Bakü-Tel Aviv enerji hattı bölge için ne anlama geliyor?
Bakü-Tel Aviv hattında büyüyen şey yalnızca enerji ticareti değil; aynı zamanda bölgesel savaş düzenidir. Ve bu düzenin kazananları enerji şirketleri, silah tekelleri ve otoriter yönetimler olurken kaybedenler yine halklar oluyor.
Fotoğraf: Bright estrellas/Wikimedia Commons CC BY-SA 4.0
Revan Cavit
Azerbaycan devlet petrol şirketi SOCAR, İsrail’in Akdeniz açıklarındaki doğal gaz sahası Tamar’ın yüzde 10 hissesini, İsrailli Union Energy şirketinde satın aldı. Anlaşma haziran 2025’te tamamlandı.
Bu, sıradan bir enerji yatırımı değil. Bu hamle, Azerbaycan iktidarının uzun yıllardır sessizce büyüttüğü Bakü-Tel Aviv ekseninin artık açık bir stratejik ortaklığa dönüştüğünün ilanı oldu. Üstelik bu ortaklık yalnızca enerjiyle sınırlı değil; savunma sanayisinden yapay zekaya, siber güvenlikten Doğu Akdeniz jeopolitiğine kadar uzanan geniş bir siyasal-askeri bloklaşmanın parçası.
Emperyalist planlara doğrudan eklenme
SOCAR ile İsrailli Union Energy arasında imzalanan yeni mutabakatlar, BP ve NewMed Energy şirketleri ortaklığında İsrail açıklarında alınan doğal gaz arama lisansları ve “yeşil enerji koridoru” projeleri yalnızca ekonomik başlıklar olarak okunamaz. Bunlar aynı zamanda Azerbaycan sermayesinin ve Aliyev yönetiminin bölgesel emperyal enerji rekabetine daha doğrudan eklemlenmesidir.
İsrail herhangi bir devlet değil, genel olarak Filistin ve son yıllarda Gazze’de süren yıkımın, işgalin ve savaş ekonomisinin merkezi. Filistin halkı yıllardır ağır bombardımanlar, abluka ve kitlesel yıkımla karşı karşıyayken İsrail’le yapılan her büyük ekonomik ve stratejik anlaşma kaçınılmaz olarak politik bir anlam taşır. Bu nedenle SOCAR’ın Tamar sahasına ortak olması, yalnızca enerji yatırımı değil, İsrail’in bölgesel ekonomik-siyasal meşruiyetini güçlendiren bir adım.
Azerbaycan yönetimi yıllardır İsrail’le ilişkilerini “pragmatik dış politika” olarak sunmaya çalışıyor. Ancak bu pragmatizm söylemi gerçekte sınıfsal ve siyasal bir tercihin üzerini örtüyor. Çünkü mesele yalnızca petrol ya da doğal gaz satışı değil; aynı zamanda otoriter rejimlerin karşılıklı çıkar ortaklığıdır. İsrail, Azerbaycan’a yüksek teknoloji silah sistemleri, İHA’lar ve hava savunma teknolojileri sağlıyor. Azerbaycan ise İsrail’e enerji güvenliği, jeopolitik erişim ve “Müslüman coğrafya”da diplomatik alan açıyor.
Özellikle 2020 Dağlık Karabağ savaşı sonrasında bu ilişkilerin hız kazanması tesadüf değil. Karabağ savaşında İsrail yapımı silahların oynadığı rol Azerbaycan kamuoyunda uzun süre “zafer teknolojisi” propagandasıyla sunuldu. Ancak bugün aynı askeri-endüstriyel hattın Gazze’de nasıl bir soykırım yaşattığı bütün dünyanın gözleri önünde yaşanıyor.
Doğu Akdeniz’de kurulan yeni enerji denklemi de bu ortaklığın başka bir boyutu. İsrail, Yunanistan, Güney Kıbrıs, ABD ve Avrupa sermayesinin uzun süredir şekillendirmeye çalıştığı enerji hattına şimdi Azerbaycan da dahil oluyor. Böylece Bakü yönetimi yalnızca Kafkasya’da değil, Akdeniz enerji jeopolitiğinde de etkin bir aktör olmayı hedefliyor. Fakat bu “küresel oyuncu” olma stratejisinin bedelini halklar ödüyor. Çünkü enerji koridorları büyüdükçe militarizm, güvenlik harcamaları ve bölgesel gerilimler de büyüyor.
Emperyalist planlara ‘yeşil’ örtü
Yeşil enerji söylemi ise ayrı bir propaganda başlığı. AB ile Azerbaycan arasında temmuz 2022’de enerji alanında stratejik ortaklık mutabakatı imzalandı; burada enerji dönüşümü, yenilenebilir enerji ve yeşil hidrojen başlıkları öne çıkarıldı. Aralık 2022’de Azerbaycan, Gürcistan, Romanya ve Macaristan arasında “Yeşil Enerji Geliştirme ve İletim Stratejik Ortaklığı” anlaşması imzalandı. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın geliştirdiği EuroAsia Interconnector ve daha sonra Great Sea Interconnector adıyla devam eden projeler de “yeşil enerji koridoru”, “enerji dönüşümü” ve “yenilenebilir enerji entegrasyonu” söylemleriyle savunuldu. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında geliştirilen elektrik ve enerji bağlantı projeleri de Avrupa’ya uzanan “yeşil koridor” olarak tanıtıldı. Ancak fosil yakıt şirketleri, silah sanayisi ve bölgesel güç mücadeleleriyle iç içe geçmiş bu projelerin çevreci bir gelecekten çok yeni enerji pazarları ve jeopolitik nüfuz alanları yaratma hedefi taşıdığı görülüyor.
Fosil yakıt tekelleri ve savaş ekonomileriyle iç içe geçmiş devletlerin “yeşil dönüşüm” söylemi, çoğu zaman yeni enerji pazarlarının ideolojik ambalajından ibaret kalıyor. Filistin’de enerji altyapıları bombalanırken, Gazze karanlığa ve açlığa mahkum edilirken İsrail’le geliştirilen “sürdürülebilir enerji ortaklıkları”ndan söz edilmesi büyük bir siyasal ikiyüzlülük yaratıyor.
Barışın önündeki engel…
Bugün Azerbaycan iktidarı içeride milliyetçi söylemle toplumsal meşruiyet üretmeye çalışırken dışarıda İsrail’le stratejik ortaklığını derinleştiriyor. Ancak Filistin meselesi yalnızca diplomatik bir başlık değildir. Filistin halkının mücadelesi, aynı zamanda emperyalizme, işgale ve savaş ekonomisine karşı bir halk direnişidir. Bu nedenle İsrail’le kurulan askeri, ekonomik ve teknolojik ortaklıkların “tarafsız ticari ilişki” olarak sunulması mümkün değildir.
Bakü-Tel Aviv hattında büyüyen şey yalnızca enerji ticareti değil; aynı zamanda bölgesel savaş düzenidir. Ve bu düzenin kazananları enerji şirketleri, silah tekelleri ve otoriter yönetimler olurken kaybedenler yine halklar oluyor. Filistin’de, Kafkasya’da ve Ortadoğu’da barışın önündeki en büyük engellerden biri de tam olarak bu çıkar ortaklıklarıdır.
Evrensel'i Takip Et