03.06.2026 07:00 / Güncelleme: 07:54

Doğanın talanı 'çevre sorunu' olarak daraltılır mı?

"Maden ruhsatlarını verenler politiktir, şirketleri koruyanlar politiktir, ormanları sermayeye açanlar politiktir. Bu saldırıya karşı verilen mücadele de doğal olarak politiktir."

Doğanın talanı 'çevre sorunu' olarak daraltılır mı?

Fotoğraf: Evrensel

Hamdi Gökdeniz

Türkiye’de ekoloji mücadelesi uzun yıllardır büyük ölçüde “çevrecilik” sınırları içerisinde ele alınırken; doğanın korunmasına yönelik tepkiler çoğu zaman politik bağlamından koparılarak değerlendiriliyor. Oysa kapitalizmin doğaya yönelik saldırısı yalnızca çevresel değil, aynı zamanda ekonomik, toplumsal ve sınıfsal bir saldırı. Bu nedenle ekolojik mücadeleyi siyaset dışı, sınıflar üstü ya da yalnızca hukuki bir mücadele biçimi olarak görmek, ekolojik yıkımın temel nedenlerini görünmez hale getiriyor.

Kırsal alanlarda, özellikle HES, maden, taş ocağı ve enerji projelerine karşı gelişen yerel direnişlerde sıkça şu söylemle karşılaşılıyor: “Biz siyaset yapmıyoruz; toprağımızı, suyumuzu, deremizi savunuyoruz.”

İlk bakışta masum ve birleştirici görünen bu yaklaşım, gerçekte ekolojik yıkımın politik niteliğini perdeleyen bir işlev görüyor. Çünkü doğaya yönelik saldırılar rastlantısal değil; sermaye birikim süreçlerinin doğrudan sonucu. Kapitalizm, varlığını sürdürebilmek için sürekli büyümek, yeni alanları metalaştırmak ve ortak yaşam alanlarını sermayenin kullanımına açmak zorunda. Bu nedenle doğa, kapitalist üretim ilişkileri içerisinde yalnızca sömürülebilecek bir kaynak olarak görülür.

Ekolojik yıkım tam da bu noktada sınıfsal bir karakter kazanır. Maden şirketleri ya da enerji sermayesi, faaliyet göstereceği bölgelerde öncelikle ekonomik olarak yoksullaştırılmış, mülksüzleştirilmiş ve proleterleşmiş köylü nüfusu hedef alır. Tarımsal üretimin tasfiyesiyle geçim araçlarını kaybeden köylü, ağır bir ikilemle karşı karşıya bırakılır: Ya şirketin sunduğu işe razı olacak ya da doğasını savunarak işsiz kalacaktır. Kapitalizmin “İş mi doğa mı?” biçiminde kurduğu bu sahte tercih, emek ile ekoloji arasındaki bağı parçalamayı amaçlar.

Bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda ideolojik bir müdahaledir. Çünkü sermaye, ekolojik mücadeleyi bilinçli biçimde parçalayarak onu toplumun temel gündemlerinden biri olmaktan çıkarmaya çalışır. Böylece işsizlik, yoksulluk, göç ve hayat pahalılığı “ekonomik sorunlar” olarak tartışılırken; doğanın talanı yalnızca “çevre sorunu” olarak daraltılır. Halbuki bunların tümü aynı kapitalist üretim ilişkilerinin sonuçlarıdır.

“Siyaset üstü” kavramı üzerinden tek taraflı kontrol mekanizması

Türkiye’de birçok bölgede görüldüğü gibi, yerel ekoloji mücadeleleri zamanla siyasal iktidarın yerel temsilcileri, bazı sivil toplum yapıları ya da belirli kişiler üzerinden denetim altına alınabiliyor. Mücadele alanı “siyaset üstü” ilan edilirken, gerçekte tek taraflı bir siyasal kontrol mekanizması kuruluyor. İnsanlara “ben olmazsam bu mücadele yürüyemez” anlayışının dayatılması, halkın kolektif öz örgütlenmesini zayıflatırken, mücadeleyi kişilere bağımlı hale getiriyor.

Özellikle Doğu Karadeniz’de HES projeleri, taş ocakları ve madencilik faaliyetleriyle birlikte yaşanan ekolojik yıkım bunun somut örneklerini sunuyor. Nehir yataklarının doğal akışının değiştirilmesi, bağlantı yolları nedeniyle orman ekosisteminin parçalanması, hafriyatın dere yataklarını doldurması ve yoğun maden faaliyetlerinin yarattığı alüvyon birikimi; sel, heyelan ve taşkın risklerini artırıyor. Dolayısıyla yaşanan afetler yalnızca “doğal” değil, doğrudan politik-ekonomik tercihlerin sonucudur.

Bu noktada hukuki mücadele elbette önemsiz değildir. Dava açmak, yürütmeyi durdurma kararları almak, dilekçeler hazırlamak ya da imza kampanyaları düzenlemek belirli koşullarda gerekli olabilir. Ancak ekolojik mücadeleyi yalnızca hukuki zemine sıkıştırmak, devlet ile sermaye arasındaki yapısal ilişkiyi göz ardı etmek anlamına gelir. Çünkü devlet, çoğu durumda sermaye birikim süreçlerinin düzenleyicisi ve koruyucusu olarak hareket eder. Bu nedenle politik bir saldırıya yalnızca hukuki araçlarla karşı koymak yeterli değildir.

Ekolojik mücadele, ancak emek mücadelesiyle, kadın hareketiyle, köylü direnişleriyle ve diğer toplumsal muhalefet dinamikleriyle birleşebildiği ölçüde gerçek bir dönüşüm kapasitesi yaratabilir. Çünkü doğanın savunulması ile yaşamın savunulması birbirinden ayrı değildir. Kapitalizmin toplum ve doğa üzerindeki tahakkümüne karşı verilecek mücadele de bu nedenle ortak, bütünlüklü ve politik bir mücadele olmak zorundadır.

Bugün gelinen noktada ekolojik kriz yalnızca doğanın değil, insanlığın geleceğinin de krizidir. Bu nedenle mesele yalnızca birkaç ağacın, derenin ya da vadinin korunması değildir. Asıl mesele, yaşamın bütünü üzerinde kurulan sermaye egemenliğine karşı nasıl bir toplumsal alternatif üretileceğidir. Ekolojik mücadele tam da bu nedenle sınıfsal, politik ve tarihsel bir mücadeledir. Türkiye’de birçok ekoloji mücadelesinde görüldüğü üzere, mücadele alanı zamanla siyasal iktidarın yerel temsilcileri tarafından kontrol edilmeye çalışılıyor. Özellikle bazı bölgelerde, çeşitli dernekler, yerel örgütlenmeler ya da muhtarlar tarafından mücadele inisiyatifinin iktidar partisine mensup belediye başkanlarına veya yerel yöneticilere fiilen devredilmesi, ekolojik direnişlerin bağımsız karakterini zayıflatıyor.

Kontrollü bir mücadele zemini

Bu durum, mücadeleyi kolektif halk iradesinden çıkarıp belirli siyasal aktörlerin denetimine açıyor. Böylece ekoloji mücadelesi toplumsal bir direniş hattı olmaktan uzaklaştırılarak kişisel ve siyasal hesapların aracı haline getiriliyor. Yerel iktidar odakları, mücadeleyi kendi denetimleri dışında geliştiğinde tehdit olarak algılarken; kendi bilgileri ve onayları dışında yapılan etkinliklere karşı baskıcı ve dışlayıcı refleksler gösterebiliyor.

Örneğin Arhavi’de 30 Mayıs’ta yapılan “Madene Hayır” mitinginin neden kendilerine danışılmadan organize edildiği üzerinden kriz yaratılması, ekolojik mücadelenin demokratik katılım temelinde değil, siyasal vesayet anlayışıyla ele alındığını gösteriyor. Mücadelenin içeriğinden çok kimin organize ettiği tartışılırken; böylece doğa talanına karşı ortak direnç yerine, hareketin kontrolü ve temsil yetkisi öne çıkıyor.

Daha da önemlisi, kamuoyuna sürekli “Ekoloji mücadelesi siyaset üstüdür” söylemi sunulurken; aynı çevrelerin iktidar ilişkileriyle kurduğu bağlar üzerinden mücadele alanını biçimlendirmeye çalışması ciddi bir çelişki yaratıyor. Ekolojik mücadelede sözde siyaset reddediliyor, ancak gerçekte yalnızca muhalif ve bağımsız siyasal tutumların dışlanması hedefleniyor. Böylece ortaya gerçek anlamda tarafsız bir alan değil, iktidarın sınırlarını çizdiği kontrollü bir mücadele zemini çıkıyor.

Bu yaklaşımın en önemli sonucu ise halkın öz örgütlülüğünün zayıflatılması. Çünkü mücadele, tabandan gelişen kolektif bir direniş olmaktan çıkarılıp belirli kişilerin, yerel güç odaklarının veya siyasal ilişkilerin onayına bağımlı hale getiriliyor. Oysa ekolojik mücadele, herhangi bir siyasi kariyerin ya da yerel iktidar alanının uzantısı değil; yaşam alanlarını savunan halkın doğrudan söz ve karar hakkına dayanan bağımsız bir toplumsal mücadele olmak zorundadır. Bugün geldiğimiz noktada ekoloji mücadelesinin neden büyüyemediğini, neden gerçek bir halk direnişine dönüşemediğini anlamak istiyorsak önce şu çelişkiye bakmak gerekiyor: Bir yandan “mücadele siyaset üstü olsun” deniliyor, diğer yandan mücadele doğrudan siyasal iktidarın yerel temsilcilerinin denetimine bırakılıyor. İşte tam da bu nedenle mücadele büyümüyor, daraltılıyor, etkisizleştiriliyor.

Bazı örgütlenmelerin, muhtarların ve yerel yapıların maden karşıtı sürecin inisiyatifini iktidar partisinin belediye başkanına devretmesi, ekoloji mücadelesinin bağımsız karakterine ağır zarar veriyor. Çünkü o noktadan sonra mesele doğayı savunmak olmaktan çıkıp, yerel siyasal iktidarın kontrol alanına dönüşüyor. Belediye başkanı artık halk adına değil, kendi siyasal pozisyonu adına hareket etmeye başlıyor.

Bugün yaşanan da tam olarak budur. Kendi dışında gelişen hiçbir hareketi kabul etmeyen bir anlayış dayatılıyor. Daha önce kendisine verilen temsil ve yetkiyi, halkın ortak mücadelesi için değil, kendi siyasal etkisini büyütmek için kullanıyor. Kimi zaman aba altından sopa gösteriliyor, kimi zaman açık açık tehdit dili kuruluyor. “Ben olmadan bu mücadele yürüyemez”, “İktidarı karşınıza alırsanız sonuç alamazsınız”, “Atılan sloganlar madeni durdurmaz” denilerek insanlar edilgenleştirilmeye çalışılıyor.

Sorun maden değil, eylemin kendileri dışında örgütlenmesi

30 Mayıs’ta yapılan “Madene Hayır” yürüyüşü öncesi koparılan tartışma da bunun en açık örneğiydi. Sorun maden değildir artık; sorun eylemin neden onların bilgisi ve kontrolü dışında örgütlendiğidir. Halkın kendi iradesiyle bir araya gelmesi rahatsızlık yaratıyor. Çünkü kontrol edilemeyen her toplumsal hareket, mevcut yerel iktidar ilişkileri açısından tehdit olarak görülüyor.

Daha da çarpıcı olan ise şudur: İktidar partisinin milletvekili çıkıp “Burada maden olmayacak” diyor, ilçe başkanı aynı söylemi tekrar ediyor ve ardından halka dönüp “O zaman siz neden maden karşıtı eylem yapıyorsunuz?” diye soruluyor. Yani mücadele eden insanlar suçlanıyor. Sanki doğayı talan eden şirketler değilmiş gibi, sanki ruhsatları veren siyasi iktidar değilmiş gibi, sanki yıllardır dereleri, ormanları, dağları sermayeye açan politikalar ortada yokmuş gibi davranılıyor.

Tam burada büyük bir yanılsama devreye giriyor: “Siyaset üstü mücadele” söylemi.

Soruyoruz o halde: Siyasal iktidarın belediye başkanı nasıl tarafsız kabul edilebiliyor? Devletin tüm imkanlarını kullanan, partisinin politik hattıyla hareket eden bir yerel yönetici nasıl “siyaset üstü” sayılıyor da; doğasını, deresini, yaşam alanını savunan insanlar “siyaset yapmakla” suçlanıyor?

Gerçek şudur: Ekoloji mücadelesini siyasetsizleştirme söylemi tarafsızlık üretmiyor; aksine mücadeleyi iktidarın çizdiği sınırlar içine hapsediyor. İnsanlardan itiraz etmeleri ama fazla konuşmamaları, direnmeleri ama siyasal bir söz üretmemeleri, doğayı savunmaları ama iktidarı rahatsız etmemeleri isteniyor.

Oysa doğanın talanı politik bir saldırıdır. Maden ruhsatlarını verenler politiktir, şirketleri koruyanlar politiktir, ormanları sermayeye açanlar politiktir. Bu saldırıya karşı verilen mücadele de doğal olarak politiktir. Çünkü mesele yalnızca birkaç ağacın kesilmesi değil; yaşam alanlarının, ortak geleceğin ve halkın iradesinin sermayeye teslim edilmesidir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, kişilere bağlı, denetlenen, sınırları çizilmiş bir “izinli muhalefet” değil; halkın doğrudan söz sahibi olduğu bağımsız ve birleşik bir ekoloji mücadelesidir. Çünkü doğayı gerçekten savunacak olanlar, onu siyasi kariyer alanına çevirenler değil; o topraklarda yaşayan ve geleceğini savunan halktır.

Bugün geldiğimiz noktada ekoloji mücadelesinin neden büyüyemediğini, neden gerçek bir halk direnişine dönüşemediğini anlamak istiyorsak önce şu çelişkiye bakmak gerekiyor: Bir yandan “mücadele siyaset üstü olsun” deniliyor, diğer yandan mücadele doğrudan siyasal iktidarın yerel temsilcilerinin denetimine bırakılıyor. İşte tam da bu nedenle mücadele büyümüyor, daraltılıyor, etkisizleştiriliyor.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, kişilere bağlı, denetlenen, sınırları çizilmiş bir “izinli muhalefet” değil; halkın doğrudan söz sahibi olduğu bağımsız ve birleşik bir ekoloji mücadelesidir. Çünkü doğayı gerçekten savunacak olanlar, onu siyasi kariyer alanına çevirenler değil; o topraklarda yaşayan ve geleceğini savunan halktır.

(Evrensel)
03.06.2026 05:55

Meteoroloji'den İç Anadolu ve Karadeniz'e sağanak uyarısı: Hangi illerde yağış bekleniyor?

Meteoroloji, öğle saatlerinden sonra İç Anadolu'nun kuzeydoğusu ile Orta Karadeniz genelinde kuvvetli sağanak beklendiğini duyurdu. Sel, su baskını ve ulaşımdaki aksamalara karşı yurttaşların tedbirli olması istendi.

Meteoroloji'den İç Anadolu ve Karadeniz'e sağanak uyarısı: Hangi illerde yağış bekleniyor? Fotoğraf: Didem Mente/AA
03.06.2026 00:50

Nijerya, Ebola tehdidi nedeniyle 10 eyaleti alarm durumuna geçirdi

Nijerya, Uganda ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti'nde (KDC) görülen Bundibugyo Ebola virüsü vakaları nedeniyle ülkenin 10 eyaletini alarm durumuna geçirdi.

Nijerya, Ebola tehdidi nedeniyle 10 eyaleti alarm durumuna geçirdi

Fotoğraf: AA

02.06.2026 22:19

İsrail ordusu, Lübnan'ın Sur kentindeki Hristiyan bölgeleri için de saldırı tehdidinde bulundu

İsrail ordusu, Lübnan’ın güneyinde yer alan Sur kentindeki Hristiyan bölgeleri için yakın gelecekte tahliye uyarısı yapacağını belirterek saldırı tehdidinde bulundu.

İsrail ordusu, Lübnan'ın Sur kentindeki Hristiyan bölgeleri için de saldırı tehdidinde bulundu

Arşiv | Fotoğraf: DHA

02.06.2026 21:08

BM’den İsrail saldırıları ile ilgili açıklama: Lübnan'a bugün 16 saat içinde 468 kez ateş açıldı

BM, İsrail tarafından Lübnan’a bugün 16 saat içinde 468 kez topçu, havan ve roket atma olayının kaydedildiğini bildirdi. BM, tüm tarafları ateşkes anlaşmasına uymaya çağırdı.

BM’den İsrail saldırıları ile ilgili açıklama: Lübnan'a bugün 16 saat içinde 468 kez ateş açıldı

Fotoğraf: AA

02.06.2026 21:50

Munzur Festivali'nin tarihi belli oldu: Festival komitesi katılım çağrısında bulundu

Munzur Kültür ve Doğa Festivali Tertip Komitesi, 30-31 Temmuz, 1-2 Ağustos tarihlerinde gerçekleştirilecek 24'üncü Munzur Kültür ve Doğa Festivali'ne katılım çağrısında bulundu.

Munzur Festivali'nin tarihi belli oldu: Festival komitesi katılım çağrısında bulundu

Fotoğraf: MA

02.06.2026 20:58 / Güncelleme: 21:01

Portekiz'de emekçiler 'Çalışma reformu' adı altında haklarının gasbedilmesine karşı yarın genel greve gidiyor

Portekiz'de emekçiler, azınlık sağ hükümeti tarafından, “Çalışma reformu” adı altında haklarının gasbedilmesine karşı işçi sendikalarının çağrısıyla yarın genel greve gidiliyor.

Portekiz'de emekçiler “Çalışma reformu” adı altında haklarının gasbedilmesine karşı yarın genel greve gidiyor

Fotoğraf: andresmh/Flickr CC BY-SA 2.0

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!