LC Waikiki depo işçisi: ‘Gece gündüz çalışıyoruz, yaşayamıyoruz’
"Patron için önemli olan bizim sağlığımız, yaşamımız değil, bantların hiç durmaması. Bizler yalnızca çalışmak için doğmadık. İnsan gibi yaşamak, dinlenmek, sevdiklerimizle vakit geçirmek, geleceğe umutla bakabilmek istiyoruz."
Fotoğraf: Evrensel
LC Waikiki depo işçisi
Vardiyalı çalışma sistemi, sanayinin yoğunlaştığı bölgelerde işçi sınıfının en yakıcı sorunlarından biri haline gelmiş bulunuyor. Bugün vardiyalı çalışma yalnızca fabrikalarda değil; depolarda, marketlerde, hastanelerde, taşımacılık sektöründe, kısacası hayatın her alanında milyonlarca işçinin bedenini ve ruhunu tüketen bir sömürü biçimi haline gelmiş durumda. LC Waikiki depolarında ve diğer firmaların fabrika ya da depolarında çalışan binlerce işçi için de vardiya sistemi artık yalnızca bir çalışma biçimi değil; uykusuzluk, tükenen bir yaşam, sosyal zamansızlık ve psikolojik yıkım anlamına geliyor.
Patronlar bunun adına “verimlilik” diyor. Oysa bu verimlilik, işçinin bedeninin ve ruhunun tüketilmesinden başka bir şey değil. Ben de diğer arkadaşlarım gibi vardiyalı çalışan bir işçiyim. Vardiyalarımız 08.00-16.00, 16.00-00.00 ve 00.00-08.00 olmak üzere üçlü sistem halinde işliyor. Sürekli değişen uyku düzeni insana “neden yaşıyorum?” sorusunu sordurtuyor.
Hayatımız depoda geçiyor
Vardiya sürelerinin 12 saate kadar uzatıldığı koşullarda işçiyi dayanılması güç bir yaşamın içine sürüklüyor. Biz genç işçiler olarak bunun özel sonuçlarını da yaşıyoruz. Arkadaşlarım sık sık, “Sanki hayatımız hep burada geçiyor; yaşıtlarımız geziyor, eğleniyor, biz ise sürekli çalışıyoruz” diyorlar. Gün boyunca ayakta kalmak gittikçe zorlaşıyor. Kendimizi sigara ve kahveye atıyoruz. Bazı arkadaşlarım burada sigaraya bile başladı.
Sermaye gece gündüz çalışma istiyor
Peki sermaye neden üretimi gece gündüz durmaksızın sürdürmek istiyor? "Sermaye ölü emektir ve ancak vampir gibi canlı emeği emmekle yaşayabilir ve ne kadar çok emek emerse o kadar çok yaşar" diyor Marx.
Kapitalistler açısından makineler yalnızca üretim aracı değil, aynı zamanda daha fazla artı-değer sömürmenin araçlarıdır. Bir makine çalışmadığı sürece patron açısından âdeta boşa yatırılmış sermaye anlamına gelir. Bu yüzden patron için önemli olan şey, makinelerin mümkün olduğunca durmadan çalıştırılmasıdır. Çünkü makine ne kadar çok çalışırsa, işçiden o kadar fazla emek çekilebilir; yani daha fazla kâr elde edilir. Fakat patronların önünde bir sorun vardır: Aynı işçiyi gece gündüz aralıksız çalıştırmak mümkün değildir. İşte vardiya sistemi tam da burada devreye girer. İşçiler farklı gruplara bölünür; biri çıkarken diğeri girer. Böylece makineler durmaz, bantlar susmaz, depolar boş kalmaz. Bir işçinin yerine başka bir işçi geçirilerek üretim gece gündüz devam ettirilir.
Bugün bunu kendi çalıştığımız alanlarda çok net görebiliyoruz. Barkodlar okutulmalı, koliler yetişmeli, sevkiyat çıkmalı, raflar dolmalı. Patron açısından geceyle gündüz arasında hiçbir fark yoktur. Yeter ki üretim aksamasın, yeter ki makine ve emek bir dakika bile boş kalmasın. Üstelik patronlar açısından bu sistemin başka avantajları da vardır. Aynı bina, aynı makineler ve aynı depo üzerinden çok daha fazla üretim yapılabilir. Böylece hem makinelerin maliyetini daha kısa sürede çıkarırlar hem de işçilerden elde ettikleri artı-değeri büyütürler.
‘Uykusuzluk iş kazalarını artırıyor’
Vardiyalı çalışmanın işçi üzerindeki etkileri yalnızca yorgunlukla sınırlı değil. Uyku üzerine yapılan araştırmalarda, gece vardiyasında çalışan işçilerin çoğu zaman 5-6 saatten fazla uyuyamadığı belirtiliyor. Sürekli biriken uyku açığı ise dikkat dağınıklığına, psikolojik yıpranmaya ve iş kazalarının artmasına yol açıyor. ABD Ulusal İş Güvenliği ve Sağlığı Enstitüsü de vardiyalı çalışmanın kronik yorgunluk ve uyku bozukluklarını ciddi biçimde arttırdığını ortaya koyuyor.
Biz bunu araştırma raporlarından önce kendi hayatlarımızda görüyoruz. Benim gibi vardiyalı çalışan arkadaşım "Günün 24 saati depo durmadan çalışıyor. Uykusuzluk, yorgunluk, bel ve sırt ağrıları oluyor. Kimi zaman vardiyalar dönmediğinde 2 hafta izin yapmadan çalışıyoruz ve yorgun düştüğümüzde, uyuya kaldığımızda verdikleri devamlılık primlerini de yakarak bizi depoya bağlı tutmaya çalışıyorlar." diyor.
Özellikle gece vardiyalarında insan kendi bedeniyle savaş veriyor. Sabahın ilerleyen saatlerinde gözler yanmaya başlıyor, eller titriyor, ayaklar zonkluyor. Özellikle depo ve fabrikalarda sabaha doğru insanların hareketleri yavaşlıyor, dikkatleri düşüyor. Barkod okuturken, yük taşırken, forkliftlerin arasında çalışırken ya da bant başında ayakta dururken insanın zihni bazen tamamen kapanma noktasına geliyor. Sabahın son saatlerinde birçok işçi yalnızca ayakta kalmaya çalışıyor. İş kazalarının önemli bir kısmı da tam bu saatlerde yaşanıyor.
‘Hayat, iş ve uyku arasında sıkışıp kalıyor’
Sorunun bir başka yönü ise sosyal yaşamın parçalanması. Biz işe giderken ailemiz uyuyor oluyor; onlar güne başlarken bizim günümüz bitmiş oluyor. Arkadaşlık ilişkileri zayıflıyor, insan kendisini toplumdan kopmuş gibi hissediyor. Özellikle genç işçiler açısından vardiyalı çalışma yalnızca bedensel değil, ruhsal bir tükenmişlik de yaratıyor. Çünkü hayat, iş ve uyku arasında sıkışıp kalıyor.
Ve bütün bunlar ne için yaşanıyor? Açlık sınırına yaklaşan ücretler için. İşsiz kalma korkusuyla, insan bedenini yavaş yavaş tüketen bir düzenin içinde ayakta kalabilmek için.
‘İşçiler birbirinden koparılıyor’
Vardiyalı çalışma aynı zamanda işçilerin birlikte hareket etmesini de zorlaştırıyor, işçileri birbirinden koparıyor. Aynı işyerinde çalışan insanlar bazen günlerce birbirini göremiyor. Böylece işçiler arasındaki dayanışma zayıflatılıyor. İnsanlar yaşadıkları sorunları ortak bir sorun olarak görmek yerine çoğu zaman yalnızca kendi bireysel yorgunluklarıyla baş etmeye çalışıyor. Patronlar açısından birbirinden kopuk bırakılmış işçileri yönetmek ise daha kolay hale geliyor.
‘İnsan gibi yaşamak istiyoruz’
Tarih boyunca hiçbir hak patronların insafıyla verilmedi. Daha kısa çalışma saatleri, hafta tatili, sigorta hakkı, sendikal haklar ve insanca yaşam talepleri işçilerin mücadelesiyle kazanıldı. Bugün de değişen bir şey yok. Eğer işçiler örgütsüz ve sessiz kalırsa sermaye saldırılarını daha da büyütecek; geceyi, gündüzü, gençliği ve geleceği tamamen satın almaya çalışacaktır. Bu yüzden vardiyalı çalışma düzenine, bitmeyen mesailere ve insanı makinenin bir parçasına çeviren bu sömürü düzenine karşı ses çıkarmak artık bir tercih değil, yaşamsal bir zorunluluktur. Çünkü bizler yalnızca çalışmak için doğmadık. İnsan gibi yaşamak, dinlenmek, sevdiklerimizle vakit geçirmek, geleceğe umutla bakabilmek istiyoruz. Bunu ancak birleşen, örgütlenen ve mücadele eden işçiler kazanabilir.
Evrensel'i Takip Et