar arzularından biri belki de budur: Gerçekliği ortadan kaldıramıyorsa, en azından adını değiştirmek.
Çünkü adı silinen şeyin zamanla unutulacağı sanılır.
Ama unutmak ile yok etmek aynı şey değildir.
Yaşanmış olanın direnci
Deleuze için olay yalnızca olup biten bir an değildir. Olay, olduktan sonra da sürer. Bir bakışta, bir kırgınlıkta, bir meydanda, bir bedende yaşamaya devam eder. Çünkü olay, gerçekleştiği anda tarihin dokusuna karışır.
Bu yüzden bazı şeyler geri alınamaz.
Bir cümle söylendiyse artık dünyanın parçasıdır.
Bir yakınlık kurulduysa iz bırakmıştır.
Bir kalabalık aynı anda aynı duyguyu yaşadıysa, o artık tarihin içindedir.
Sonradan gelen inkâr, yalnızca dili değiştirir; yaşanmışlığı değil.
Çünkü gerçeklik çoğu zaman belgelerden daha dayanıklıdır.
İnsan bazen şunu fark ediyor: Güç, en çok silemediği şeyleri görünmezleştirmeye çalışıyor.
Bazı görüntüler suyla da silinmiyor.
Bir zamanlar tazyikli suyla ıslanmış bir bedenle, yıllar sonra bir TOMA’nın üstünde yağmurun altında duran başka bir beden arasında sessiz bir hafıza akıyor.
Çünkü tarih aynı yerden geçmiyor belki.
Ama aynı izi taşıyor.
Ve bazı anlar, üzerinden yıllar geçtikçe fotoğrafa değil, hafızaya dönüşüyor.
Görünmezleştirme sanatı
Guattari ile Deleuze’ün birlikte düşündüğü meselelerden biri tam da buydu: Hayatı sınıflandıran, düzenleyen, meşru olan ile olmayanı ayıran büyük mekanizmalar.
Bazı bağlantılar tanınır.
Bazıları ise sessizce kayıt dışına itilir.
Ve modern çağın en sofistike yöntemi doğrudan yasaklamak değildir artık. Daha rafine bir teknik kullanılır:
“Sen varsın ama tanınmıyorsun.”
Bu yüzden çağımızın en büyük çatışmalarından biri görünürlük meselesidir.
Kimlerin hikâyesi kayda geçecek?
Kimlerin yaşadığı şey “gerçek” kabul edilecek?
Kimlerin sesi yalnızca gürültü sayılacak?
Çünkü bazen bir şeyi yok etmek için onu parçalamak gerekmez.
Sadece meşru saymamak yeterlidir.
Silinen şey neden geri döner?
Agamben’in tarif ettiği gibi modern iktidar, bazı hayatları tanınabilir alanın dışına iterek çalışır.
Ama burada tuhaf bir paradoks vardır.
Dışarı itilen şeyler çoğu zaman tamamen kaybolmaz. Tam tersine başka biçimlerde geri döner. Bastırılan hafıza kültüre sızar, inkâr edilen deneyim kuşaklar boyunca anlatılır, görünmez kılınan hayatlar yeni bir dil bulur.
Çünkü yaşanmış olanın garip bir inadı vardır.
Bir şeyi kayıttan silebilirsiniz.
Ama insanların zihninden silemezsiniz.
Bir meydanı ya da genel merkezi boşaltabilirsiniz.
Ama orada hissedilen öfkeyi ya da coşkuyu ortadan kaldıramazsınız.
Bazı anlar vardır; resmî tarihten çıkarıldıkça toplumsal hafızada büyür.
Sessizliğin içindeki itiraf
Derrida’nın söylediği gibi bütün düzen kurma biçimlerinin içinde gizli bir şiddet vardır. Çünkü sınır çizmek her zaman bir şeyi dışarıda bırakmak demektir.
Belki de bu yüzden “hiç olmadı” cümlesi sandığımız kadar güçlü değildir.
Bazen tam tersine bir korkuyu ele verir.
Çünkü gerçekten önemsiz olan hiçbir şeyin silinmesine ihtiyaç duyulmaz.
İnsan hafızası garip çalışır:
Bastırılanı saklar.
Üzeri örtüleni büyütür.
Adı yasaklanan şeyi fısıltıyla çoğaltır.
Ve belki de bu yüzden bazı şeyler resmî kayıtlarda değil, insanların birbirine anlattığı cümlelerde yaşamaya devam eder.
Çünkü hayat bazen kendini en çok susturulmaya çalışıldığı yerde örgütler.
Evrensel'i Takip Et