02.06.2026 16:10 / Güncelleme: 17:41

'Demokles’in kılıcı'na karşu mutlak bir mücadele nasıl verilir?

Ortaya çıkan ikililik şudur: İktidarın saldırganlığına karşı kurumsal dayanışmayı büyütmek ama çözümü sistem içi reflekslere sıkışmadan doğrudan sokakta, üretim ve yaşam alanlarında arayan bağımsız bir sınıf hattını örmek.

“Demokles’in kılıcı”na karşu mutlak bir mücadele nasıl verilir?

Fotoğraf: ANKA

Taylan Özgür DELİBAŞ

Emek Gençliği MYK üyesi

 

Türkiye, tarihinin en keskin siyasal ve ekonomik kırılmalarından birinden geçiyor. CHP Genel Merkezi’ne yönelik kolluk müdahalesi, kapılara dayanan polis kalkanları ve alelacele işletilen "mutlak butlan" süreci, bu kırılmanın yeni bir momentini, rejimin tasfiye operasyonlarında ulaştığı bir üst aşamayı ifade etmekte. Ancak bu tablo, sadece bir ana muhalefet partisinin iç tüzük krizi veya salt bir “hukuk garabeti” şeklinde okunamaz. Karşımızda duran tablo, iktidarın ve devlet aygıtının siyasal alanı bütünüyle yeniden dizayn etmek üzere başlattığı, sermaye onaylı genel bir saldırı dalgasının ta kendisidir.

Kuşkusuz muhalefetin her kesimine yönelen bu topyekûn tasfiye operasyonu, yalnızca parti binalarına ve kurumsal yapılara yönelik bir polis müdahalesiyle sınırlı değil. İmamoğlu gibi toplumsal karşılığı olan ve sandıkta iktidarı geriletme potansiyeli taşıyan isimlere karşı alelacele hazırlanan “İmamoğlu Suç Örgütü” iddianameleri, Demokles'in kılıcı gibi sallandırılan siyasi yasak davaları ve kayyum politikaları; muhalefeti bilinçli bir biçimde adaysız, aktörsüz ve seçeneksiz bırakma hedefinin somut adımlarıdır.

AKP iktidarı, yıllardır devlet bürokrasisini ele geçirirken diğer yandan muhalefeti bozuşturmayı ve bölmeyi amaçlayan bir politika izledi. Muhalefeti, bir iktidar alternatifi olamayacak düzeyde siyaseten parçacıklı, toplumsal kesimleri de birbirine düşmanlaştıran ve kendi tabanını böylece konsolide eden bir yerde durdu. 31 Mart seçimleriyle birlikte bu tablo değişti ve iktidar beklenmedik bir yenilgi aldı. Bu tarihin ardından yargı eliyle atılan adımların her biri de, öne çıkabilecek tüm siyasi figürleri kıskaca alarak sandığın daha kurulmadan anlamsızlaştırılmasını hedeflemektedir.

İktidarın, kendi var ettiği hukuki sınırları dahi rafa kaldırarak tüm zor aygıtlarını bu denli pervasızca sahneye sürmesinin ardında “mutlak bir güç” değil, derin bir yönetememe krizi ve kitleler açısından yaşanan rıza kaybı yatıyor. İktidar, toplumsal meşruiyetini yitirdikçe ve tabanındaki çözülmeyi durduramadıkça daha da kırılganlaşıyor; düzenin sınırlarını aşmayan bir ana muhalefetin varlığına, potansiyel bir adayın ismine dahi tahammülü kalmıyor.

Bu tahammülsüzlüğün ve tasfiye operasyonlarının asıl itici gücü ise siyasilerin “koltukta kalma” refleksiyle sınırlı değil. Aynı zamanda emekçiler açısından acımasız bir ekonomik programın hayata geçirilebilmesi için duyulan ihtiyaç.

Tam da bu süreçte, Orta Vadeli Program (OVP) adı altında memleket tarihinin en ağır yoksullaştırma ve mülksüzleştirme politikaları uygulanıyor. Reel ücretlerin acımasızca eritildiği, dolaylı vergilerle krizin faturasının tamamen işçi sınıfına, emekçilere ve yoksul halka kesildiği, devasa kamu kaynaklarının bir avuç holdingin kasasına aktarıldığı bu sömürü çarkının dönebilmesi için iktidarın, halk kitlelerinin harekete geçme ve itiraz etme kanallarını tıkamaya ihtiyacı var.

Bu siyasetsizleştirme ve toplumu zapturapt altına alma operasyonu, içeride yargı operasyonlarıyla sürerken, dış politikadaysa ABD merkezli tutumla eş zamanlı ilerlemekte; Trump’tan icazet alarak pratiğe geçmektedir. Mutlak butlan kararlarının ve parti baskınlarının arifesinde gerçekleşen Trump-Erdoğan görüşmesi; Trump'ın bu görüşmenin ardından Türkiye'yi, Abraham Anlaşmaları ekseninde emperyalist merkezlerin Ortadoğu tasarımına entegre etmeye davet etmesi tesadüf değildir. İktidar, dışarıda uluslararası sermayenin ve emperyalizmin bölgesel planlarına sadakat sözü verip “uyum” mesajları iletirken içeride bu programı uygulayabilmek için ihtiyaç duyduğu sükûneti, ucuz emek rejimini ve sömürü koşullarını devlet zoru yoluyla garanti altına almaktadır.

Derinleşen kriz, OVP

Saray rejiminin ekonomik ve siyasal alanda yürüttüğü sömürü ve saldırı politikaları yoğunlaşarak devam ediyor. Şubat ayında görülen artışı dışında aralık, ocak ve mart aylarında sanayi üretimi artışında negatif büyüme yaşandı. Cari açıktaki artış devam ederken yurt dışına sermaye çıkışı ve döviz rezervlerindeki azalma da sürüyor. Yıl sonu enflasyon hedefleri daha şimdiden büyük oranda aşılırken, Merkez Bankası tarafından revize edilen oranların da tutmayacağı ve gerçeği yansıtmadığı genel kabul görüyor.

OVP kapsamında sürdürülen IMF’siz IMF politikaları, iktidarı destekleyen kimi sermaye çevreleri tarafından eleştirilip pay kapma amaçlı mızıldanmalara neden olsa da esas olarak güçlendirilip yenilenerek kararlı bir şekilde uygulanıyor. Erdoğan-Şimşek ekonomi yönetimi, programın ana karakteri olan ucuz emek sömürüsü ve kaynakların tekellere akıtılmasındaki ısrarını sürdürüyor.

Saldırılar karşısında dayanışmanın tarihsel sorumluluğu

Bu tabloya bakıldığında, iktidarın tüm zor aygıtlarını seferber ederek giriştiği bu genel saldırı dalgası sıradan bir “siyasi rövanş” değil; tek adam yönetiminin faşizmi kurumsallaştırma ve sınırsız sömürünün tahkim edilmesi operasyonudur.

Bu ağır tabloda kayyımlara, mutlak butlan davalarına ve siyasi yasak tezgâhlarına karşı ana muhalefet partisiyle (CHP) demokratik zeminde dayanışma içinde olmak, sosyalistler için taktiksel bir lütuf değil, aksine faşizmin inşasını durdurmak adına ertelenemez bir tarihsel sorumluluktur. Ana muhalefetin devletin zor aygıtıyla ezilmesine seyirci kalmak, faşizmin kurumsallaşmasına alan açmak ve işçi sınıfının, ezilen halk kesimlerinin nefes alma kanallarının da bütünüyle boğulmasına rıza göstermektir. Siyasi iktidarın muhalefetsizleştirme operasyonuna karşı, saldırıya uğrayan tüm kurumlarla omuz omuza durmak, asgari siyasal ve demokratik kazanımları savunmanın zorunlu bir gereğidir.

Düzen sınırlarını aşan bağımsız bir sınıf hattının zorunluluğu

Ancak bu tarihsel sorumluluk, asla CHP’nin edilgen, sistem içi kodlarına ayarlı, parti içi hiziplere ve adaylık hesaplarına sıkışmış, sermaye düzenini karşısına almaktan kaçınan “beklemeci” çizgisine yedeklenmek anlamına gelemez. Faşizme karşı kurulan dayanışma zemini, CHP'nin kitleleri “sandığı beklemeye” iten, eylemleri basınç düşürücü kontrollü mitinglere hapseden ve toplumsal öfkeyi soğutan o burjuva sınırlarının dışına taşmalıdır.

Siyasal alanı sadece düzen partileri arası bir kayıkçı kavgası olarak okuyan, krizin asıl sorumlularını gizleyen illüzyonu yırtıp atılmalıdır. Memleketteki yoksulluğun, ekolojik talanın ve faşist zorbalığın asıl faili; TÜSİAD’dan MÜSİAD'a, ihaleci çetelerden uluslararası finans kapitale uzanan sermaye bloklarıdır. Çerçevesi tekelci burjuvazi tarafından çizilmiş bu arenada, emeğin çıkarlarını merkeze almayan ve sömürü çarklarına çomak sokmayan hiçbir düzen içi muhalefet biçimi halka kalıcı bir kurtuluş getiremez.

İktidar saldırılarını artırırken ana muhalefetin bu taarruza verdiği yanıt, devletle ve Genel Merkez binalarına kadar giren sermaye düzeniyle sahici bir siyasal çatışmaya girmekten özenle kaçınmak olmuştur. Çözümü bütünüyle partizanlaşmış yargı mekanlarında arayan ve toplumsal itirazı yalnızca kendi yönetebileceği “kontrollü alanlara” ya da seçim sandığına hapseden bu tutum, beklenmedik ve şaşırtıcı bir tutum değildir. Aksine bu refleks, CHP'nin kendine addettiği devletin kurucu ve “düzenin garantörü” partisi olma misyonunun tarihsel ve sınıfsal bir sonucudur. Düzenin sınırlarını aşacak yapısal bir eylemlilik, CHP için de en az iktidar kadar büyük bir tehdittir.

Tablonun bir diğer yüzü ise burjuva siyasetinin yapısal kokuşmuşluğudur. Düzen siyasetçilerinin kendi aralarındaki adaylık yarışını ve hizip çatışmalarını memleketin dertlerinden üstün tutması bu çürümüşlüğün açık kanıtıdır. Bütün siyasi ufkunu şahsi ikbal hesaplarına hapseden bu anlayış, yeri geldiğinde o koltukları koruyabilmek için bizzat iktidarın kendisiyle iş birliği yapmaktan dahi çekinmemiştir. Kendi çıkarlarını halkın çıkarlarının üstünde tutarak sistem içi muhalefetin emekçilere verecek hiçbir şeyi olmadığını bir kez daha göstermiştir.

Türkiye'yi yönetmeye aday olduğunu söyleyen CHP, Boğaziçi direnişinden 19 Mart'a toplumsal öfkenin açığa çıktığı her dönemde benzer bir pozisyon almıştır. Sokaktaki meşru itirazı, düzenin sınırları içinde ehlileştirilmesi ve kontrol altında tutulması gereken bir kalabalık olarak gören ana muhalefet; işçinin, öğrencinin ve ezilenlerin sokaklarda ve üretim alanlarında kurucu bir siyasi özneye dönüşmesinden ısrarla imtina etmektedir.

Hal böyleyken toplumda biriken devasa öfkenin henüz radikal bir kırılmaya ve birleşik bir direnişe dönüşememesini yalnızca ana muhalefetin bu frenleyici rolüyle açıklamak eksik bir değerlendirme olacaktır. Düzen muhalefeti zaten kendi sınıfsal varoluşunun gereğini yapmaktadır. Buradaki asıl açmaz ve devrimci güçler açısından aşılması gereken temel eşik; sosyalist hareketin, kitleleri bu burjuva hegemonyadan koparıp alacak örgütsel ve siyasal müdahaleyi henüz sokağı belirleyecek düzeyde inşa edememiş olmasıdır. İşçi sınıfının ve ezilenlerin faşizmin inşasına karşı pozisyon alması, ana muhalefetin kendiliğinden sınırlarını esnetmesiyle değil; ancak o pasifize edici sınırları parçalayan, sokağın dağınık öfkesini CHP'nin beklemeci siyasetinden kurtararak bağımsız siyasal bir güç olarak sahneye çıkmasıyla, devrimci iradenin maddi bir güce dönüşmesiyle mümkündür.

İşçi sınıfı ve emekçilerin birleşik mücadelesini örgütlemek

Bütün bu sürecin temel amacı halkı sindirmek olsa da ortada tek adam yönetiminin ve sermayenin hesaplarını bozan devasa bir gerçeklik var: Geniş halk kitleleri, işçiler ve özellikle gençler, bu operasyonların sınıf niteliğini çok net görmekte; CHP'nin içi boşaltılmış “çağrı ritüellerini” ise giderek ciddiye almamaktadır. Toplumun bağrında, sandığa sığmayan, çok daha sahici, sonuç alıcı bir mücadele arayışı mayalanmaktadır. Gençliğin bu ezberlenmiş sekansları yapısal olarak sorgulaması, mücadele fikrinin düzen sınırlarına sığmadığının göstergesidir.

Siyaseten ortaya çıkan ikililik şudur: İktidarın saldırganlığına karşı uğradığı saldırı temelinde kurumsal dayanışmayı büyütmek, ama sistem içi reflekslere sıkışmadan doğrudan sokakta, üretim ve yaşam alanlarında arayan bağımsız bir sınıf hattını örmek. İktidarın faşizan baskılarına ve ekonomik yıkıma itiraz eden o devasa toplumsal öfkenin, düzen içi siyasete ve burjuva muhalefetin kurumuş kanallarına hapsolup sönümlenmesine izin verilemez.

Bugün sosyalistler olarak önümüzdeki görev, faşizme ve sömürüye karşı direnen parçalı dinamikleri (okulunu savunan öğrenciyi, doğasına sahip çıkan köylüyü, sendika hakkı ve insanca ücret için direnen işçiyi) ortak bir sınıfsal öfke etrafında birleştirmektir. Saldırılar karşısında gelişen dağınık itirazı doğrudan sermaye iktidarını karşısına alan, emek ve demokrasi güçlerinin birleşik mücadelesine dönüştürebilmektir.

Hedefine tek adamın yaslandığı sermaye düzenini ve tekelleri koyan, gücünü tabandaki işyeri komitelerinden ve havza örgütlenmelerinden alan bağımsız siyasal seçenek güçlendirilmeden ne tek adam rejiminin temellerini sarsmak ne de geniş kitleleri o yılgınlık kabuğunu kırarak sahici ve uzun erimli bir mücadele için mobilize etmek mümkündür.

Memleketi ucuz emek cennetine çeviren, gençleri güvencesiz bir geleceğe mahkûm eden sermaye programını hedef almayan hiçbir düzen içi formül, kitlelere o güveni ve cesareti veremez. Kitleleri sokağa dökecek ve rejimi geriletecek esas güç, kendi çıkarları etrafında kenetlenmiş bir sınıfın mücadelesidir. Faşizmin inşasına karşı; işçi ve emekçi kitleleri kapsayan antikapitalist, antiemperyalist bağımsız bir siyasal odağı kurmak ve bu halk seçeneğini ilmek ilmek örmek, önümüzdeki dönemin tek gerçek çıkış yoludur.

(Genç Hayat)
02.06.2026 14:40

Osmaniyeli çiftçiden buğday fiyatına tepki: 'Bir kilo buğdayı satıp bir tane ekmek alamıyoruz'

TMO'nun açıkladığı buğday alım fiyatına tepki gösteren Osmaniyeli çiftçi Veli Hambal, üretim maliyetlerinin yüzde 40'ın üzerinde arttığını belirterek, açıklanan fiyatın beklentilerinin altında kaldığını söyledi.

Osmaniyeli çiftçiden buğday fiyatına tepki: “Bir kilo buğdayı satıp bir tane ekmek alamıyoruz"

Fotoğraf: ANKA

02.06.2026 14:28

Kılıçdaroğlu kurultay sorusunu yanıtsız bıraktı

CHP'de olağanüstü kurultay için imza süreci sürerken Kemal Kılıçdaroğlu'na delegelerin topladığı imzalar soruldu. Kılıçdaroğlu, "İmzalar önünüze gelince ne yapacaksınız?" sorusuna yanıt vermedi.

Kılıçdaroğlu kurultay sorusunu yanıtsız bıraktı
02.06.2026 10:28 / Güncelleme: 11:02

CHP kurultay soruşturmasında yeni gelişme: Özkan Yalım yeniden ifade verecek

Tutuklu eski Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım ile iş insanı Turgut Koç, CHP'nin 38. Olağan Kurultayı'na ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında yeniden ifade verecek.

CHP kurultay soruşturmasında yeni gelişme: Özkan Yalım yeniden ifade verecek

Fotoğraf: Uşak Belediyesi

Evrensel'i Takip Et

Bildirimleri aç

Bildirimler

Önemli haberlerden ve gelişmelerden haberdar olmak ister misiniz?

✓ Bildirimler başarıyla açıldı!