Sizce mesainin ardından bir hayat var mı?
Nazlıoğlu’nun söylemlerinin satır aralarına sızmış olan “ütopya” makyajlı distopyayı deşifre etmek gerekiyor. Şirketi bir inanç merkezi gibi pazarlayan bu dil, aslında emeğin sömürüsünü ulvi bir kılıfa sokma çabasından başka neye hizmet ediyor?
Taylan Poyraz KALFALAR
Galatasaray Üniversitesi
Yazıya başlamadan önce, duyan duymayan için, Merve Nazlıoğlu'na kulak verelim:
“Ben İnsider'da, ‘mülakat’ (kendisi konuşurken tırnak içerisine alıyor) yaptığım herkese şunu söylüyorum: Burası bir şirket değil. Buradan başlayalım. Burası bir ütopya ve sen buraya "work-life balance", işte o denge vs. gibi şeyler için ya da primler için ya da sağlık sigortaları için geliyorsan konuşmayalım, hiç konuşmayalım. Çünkü burada bizim yaratmaya çalıştığımız şey, bir hayal var ve bu hayale adanmış insanlar var ve bunu sadece kendileri için yapmıyorlar. Bunu sadece şirket için yapmıyorlar. Bunu ülkeleri için yapıyorlar aynı zamanda. Buradan daha fazla mühendis, girişim çıksın ve globale açılsın diye bu savaşı veriyorlar. 'Sen bu savaşa hazır mısın?' diye soruyorum ilk olarak, 'Ve bundan zevk alacak mısın? Bu seni mutlu edecek mi?' İnsider senin bundan sonraki işin mi olacak yoksa hayat tarzın mı olacak?
Mülakatlarımız çok farklı geçiyor, böyle oturup soru cevap şeklinde geçmiyor, sohbet havasında geçiyor genelde. O ateşi, o ışığı gördüğüm, benimle aileme katarmışçasına, evlenirmişçesine seçtiğim insanlar bunlar. Günde 18 saatimi, belki daha fazla, haftanın 7 gününü harcadığım, annemden babamdan çok gördüğüm insanlar. O yüzden onlarla aynı yere bakmam çok önemli.”
Bize en erken yaşlarımızdan beri kendimizi kanıtlamamız gerektiği tembih edildi, ortaokuldan itibaren bir yarışa sokulduk, derecelendirildik; ailemizin yaşadığı güvencesizlikleri yaşamamak için yıllar boyu emek verdik. Bize vadedilmiş bir sınıf atlama hayali ile eğitim namına gördüğümüz her şey bir yatırım olarak nitelendirildi, belki zorla derlenen paralarla dershanelere gönderildik ya da özel okullarda okuduk.
Soyut bir “başarı” kıstası için mühendislik fakültelerinde altı kişilik yurtlarda kaldık, KYK bursuyla geçinmeye çalıştık. Konferanslarda, okul kulüplerinde, LinkedIn postlarında pazarlanan o parlak ve ferah ofis hayatının hayalini kurduk belki. En sonunda bütün gençliğimizi kuşatmış bu dönem mezuniyetimizle taçlandı. Ancak bu taçlandırma, beraberinde ağır bir gerçekliği de getirdi; mezuniyet artık bir başarı kutlamasından ziyade, belirsizliklerle dolu sert bir hayatta kalma mücadelesinin başlangıcı haline geldi.
Eğitim sistemi bizleri daha mezun etmeden piyasa disiplinine soktu. Üniversiteler eleştirel düşüncenin kalesi olmaktan çıkıp iş dünyasına giriş için gerekli birer “diploma onay mercii” olarak araçsallaştırıldı. Onlarca mülakatta aşağılandıktan sonra asgari ücretten hallice bir maaşla işimizi bulabildik. Uzun saatlerce çalışırken bunun pek de sınıf atlamak olmadığını anladık. O steril ofiste, beyaz yakalarımızla mesai saatinin sonunu beklerken patronun “Biz bir aileyiz!” narasını atmasıyla devam eden serüvenimiz, Insider One adlı şirketin yöneticilerinden Merve Nazlıoğlu’nun verdiği bir röportajla son raddesine ulaştı.
Nazlıoğlu, haftanın yedi günü günde 18 saat çalışılan şirketinde, işe alımlarını bir evlilik sözleşmesine benzetti. Dinleyiciler tarafından çok ciddiye alınmayan ve dalga geçilen bu röportajda aslında şirketlerin dünya çapında takındıkları güncel bir pozisyonun emareleri var. Belki de bu pozisyonun en tehlikeli tarafı, işçinin çalışmasının bir vatan borcu olarak görülmesi. Nazlıoğlu, röportajında, ortada “bir hayal, bir kavga” olduğunu belirtti; bu hayal ne işçinin kendi yaşantısına ne de şirketin çıkarlarına dair bir hayal. Bu kavga “Memleketin daha fazla mühendis ve yatırımcı çıkarması” için verilen bir kavgaymış! Insider One şirketi bünyesinde barınmak isteyen herhangi bir işçi gerekirse vatanları için ömürlerini adamaya razı olmalı. Tabii ki hal ve vaziyet bu noktaya geldiğinde işçinin maaş ve sigorta kaygısı bir teferruat haline gelmekte.
Bu noktada karşımıza çıkan tablo, sadece aşırı çalışma değil, sistemli bir tükenişin anatomisidir. Genç mezunlar iş yerinde tutunabilmek için özel hayatlarını feda ettikleri bir “burn-in” sürecine giriyor, ardından gelen çöküş veya yapılan işin anlamsızlığından doğan sıkıntıyla, bunalımla da yüzleşiyorlar.
Aynı söylemin çok daha ürpertici ve ciddiye alınan versiyonu, Palantir’in 22 maddelik manifestosunda da gözümüze çarpmakta: “Silikon vadisinde çalışan bir mühendisin vatan müdafaasına dahil olmak konusunda ahlaki bir zorunluluğu vardır” gibi sloganların hepsi aynı amaca hizmet etmekte: İşçinin, değer üretebileceği her dakikasını işe adaması için bir rıza inşa etmek. Ülkemizin insan kaynağını dibini kazırcasına sömürmek.
Uzaktan çalışma koşullarıyla beraber başı ve sonu gittikçe daha belirsizleşen mesai mefhumu, yerine adanmışlık ve iş ahlakı gibi terimler doldurularak ortadan kaldırılmaya çalışılmakta. İş ve özel yaşam arasındaki çizgiyi tamamen siliniyor. Gerek LinkedIn jargonu gerek girdiğimiz yüzlerce mülakatta zorla kafamıza sokulan sloganlar üzerine inşa edilmiş bu tahakküm, bu sefer bir ütopya olarak adlandırılarak karşımıza çıkmakta. Sabah servise attığın ilk adımdan gece yatmadan önce döndüğün son e-postaya kadar süren bir ütopya vaadi var karşımızda! Çizelgesiz ve sınırsız, yaşamının her anına nüfuz eden, sigorta veya maaş talep etmek gibi bir hataya düşersen seni kapı dışarı edecek bir ütopya hem de.
Beyaz yakalı çalışanlar arasında “kariyer yapma” illüzyonu, dayanışma pratiklerinin önündeki en büyük engel olarak duruyor. Mavi yakalıların aksine, beyaz yakalı gençler kendilerini yönetim mekanizmasının bir parçası gibi görse de aslında sendikasız ve korumasız bir rekabet ortamında yalnızlaşıyorlar. Sistemin yarattığı bu devasa stres ve kaygı; yoga, meditasyon veya bireysel terapi gibi yöntemlerle çözülmeye çalışılıyor. Ancak bu durum, aslında politik ve yapısal olan bir sorunun “bireysel bir yetersizlik” gibi algılanmasına yol açıyor. Kolektif bir stres, bireysel çözümlerle dindirilmeye çalışılsa da yapısal dönüşüm gerçekleşmediği sürece bu tükenmişlik yeni neslin kaçınılmaz kaderi olarak sunuluyor.
Tüm bu söylemlerin satır aralarına sızmış olan “ütopya” makyajlı distopyayı deşifre etmek gerekiyor. Şirketi bir ticari kuruluş değil de daha çok bir inanç merkezi gibi pazarlayan bu dil, aslında emeğin vahşi sömürü biçimini ulvi bir kılıfa sokma çabasından başka neye hizmet ediyor?
İşte “Burası şirket değil, ütopya” diyerek sunduğu bu tablo, aslında çalışma hayatının kutsal bir savaşa, işe alım sürecinin ise mülkiyetçi bir evlilik akdine dönüştürüldüğü bir “hayal.” Temel bir hak olan sağlık sigortasını veya iş yaşam dengesini talep etmeyi bile bir elenme sebebi saymak; barınma, beslenme ve ulaşım gibi en temel insani ihtiyaçlarını karşılamak için hayatta kalmaya çalışan bir gençlik kuşağının gerçekliğine alabildiğine zıt, gerçek dışı ve hakaretten başka bir şey değil.
Gençlerin omuzlarına yüklenen bu yükler bir şirketin kârını artırmasını “milli bir dava” gibi göstererek işçinin emeğini, geleceğini, ekmeğini de ihmal etmeyi hedefler. Oysa haftada yedi gün, günde 18 saat çalışmanın vadedildiği bir ortam çalışan için bir ütopya değil, burası açık. Ancak ve ancak sermaye için, denetimsiz ve sınırsız bir emek sömürüsü cenneti olabilir. Kendi annesinden babasından çok patronunu görmeyi “aileleşme” olarak pazarlayan bu anlayış da özgürlüğümüzü yutan bir anlayıştır.
Elbette, hepimiz iş bulmak istiyoruz, bu koşullarda da bu zaten bir zorunluluk. Fakat bu işin yanında ekmek ve özgürlük de istiyoruz! Onurlu, mobbing olmadan; insanlığa dair istediğimiz bütün değerli işlere zaman ayırabileceğimiz ve rahatça geçinebileceğimiz bir iş arıyoruz. Bu arayışımızda beyaz yaka olma vaadiyle okuyan bütün arkadaşlarımıza bir çağrımız var: Karşı karşıya olduğumuz bu yapısal sorunlara karşı önümüzde üç yol var; ya bu kötü koşulları doğallaştıran bir “sadakat”, ya ruhsal olarak işten kopan bir “kaçış”, ya da gidişatı dönüştürecek bir “ses çıkarma”.
Eğer mesainden sonra bir hayatın varlığına inanıyorsan örgütlen; çünkü yaşanan bu acılar ve kaygılar o kadar kolektif ki, bizi bizden başka kimse bu “ütopya” görünümlü kıskaçtan kurtarmayacak!
Evrensel'i Takip Et