Özgür irade ne kadar özgür, seçimlerimiz ne kadar bize ait?
Zeynep Kaçar’la son romanı ‘Seni Seviyorum Uçur Beni’ üzerine konuştuk: “Sosyal medyayla birlikte her gün yüzlerce binlerce cinayete, vahşete tanık oluyoruz. Savaşları canlı yayınlarda takip ediyoruz. Bence çoktan duyarlılığımız köreldi."
Anıl Mert Özsoy
[email protected]
Edebiyatın karanlık damarlarından beslenen, bugünün şehir hayatını tüm çıplaklığıyla yüzümüze çarpan bir romanın izini sürüyoruz bu söyleşide. Zeynep Kaçar’ın Doğan Kitap tarafından yayımlanan Seni Seviyorum Uçur Beni adlı romanı şiddetin, yoksulluğun ve sevgisizliğin iç içe geçtiği bir toplumsal labirentin anlatısı. Tanıdık olanın yabancılaştığı, sıradan olanın dehşet verici bir açıklık kazandığı bu anlatı, çağın ruhunu, kırılganlığını ve giderek katılaşan vicdanını görünür kılıyor.
Kaçar, metninde okuru bir “oyun” metaforunun içine davet ederken, bu oyunun kurallarını belirleyen görünmez güçleri de sorgulamaya açıyor. “Start Game” ve “Level” başlıklarıyla kurulan yapı, ilk bakışta bir ilerleme vaadi taşırken, derinlerde sürekli yeniden üretilen bir çıkışsızlık hissini örgütlüyor. Karakterler her hamlede ilerlediklerini sansalar da aynı yere savruluyor; her yeni başlangıç, görünmez bir duvara çarpıyor. Bu nedenle roman, özgür irade fikrini yalnızca tartışmaya açmakla kalmıyor, onu neredeyse trajik bir yanılsama olarak yeniden düşünmeye zorluyor: Özgür irade ne kadar özgür, seçimlerimiz ne kadar bize ait?
Seni Seviyorum Uçur Beni, sert ve filtresiz dilin arkasındaki estetik ve politik tercihleri anlamaya çalışırken; aynı zamanda günümüz insanının duyarsızlaşma eşiğinde nasıl bir hayatta kalma refleksi geliştirdiğini de tartışmaya açıyor.
Zeynep Kaçar’la hem romanın kurduğu bu karanlık evreni, hem bu evrenin estetik ve politik arka planını hem de tüm bu karanlığın içinden sızan o kırılgan umut ihtimalini konuştuk.
Romanı “Start Game” ve “Level” başlıklarıyla kurmanız, hayatı bir oyun metaforu üzerinden düşünmeye davet ediyor. Ancak karakterleriniz bu oyunun oyuncuları olmanın dışında, adeta oyunun içinde sıkışmış figürler… Bu yapı, özgür irade fikrine bilinçli bir itiraz mı?
Her ne olursa olsun, hayat bu genç insanlar için içinden çıkılmaz sorunlar silsilesi. İlk oyunda üç karakter de tek başına. Güvenip sevebilecekleri kimseleri yok. Ancak ikinci oyunda yeni bir karakterin eklenmesiyle küçük de olsa bir umut doğuyor. Hatta içinde bulundukları durumdan kurtulacaklarını varsayıyoruz bir zaman sonra. Ama yine aynı duvara tosluyorlar. Özgür iradeleri ne olursa olsun toplum, politik düzen, ekonomik açmazlar onları sürekli aynı yere fırlatıp atıyor. Kısaca özgür irademizin bizi çevreleyen koşullardan bağımsız işlemediğine dair bir his güçlenerek yüzümüze çarpıyor diyebilirim.
‘Duyarlılığımız çoktan köreldi’
Romanda cinayet, parçalanmış bedenler ve bombalar neredeyse sıradan olaylar gibi akıyor. Şiddetin bu kadar olağan bir dilde kurulması, okurun duyarlılığını sarsmak için bilinçli bir tercih mi?
Duyarlılığımız sarsılıyor mu emin değilim. Sosyal medyayla birlikte her gün yüzlerce binlerce cinayete, vahşete tanık oluyoruz. Savaşları canlı yayınlarda takip ediyoruz. Bence çoktan duyarlılığımız köreldi. Sürekli empati kurarak yaşamak mümkün olmasa da bir körleşme içinde olduğumuz apaçık. Seni Seviyorum Uçur Beni özelinde, karakterlerin karşı karşıya oldukları şiddet dünyası bugün büyük şehirlerde hiç de hayali bir durum değil aslında. Ama roman yazmaya başladığımdan bu yana okuyucunun romanlarımın sert atmosferiyle arasına hep bir mesafe koyduğunu gözlemliyorum. “Böyle hayatlar da var” diyerek konulan bir mesafe. O hayatlar biziz. Metroda, otobüste karşımızda oturan kadın, marketteki kasiyer, yanımızdan geçen motokurye, kapımıza su getiren genç tam da böyle planlanmış bir vahşeti yaşıyorlar.
Yine metinde geçen “Ülke devasa bir şantiye alanı” cümlesi, romanın mekânsal metaforunu kuruyor. Bu şantiye, fiziksel bir dönüşümü mü, yoksa toplumsal bir yıkımı mı temsil ediyor?
Şehirlerin şekil değiştirmesi insan doğasını da doğrudan etkiliyor. Bu kalabalık, bu trafik, devasa gökdelenler, suni hava basılmış alışveriş merkezleri, fast food restoranlar bizim kim olduğumuzu belirliyor. Yeni bir insan modeli yaratılıyor uydu kentlerde. Bu yapay lüksün içinde yaşayanlar elbette birilerini kölesi belliyor. Getir götürünü yapan, pis işlerini ses çıkarmadan hallediveren, üç kuruşa hayatlarını kolaylaştıran...
Doğadan ne kadar uzaklaşırsak daha gergin, daha mutsuz ve daha tamahkar oluyoruz. Elbette bu bir insani yıkım.
Nazik Bar: Aşağıdakiler ve yukarıdakiler
Nazik Bar, suçun, iktidarın ve arzunun kesiştiği bir alan olarak öne çıkıyor. Bu mekânı kurarken bir “merkez” mi tasarladınız, yoksa bir çürüme noktası mı?
Nazik Bar üç karakterin de doğrudan ya da dolaylı bağlı olduğu bir mekan. Pis işlerin döndüğü, görünüşte şık ama bir bataklık. Aşağıdakiler ve yukarıdakiler meselesinin merkezi. Birileri rezil işlerini orada yürütüp yönetirken, vampir gibi gençlerin eti kanıyla besleniyorlar.
Aile figürü romanda yıkıcı bir noktada duruyor. Roman özelinde, “aile” kavramını nasıl ele aldınız?
İnsan yoksulluğun içinde de sevgiyi bulabilir. Yoksul ailelerde de ebeveynler çocuklarını sevgiyle koruyup kollayabilir. Ama yaşam koşulları zorlaştığında ilk derdimiz karnımızın doymasıdır. Önce açlık, ardından ne gelecekse gelir. Benim karakterlerimin en büyük yoksulluğu aslında bu sevgisizlik. Aile bağlarının güçlü olmaması. Aileden hasar görmek. Orada güvende olmayan hayatın hiçbir yerinde güvende olamaz. Özellikle böyle hastalıklı anneler yazmak benim için epey zor oldu. Kadından yana bakmak alışkanlığımı kırmak zorunda kaldım. Babalar zaten hak getire ama anneleri böyle zalim ele almak büyük bir meseleydi benim için.
Biraz derinlemesine bakan bir okur, içine fırlattığım bu dünyada onları yine de gizliden gizliye koruyup kolladığımı anlayacaktır diye umuyorum.
‘Argosuz bir dil bu ortamda steril olurdu’
Romanın dili sert, hızlı ve filtresiz. Argo, iç monolog ve neredeyse kesintisiz bir akış iç içe geçiyor. Bu dili kurarken nelere dikkat ettiniz?
Anlatıcının kim olduğu meselesiyle epey cebelleştim aslında. İlk oyunda herkesi acımasız bir kahin anlatırken, ikinci oyunda her karakteri başka bir anlatıcı anlatıyor. Karakterlerim genç oldukları için olabildiğince hızlı, gündelik ve sade bir dili tercih ettim. Bir süre rap bile dinledim.
Küfrü kullanan da yazar olarak ben miyim yoksa karakter mi bazı noktalarda iç içe geçiyor. Argosuz bir dil bu denli kaotik bir ortamda fazla steril olurdu diye düşünüyorum. Hatta yapay. Örneğin Beyza, sadece içinden küfrediyor. Küfretmenin ayıp ve hatta günah olduğuna dair bir iç sese sahip. İzzet Can'ın argoyu hiç duymadığı bir dünyadan buraya düşüyor ve roman ilerledikçe bu dili öğreniyor. Sefa Kaya ise tam da bu dilin insanı oysa o gerekmediği sürece asla küfretmiyor.
Tiyatro oyunları yazan bir yazar olarak, farklı disiplinlerden nasıl besleniyorsunuz?
Tiyatrodan hala beslendiğimi düşünüyorum. İzleyiciyken veya yazar ve yönetirken. Öte yandan öğrenciyken ilk ödevimiz gözlem yapma işi hep ve her an otomatik bir veri toplama halinde zihnimin gerisinde sürekli çalışıyor. Müzikten pek beslendiğim söylenemez ama bazı romanlarda romanın ruhunu yakalamak için karakterlerin dinleyebileceği tür müzikleri dinliyorum. Şimdi biraz heykele merak sardım. Çocukluktan kalma bir heves ama elle bir şeyler yapmak iyi geliyor.
‘Adalet hakkında düşünmeye çağıran bir roman olsun istedim’
Son olarak metinde, karakterler sürekli bir çıkış arıyor ama her seferinde aynı yere dönüyorlar. Sizce bu döngü kırılabilir mi, yoksa bu dünyada umut imkânsız mı?
Ben hiç umutsuz değilim. İnsanın vicdanına güveniyorum. İnsanlık büyük ve olağan üstü bir oluş hali bence. Kazuo Ishiguro'yla yapılan bir röportajı dinlemiştim. Beni Asla Bırakma romanıyla ilgili neden umutlu bir sonla bitirmediniz diye çokça sorulmuş. O da üzerine yıllarca düşünmüş. Nihayetinde doğru bir karar verdiğine ikna oluyor umutlu bir sonla bitmediği için roman. Ben de aynı soruları sordum romanı yazarken. Beyza ve hocası arasında geçen bir konuşma var. Kurgu metinde ancak adalet yerini bulduğunda gerçek bir tatmin yaşarız okuyucu olarak. Ama gerçek dünyada çoğunlukla adaletin yerini bulduğu yok. “O zaman eksik ya da hedefine ulaşmayan bir şey mi yazmış oluruz” diye soruyor Beyza. “Onca insan boşuna mı öldü?”
Umutsuz bir final mi emin değilim ama özellikle adalet hakkında düşünmeye çağıran bir roman olsun istedim.
Evrensel'i Takip Et