Edebiyat dipte, sıkışmış olanı anlatmaya meyillidir
Murat Uyurkulak’ın son romanı Dipte, bütün bu karanlığın ortasında edebiyatın neden hâlâ vazgeçilmez olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
Anıl Mert Özsoy
[email protected]
Murat Uyurkulak, uzun yıllardır yazıyla bir dönemin ruhunu, kırılmasını ve vicdanını kayda geçirerek çağdaş edebiyatımızın en sarsıcı ve en sahici kalemlerinden biri olarak ayrıksı bir yerde duruyor.
Kalemi, doğrudan bir mücadele alanı haline getiren Uyurkulak; öfkeyi, yenilgiyi, yoksulluğu, hafızayı ve bu toprakların dinmeyen vicdan sancısını edebiyatın merkezine taşıyor. Uyurkulak’ın romanlarında sokaklar; tarihin, sınıfın, politikanın ve kırılmış hayatların birbirine çarptığı canlı bir fay hattı gibi işliyor.
Tol’dan Har’a uzanan edebi hattında Türkiye’nin yenilmiş kuşaklarını, parçalanmış dostluklarını ve büyük hayal kırıklıklarını anlatan Murat Uyurkulak, İnkılap Yayınları’ndan çıkan Dipte’de bu karanlık evreni daha da derinleştiriyor.
Roman, daha ilk sayfalarından itibaren okuru çürüyen bir ülkenin ruhuna doğru çekiyor. Kurumların, hafızanın, ahlakın ve hatta dilin bile çözülüp dağıldığı bir atmosferde Dipte, bugünün Türkiye’sine tutulmuş sert, karanlık ve sarsıcı bir aynaya dönüşüyor.
Murat Uyurkulak, metin boyunca Türkiye’nin son yıllarda içine sürüklendiği siyasal ve ahlaki çöküşü de büyük bir açıklıkla tartışıyor. Uyurkulak’ın edebiyatını güçlü kılan en önemli şeylerden biri de burada ortaya çıkıyor: Politik olanı slogana dönüştürmeden, insan ruhunun en kırılgan yerlerinden anlatabilmesi. Dipte’de sınıf meselesi, devlet şiddeti, erkeklik ya da kültürel çürüme karakterlerin diline, korkularına, arzularına ve yaralarına siniyor. Dipte, bir roman olmanın ötesinde; bugünün Türkiye’sinde hayatta kalmaya çalışan insanların ruh haline tutulmuş karanlık bir projektör işlevi görüyor.
Murat Uyurkulak, bazen öfkeyle, bazen yasla, bazen de kara mizahın ince çizgisinde dolaşarak; çürümenin, yenilginin ve dipte kalmışlığın içinden hâlâ nasıl bir hakikat çıkarılabileceğini anlatıyor. Ve belki de en önemlisi, bütün bu karanlığın ortasında edebiyatın neden hâlâ vazgeçilmez olduğunu bir kez daha hatırlatıyor.
‘Ülke iliklerine kadar yağmalandı’
Dipte’nin daha ilk sayfalarında okuru bir “çürüme atlası”nın içine çekiyorsunuz. Roman boyunca kurumların, hafızanın, ahlakın ve dilin de çürüdüğünü hissediyoruz. Sizin için bu romanın asıl meselesi nedir: Çürümenin kendisi mi, yoksa insanın o çürümenin içinde hâlâ bir vicdan kırıntısı araması mı?
Hep çürüktük. Sağlıklı bir bünye-doku-yapı vardı da bozuldu değil mesele sadece. Bastırdığımız muhteris, kötü, haset, fesat ne varsa içimizde, 20 küsur senelik bu din kaportalı hırsız, arsız, zalim iktidarın haysiyetli bir hayata dair en küçük ihtimalleri bile ortadan kaldırmasıyla, ferahfeza ortaya döküldü. Vicdan, şuur, tevazu… Hepsi gereksiz birer yüke dönüştü. Bu felaket, bu mide bulandırıcı iklime bakıp başkaları için “vasatlar, cahiller, kötüler için asrısaadet” gibi büyük cümleler kurmak kolay. Memleketin sağcıları, milliyetçileri, mukaddesatçıları, belki birkaç istisna hariç her zaman hırsız, katil, ganimetçi ve iş birlikçiydiler. Onların dümeninde olduğu bir ülkenin iliklerine kadar yağmalanıp çürümesinde şaşılacak bir şey yok. Can acıtıcı olan, büyük harfle BİZİM halimiz. Solun, sosyalistlerin hali… Memleketin dört bir tarafında ekmek için, tabiat için, haysiyet için canhıraş verilen irili ufaklı sayısız mücadelenin sokakta yarattığı birlik ve dayanışma coşkusunun teşkilat mahfillerinde karşılık bulmaması. Bunun yarattığı menfi atmosferde en ufak bir tartışmanın, hızla felaket bir üslup ve seviye eşliğinde, düşmanca bir kavgaya dönüşmesi. Bir yandan belki böylesi iyidir diye düşünmek istiyorum. Yeni bir başlangıç, güçlü bir birlik için biriken bütün cerahat akmalı belki de…
Romanın dili çok katmanlı: Bir yanda sert, küfürlü, sokakla iç içe bir ritim; öte yanda şiirsel ve melankolik bir anlatı var. Bu dilsel salınımı kurarken nasıl bir ritim aradınız?
O katmanlılığı bilerek, bilinçli, hesaplı kitaplı kurmadım. Yazarken kendiliğinden gelişiyor bunlar bende. Ama bildiğim bir şey var, tek bildiğim şey: Ritim, tempo ve bundan kaynaklı heyecanı, yüksek tansiyonu arıyorum, deniyorum… Upuzun metinler okumaktan, yazarın anlatma şevkine-şehvetine şahitlik etmekten sıkılan bir okur kategorisi varsa, ben oraya aitim bir zamandır. Belki ihtiyarladım, az ömrüm kaldı, o yüzden vakti sakınıyorum, belki en ağır oturaklısı bile hıza ve kurguya dayanan sinemaya-senaryoya bulaşmış olmanın tesiri, belki dönemsel olarak hiperaktiviteyle ağır tembelliğin birbirine karıştığı, birbirini izlediği mizaç özellikleri, psikolojik vaziyet…
Romanın birçok yerinde ironiyle trajedi iç içe geçiyor. Okur bazen gülerken hemen ardından boğazında bir düğüm hissediyor. Türkiye’yi anlatmanın en sahici yolu artık trajikomedi mi?
Bu dönemde Türkiye’yi anlatmaya gayret edenlerin, kendim de dahil, halini çok hüzünlü buluyorum. Asıl trajikomedi bu mesainin kendisi. Türkiye’yi anlatmanın bir yolu yok artık. Her “sahici” anlatma gayreti daimi otosansürle acınası bir çıkmaza varıyor, milliyetçiliğin-dinciliğin riyakarlıkla örülü duvarına tosluyor. Kendi arızalarından, suçlarından, ahlaksızlığından bu kadar memnun bir ülkeye ancak ağıt yakabilirsiniz.
Dipte’nin merkezindeki kayıp hikayesiyle birlikte roman bir anda devlet sırları, komplolar ve toplumsal paranoya alanına açılıyor. Türkiye’de hakikatin sürekli parçalanması, söylentinin gerçeğin yerine geçmesi sizi neden bu kadar ilgilendiriyor?
Çünkü hayatımı etkiliyor, ömrümü zindana çeviriyor, inançlarımı eziyor, dilimi lal ediyor, sevdiklerime zulmediyor. Türkiye’nin tarihindeki hesaplaşılmamış kırımlar, katliamlar, provokasyonlar ile 20 bin liralık emekli maaşı arasındaki mesafe düşündüğünüzden çok daha kısadır. Yağmayı, çırpmayı, ganimeti hâlâ hakkı görenlerden, cami minberlerine elinde kılıçla çıkanlardan hak hukuk adalet beklemek hayaldir. Bu kadar yalanı söylerken, bunca yolsuzluğu, hırsızlığı alenen yaparken nasıl yüzleri kızarmıyor diye soruyoruz hâlâ saf saf. Kızarmıyor, çünkü bunun yanlış olduğuna inanmıyorlar, cihat ediyor onlar, haklılar yani ve haklılıklarından şüphe etmelerini sağlayacak ahlaki-kavramsal-düşünsel tertibatları yok.
‘İşçiler birlik olduğunda önlerinde durmak zor’
Dipte, sınıf meselesini çok güçlü biçimde taşıyan bir roman. Özellikle kültürel elitlerle halk arasındaki görünmez gerilim sürekli hissediliyor. Bugünün Türkiye’sinde sınıf çatışması sizce hangi biçimlerde görünür oluyor?
Sonda söyleyeceğimi şimdi söyleyeyim: Dünyanın ve Türkiye’nin, artık sosyalizmden ve bunun gerektirdiği iktisadi-hukuksal çerçeveden başka hiçbir seçeneği yok. Kapitalizmi hayattan söküp atmak, kadim eşitlik, özgürlük, kardeşlik ilkeleri temelinde, doğa tahribatının sona erdiği sınırsız ve sınıfsız bir dünyayı inşa etmeye başlamak gerekiyor. Sosyalizm istikametindeki en büyük ve iddialı teşebbüs-deneme, Sovyetler Birliği iflas etti ve başarısızlığın bütün faturasını emperyalist saldırganlığa yükleyip bu işin içinden çıkamayız. Ama yeni sosyalist zaferler olmadıkça dünyanın barbarlığa teslim olacağını görüp anlamak için otuz-otuz beş sene yetti. Bunun da sınıf savaşından, işçi sınıfının sermayeyi yenip iktidarını kurmasından başka yolu yok, en azından henüz başka bir yol bulan yok. Türkiye’de de bu çatışma her yerde nasıl görünüyorsa öyle görünüyor: Sokakta, meydanda ve kıran kırana! En son Doruk Maden direnişi inatçı, kararlı ve birlik olduklarında işçilerin önünde durmanın kolay, hatta mümkün olmadığını gösteriyor.
Dipte’de erkeklik meselesi çok sert biçimde tartışılıyor. Güç, iktidar, arzu ve şiddet sürekli iç içe geçiyor. Bu eleştirel yaklaşıma dair ne söylersiniz?
Benim hayatım erkeklik arızalarından arınmak yönünde uzun bir eğitim ve terbiye sürecidir. Hâlâ da tam arınabildiğimi veya arınabileceğimi sanmıyorum. Barış Ünlü’nün meşhur tabirinden ilhamla, “erkeklik sözleşmesi”ni lağvetmek için önce ölmek-kaybolmak, sonra dirilmek-kendini bulmak gerekiyor çünkü. Kitapta bir anlamda o sözleşmeyi anlatabilmenin peşine düştüm diyebilirim.
Dipte’de sık sık şu hissi yaşıyoruz: herkes biraz suçlu. Kurbanlarla failler arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. Sizce edebiyat kurban-fail meselesinde nerede duruyor?
Edebiyat içeride, dipte, sıkışmış, görülmemiş, bastırılmış olanı anlatmaya meyillidir. Çünkü içinden çıktığı gerilim çoğunlukla buna dair çelişkilerden, öfkelerden, meraklardan kaynaklanır. Ama edebiyat aptalların-hafızasızların-vicdansızların işi de değildir. Kabahatin herkese az veya çok ait olduğunu anlatsa da tarafsız kalmaz. Hayır işleri yapan trilyoner bir fabrikatörü göklere çıkarırken ufak tefek hırsızlıklar yapan bir işçiyi yerin dibine batıran bir hikaye anlatılmamıştır diye tahmin ediyorum. Ama tersini anlatanı bulursunuz.
‘Reklam bütçesi fazla olan satıyor’
Romanda sanat dünyası da oldukça sert bir yerden eleştiriliyor. Yazarlar, editörler, kültür çevreleri… Sizce kültürel alan bugün gerçekten muhalif bir alan mı, yoksa sistemin daha rafine bir uzantısına mı dönüştü?
Kültür, sanat, edebiyat… Ben bunlara ilgimi, merakımı yitirdim. Geldiğimiz noktada sanatı, doğası icabı soylu veya muhalif kılan ne var artık? Paranın girdiği, parayla yapılan, finans planlarına dayalı, muhasebesi tutulan, reklamcıları, pazarlamacıları olan şeyin dünyanın bu kan emicilerden, katillerden, soykırımcılardan kurtulmasına verebileceği katkı ne olabilir? Elbette istisnaları olmakla birlikte, yolda belde internette gezinirken gördüğünüz-rastladığınız-önünüze çıkan kitapların, filmlerin, oyunların en iyi, hatta biraz olsun iyi değil, en vasat, hatta kötü olanlar olduğundan; yüceliği, manayı, hakikati arayanın değil, reklam bütçesi en fazla olanın sattığından kuşkunuz olmasın. İnsanlar arasında da öyle değil midir? Genellikle en kabiliyetsiz olanın sesi en fazla çıkar, başka çaresi yoktur çünkü.
Evrensel'i Takip Et