Dünyada 1 Mayıs: Afrika’dan Avrupa’ya bitmemiş bir mücadelenin hatırlatıcısı
Yazı dizimizin son bölümünde Asya’dan Afrika’ya oradan da Avrupa’ya uzanıyoruz...
Fotoğraf: Unsplash
Hazırlayan: Dış Haberler Servisi
Yazı dizimizin son bölümünde Asya’dan Afrika’ya oradan da Avrupa’ya uzanıyoruz: Dünyada zenginlik ve refahın ülkeleri olarak görülen Norveç ve İsviçre’de işçi sınıfının hakları, başta savaş harcamaları için olmak üzere nasıl tahrip ediliyor? ‘Emperyalizmin arabulucusu’ olarak yıldızı parlayan Pakistan’ın yurt dışında barış için çırpınır görünürken içerde nasıl bir sınıf savaşı yürütüyor? Yeraltında zenginliğin yeryüzünde sefaletin kıtası Afrika’da asla sona ermeyen emperyalist müdahale ve yağma nasıl biçim değiştirdi?
Pakistan: Bir komprador devlette 1 Mayıs
Kamran Abbas
1 Mayıs yaklaşırken, Pakistan devleti bir kez daha yıllık ritüelini yerine getirecek: İşçilerin yaşamlarının sistematik olarak parçalanmasına göz yumarken, “emekçi olmanın önemi” hakkında içi boş açıklamalar yayımlayacak. Egemen sınıf için 1 Mayıs, mücadelenin bir hatırlatıcısı değil; törensel bir rahatsızlık, resmi tatil ve kabul edilip çabucak unutulacak bir olaydır.
Çünkü temsil ettiği gerçeklik çok tehlikelidir.
Pakistan’ın kendisini bölgesel çatışmalarda ara bulucu olarak göstermeye çalıştığı; İran, ABD ve İsrail arasında gidip geldiği bir dönemde, ülkenin iç durumu çok daha acımasız bir gerçeği ortaya koyuyor. Pakistan, olayları şekillendiren egemen bir aktör değil, küresel emperyalizm çerçevesinde hayatta kalmak için pazarlık yapan, bağımlı, komprador bir devlet. Ve bu tür tüm devletler gibi, krizin yükünü işçi sınıfına aktararak hayatta kalıyor.
Pakistan’ın her yerinde işaretler çok açık. Endüstriler kapanıyor, işçilerin başarısızlığı nedeniyle değil, politikaların üretimi sürdürülemez hale getirmesi nedeniyle. Enerji tarifeleri, fabrikaların çalışamayacağı seviyelere çekiliyor. Gaz tedariki düzensizliğini koruyor. Elektrik hem pahalı hem de güvenilmez. Bu koşullar altında, kapanma bir istisna değil kaçınılmaz bir durumdur.
Kapatılan her fabrika sadece ekonomik bir kayıp değil, aynı zamanda siyasi bir eylemdir.
Bu, daha fazla işçinin işsizliğe sürüklendiği anlamına gelir. Daha fazla ailenin çaresizliğe itildiği anlamına gelir. Üretmeyen, ancak kontrol edenlerin elinde daha fazla gücün yoğunlaştığı anlamına gelir.
Yine de devlet, seçtiği yolda ilerlemeye devam ediyor.
Uluslararası Para Fonunun (IMF) dayattığı anlaşmalar kapsamında mantık acımasızca basittir. Sübvansiyonları azaltmak, gümrük vergilerini artırmak, vergilendirmeyi genişletmek ama servet ve iktidar yapılarını dokunulmaz bırakmak. Bu, “reform” olarak sunulur, ancak gerçekte sermayenin korunduğu ve emeğin disipline edildiği bir sınıf yeniden düzenleme sürecidir.
Pakistan Uluslararası Hava Yolları’nın yakın zamanda elden çıkarılması da aynı gidişatın bir parçası. Özelleştirme verimlilikle ilgili değil, devretmekle ilgili. On yıllar boyunca kolektif emekle inşa edilen kamu varlıkları, borç ve bağımlılık baskısı altında özel çıkarların eline teslim ediliyor. Halka ait olan, onlara hiçbir zaman hizmet etmemiş bir sistemi istikrara kavuşturmak için satılıyor.
Pakistan’ın “satılık” olduğunu söylemek işte budur.
Peki kim satın alıyor ve kim ödüyor?
Alıcılar hem dıştan hem de içten geliyor. Küresel finans kurumları, yabancı sermaye ve bağımsız bir sınıf olarak değil, aracı olarak işlev gören yerli burjuvazi. Pakistan egemen sınıfı emperyalizme direnmiyor, onunla pazarlık ediyor. Bağımlılığa meydan okumuyor, onu yönetiyor.
Ve bu düzen içinde işçi sınıfını gözden çıkarılabilir bir konumda görüyor.
İş güvencesi neredeyse tamamen ortadan kalktı. Sürekli istihdamın yerini sözleşmeli iş gücü aldı. Sendikalar zayıfladı, parçalandı ya da sisteme entegre edildi. Kayıt dışı sektör, girişimci canlılığın bir işareti olarak değil, sistemik bir başarısızlığın kanıtı olarak gelişliyor. İşçiler, hakların sadece kağıt üzerinde var olduğu bir ortamda, kendi başlarına yolunu bulmaya çalışıyor.
Bu koşullar altında 1 Mayıs, salt bir sembolizmle sınırlandırılamaz.
Bugün, mevcut düzenin ne doğal ne de kaçınılmaz olduğunu hatırlatan bir uyarı olarak anlaşılmalıdır. Endüstrilerin kapanması, gümrük vergilerinin artması, devlet varlıklarının özelleştirilmesi… Bunlar birbirinden bağımsız gelişmeler değildir. Bunlar, kârı insanların, istikrarı adaletin ve itaati egemenliğin önünde gören ve bu şekilde tasarlanmış bir sistemin birbiriyle bağlantılı sonuçlarıdır.
Arabuluculuk güç göstergesi değil konumlanma çabası
Pakistan’ın dış politikası da bu açıdan okunmalıdır.
Küresel güçler arasında ara buluculuk yapma girişimi, bir güç göstergesinden çok bir konumlandırma çabasıdır. Bağımlı bir devlet, iç çelişkilerini tehdit etmeyen alanlarda, mümkün olan her yerde önem kazanmaya çalışır. Yurt dışında barıştan söz ederken, yurt içindeki sömürüye sessiz kalır.
Ancak sınıflı bir toplumda gerçek bir tarafsızlık yoktur. Kendi halkına elektrik, gaz ve istihdam sağlayamayan bir devlet, uluslararası çatışmalarda ahlaki otorite iddiasında bulunamaz. En iyi ihtimalle rolü sınırlıdır; en kötü ihtimalle ise daha büyük bir emperyal çerçeve içinde bir araca dönüşür.
İşte bugünün Pakistan’ının çelişkisi budur… Yurt dışında aktif, yurt içinde yok… Diplomaside görünür, işçilerinin hayatında görünmez.
Ve bu çelişki kendiliğinden çözülmeyecek.
1 Mayıs’ın anlamını koruması için yeniden sahiplenilmesi gerekir. Konuşmaların yapıldığı bir gün olarak değil, analiz ve direnişin yaşandığı bir gün olarak. İşçi sınıfı, mücadelelerinin münferit şikayetler değil, emek ile sermaye, bağımlılık ile kendi kaderini tayin etme arasındaki daha geniş bir çatışmanın ifadesi olduğunu kabul etmelidir.
İleriye giden yol kolay değil, ama net. Bu yol, kolektif örgütlenmeyi yeniden inşa etmekte yatıyor. Kayıt dışılaşmanın dayattığı parçalanmaya direnmekte yatıyor. Vatandaşlardan çok alacaklıları önceliklendiren politikalara karşı çıkmakta yatıyor. Ve her şeyden önce, bu ülkenin zenginliğinin küçük bir elit kesime veya dış aktörlere değil, onu üretenlere ait olduğunu savunmakta yatıyor.
Bu gerçekleşene kadar, Pakistan’da 1 Mayıs bugünkü haliyle kalacaktır: Bir zaferin değil, bitmemiş bir mücadelenin hatırlatıcısı olarak.
Afrika: Emperyalist müdahaleler, cihatçı terör ve baskı rejimlerinin ortasında 1 Mayıs
Dragoss Ouedraogo
Bu yıl 1 Mayıs, küresel emperyalist sistemin krizinin sürekli derinleşmesi ve küresel hegemonyayı ele geçirmek için emperyalist güçler arasındaki rekabetin keskinleşmesiyle karakterize olan, karmaşık bir uluslararası bağlamda kutlanıyor. Bu rekabet, emperyalist güçlerin toprakları ve jeostratejik çıkarları ele geçirmek; maden ve tarım kaynaklarını yağmalamak için yürüttüğü savaşlar ve askeri saldırılarla kendini gösteriyor. Trump’ın ABD emperyalizmi ve siyonist İsrail devleti tarafından Venezuela’ya yönelik saldırı ve Başkan Maduro’nun kaçırılması, Gazze’de Filistin halkına yönelik soykırım, Lübnan’ın güneyine yönelik bombardımanlar, İran’a yönelik askeri müdahaleler ve bombardımanlar bunun çarpıcı örnekleri. Bunların hepsi uluslararası hukuku hiçe sayan askeri saldırılar.
Ulusal egemenliğe karşı yürütülen bu gerici saldırı savaşı, Ortadoğu’da yankı buluyor ve petrol-gaz üretim tesislerinin tahrip edilmesi ile Hürmüz Boğazı’nın kapatılması sonucu ortaya çıkan enerji kriziyle birlikte küresel düzeyde ekonomik sonuçlar doğuruyor.
Öte yandan Afrika da, emperyalist kapitalist sistemin krizi ve devasa maden ve tarım kaynaklarının yağmalanması için yapılan savaşlardan nasibini alıyor. Batı Afrika’daki Sahel-Sahra bölgesi (Mali, Burkina Faso, Nijer), on yılı aşkın bir süredir emperyalist güçler ve terörist silahlı gruplar tarafından dayatılan savaşlarla karşı karşıya. Bu bölgede zor durumda olan Fransız emperyalizmi, pazarların ele geçirilmesi, maden zenginliklerinin yağmalanması vb. konularda diğer emperyalist güçler (Çin, Rusya, ABD, Türkiye, Hindistan, Avrupa Birliği ülkeleri) tarafından tehdit ediliyor.
Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Nijerya ve Kamerun gibi diğer Afrika ülkeleri de ulusal topraklarında geniş silahlı çatışmalarla sarsılmaktadırlar.
Bu savaşların halklar üzerindeki sonuçları dramatik: Terörist silahlı grupların ve bazen de savunma ve güvenlik güçlerinin gerçekleştirdiği katliamlar sonucunda binlerce kişi hayatını kaybetti veya yaralandı.
Sudan, Nisan 2023’ten bu yana savaşla bağlantılı insani kriz yaşıyor: Kıtlık, yetersiz beslenme, kitlesel nüfus göçü ve sürekli güvensizlik hakim. 30 milyondan fazla insan, yardıma ihtiyaç duyuyor. Yaklaşık 20 bin sivil öldürüldü ve 14 milyondan fazla insan ülke içinde yerinden edildi veya komşu ülkelere sığındı. Çatışma, burjuvazinin iki rakip fraksiyonu olan Sudan Silahlı Kuvvetleri ile Hızlı Destek Kuvvetleri (HDK) arasında yaşanıyor.
Sudan’ın doğal zenginlikleri ve stratejik kaynakları (altın, kobalt, uranyum, petrol, geniş tarım arazileri ve Nil nehrinin suları) iştahı kabartıyor. Birleşik Arap Emirlikleri ve Afrika Kolordusu adını alan paramiliter Wagner grubu, kaynakların yağmalanması karşılığında HDK’yi destekliyor. Çin ise, yaptığı devasa yatırımlarla ülkenin ekonomik ve mali bağımlılığını artırıyor. Sudan Silahlı Kuvvetleri ise Mısır, İran, Türkiye ve Suudi Arabistan tarafından destekleniyor.
Burkina Faso yönetimi antiemperyalist mi?
Öte yandan emperyalist ve neokolonyal egemenliğin güçlendiği bu durumda, halklar ve işçi sınıfı giderek daha fazla bilinçleniyor, krizin sonuçlarını ödemek istemiyor ve ayaklanma dahil olmak üzere çok yönlü mücadeleler geliştirmek için örgütleniyor.
Burkina Faso’da 1 Mayıs kutlamaları, on yıldan fazla bir süredir başta Fransız olmak üzere emperyalist güçler ve terörist silahlı gruplar tarafından halkımıza dayatılan gerici iç savaşın devam ettiği bir ortamda gerçekleşiyor.
Cihatçı silahlı gruplar, uluslararası emperyalizmin neokolonyal egemenliğini ve sömürüsünü pekiştirmek için yarattığı araçlardır. Yüzbaşı İbrahim Traoré’nin askeri diktatörlük rejimi ise, yönetimine olumlu bir imaj kazandırmak için yalan, demagoji ve sözde devrimci söylemleri kullanmaktadır. “Egemenlik” ve “emperyalizme karşı mücadele”den söz ediyor, ancak IMF ve Dünya Bankası’nın talimatlarını gayretle uyguluyor. Ülkenin altın madenleri Rus, Kanadalı, Avustralyalı vb. çokuluslu şirketlerin yağmalamasına teslim edilmiş durumda.
Traoré rejimi, her şeyden önce demokratik özgürlükler karşı yürütülen saldırılarıyla karakterize durumda: Vatandaşların keyfi tutuklanmaları, gazetecilerin ve insan hakları savunucularının kaçırılması ve ortadan kaybolmaları; işkence, ölüm mangaları tarafından gerçekleştirilen hedefli suikastlar sürüyor. Hükümet, siyasi partileri ve 118 sivil toplum örgütünü yasakladı. Halkın ve gençliğin mücadele ruhunu bastırmak ve demokratik ve devrimci hareketi ortadan kaldırmak için ülkeyi terörle yönetmek istiyor.
Ancak halkın mücadele ruhu devam ediyor. Halk, iktidardan güvenlik sorunlarının doğru bir şekilde çözülmesini, gıda, sağlık ve temel sosyal hizmetlerin sağlanmasını talep etmek için mitingler ve yürüyüşler düzenliyor. Sendikal örgütler, önümüzdeki kaçınılmaz mücadeleler için mobilizasyon çalışmalarını sürdürüyor.
Bu bağlamda 1 Mayıs kutlamaları da şu taleplerle gerçekleştirilecek:
- Gerici iç savaşa karşı, ülkenin gerçek bağımsızlığı için;
- Yüksek yaşam maliyetine ve yolsuzluğa karşı;
- Keyfi kaçırma ve tutuklamalara, işkencelere ve suikastlara karşı siyasi özgürlük, bireysel ve toplumsal özgürlükler için;
- Ölüm mangalarının lağvedilmesi için ve MPSR2 iktidarının faşistleşmesine karşı;
- Kanlı suçların ve ekonomik suçların cezasız kalmasına karşı…
Yaşasın 1 Mayıs, yaşasın işçi bayramı!
Norveç: Askeri harcamalar artıyor, işçi hakları kırpılıyor
Mahmut Algünerhan
Norveç’te 1 Mayıs ülke genelinde geniş katılımlı etkinliklerle kutlanıyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da kutlamaların ana organizatörü Norveç İşçi Sendikaları Konfederasyonu (LO).
1 Mayıs’ın Norveç’teki kökleri 1890 yılına kadar uzanıyor. O dönemde işçiler, günde 11-12 saat süren ağır çalışma koşullarına karşı çıkarak “8 saat çalışma, 8 saat özgürlük, 8 saat dinlenme” talebini dile getirmişti. Bu mücadeleler sonucunda çalışma saatleri zamanla kısaltıldı ve günümüzde haftalık ortalama 35-40 saatlik bir çalışma düzeni benimsendi.
2026 yılı kutlamalarında öne çıkan konular arasında ise ekonomik eşitsizlikler, işçi haklarının korunması, çalışma saatlerinin azaltılması ve enerji fiyatlarının kontrol altına alınması yer alıyor. Bunun yanı sıra demokrasi, insan hakları ve faşizme karşı mücadele gibi politik başlıklar da önemli bir yer tutuyor.
Bu yıl Norveç İşçi Sendikaları Konfederasyonunun (LO) belirlediği ana slogan ise “Gelecek için güvenlik” oldu. Başkent Oslo’daki yürüyüşler için belirlenen sloganlar ise daha geniş bir yelpazeye yayılıyor. Artan ekonomik eşitsizliklere karşı tepkiler öne çıkarken, “Herkes için iş, konut, eğitim ve refah” gibi talepler dikkat çekiyor. Bunun yanı sıra işçi haklarıyla ilgili olarak “Hastalık izni hakkına dokunma”, “6 saatlik iş günü şimdi” ve “ücretlerde adalet” gibi sloganlar da sıkça dile getiriliyor.
Enerji harcamaları gündemde olacak
İran’a karşı başlatılan savaşın etkisi de ülkeye yansımış durumda. Enerji fiyatlarının yükselmesi de bu yılın önemli gündem maddelerinden biri. Bu nedenle “elektrik fiyatları üzerinde siyasi kontrol” talebi öne çıkıyor. Daha önceleri nadir görülen ekonomik protestolar bugün enerji fiyatları artınca başladı.
Norveç devlet sistemin önemli unsurlarından biri de “sykelønn” olarak bilinen hastalık izni uygulaması. Bu uygulama, çalışanların hastalık durumunda gelir kaybı yaşamadan iyileşmelerine olanak tanır. Ancak son yıllarda Norveç’te siyasi olarak en tartışmalı konulardan biri hastalık izni. Sağ partiler, sistemin değişmesini isterken; sol partiler, sosyal refahın maliyetine rağmen korunması gerektiğini belirtiyor. Bu yılki 1 Mayıs’a bu tartışma ile de giriliyor ve bu konu Norveç’in gelecekteki sosyal politika yönünü belirlemede kritik bir rol oynamaya devam edecek görünüyor.
Norveç’te bir başka sorun konut sorunu. Özellikle Oslo gibi büyük şehirlerde artan ev fiyatları ve kira maliyetleri, gençler ve düşük gelirli gruplar için barınmayı zorlaştırıyor. Sol partiler daha fazla devlet müdahalesi ve sosyal konut üretimini savunurken, sağ partiler arzı artırmaya ve piyasa mekanizmalarını güçlendirmeye odaklanıyor.
Norveç’te sosyal demokrat İşçi Partisi (Arbeider Parti) AP azınlık hükümeti iktidarda, ama hükümet sol blokun desteğiyle yönetimde. Ama bu destek her konuda verilen bir destek değil. Farklı partiler arasında uzlaşma giderek zorlaşıyor; Ukrayna savaşı, enerji krizi gibi konular siyaseti daha kutuplaştırıyor.
Hükümet, Rusya-Ukrayna savaşında açık şekilde Ukrayna’yı destekliyor. Komşu ülke olan Rusya ile casusluk, sabotaj gerilimleri yaşanıyor. Bu artık geçici değil, uzun vadeli strateji haline geldi: Ukrayna’ya çok büyük askeri ve ekonomik yardım veriliyor. Savunma harcamaları ciddi şekilde artırılıyor ve askeri olarak aktif bir ülke. NATO ile daha yakın iş birliği içinde.
Norveç uzun süre boyunca dünyada istikrarın, refahın ve güvenliğin sembolü olarak görüldü. Güçlü sosyal devlet yapısı, düşük işsizlik oranları ve yüksek yaşam standardı ile gündeme geldi. Bugün de bu temel yapı büyük ölçüde korunuyor. İnsanlar hâlâ sağlık, eğitim ve sosyal haklar açısından avantajlı konumda. Bu yüzden sistemin tamamen sorgulandığı ya da ciddi bir toplumsal huzursuzluğun olduğu söylenemez.
Ancak son dönemde yaşanan küresel gelişmeler, özellikle Rusya-Ukrayna savaşı ve genel güvenlik ortamının kötüleşmesi, Norveç toplumunun algısını değiştirmeye başladı. Güvenlik tehdidinin arttığına inanan kesimler, hükümetin daha aktif ve sert bir dış politika izlemesini destekliyor. Öte yandan memnun olmayan büyük bir kesim de var. İnsanlar, petrol ve gaz gelirlerinin yüksek olmasına rağmen neden yaşam maliyetlerinin arttığını sorgulamaya başladı. Özellikle düşük ve orta gelirli kesimlerde, devletin dış politikalara ayırdığı büyük bütçenin iç refahı olumsuz etkileyebileceği yönünde bir endişe var.
Toplumda dikkat çeken bir diğer değişim ise psikolojik düzeyde. Norveç halkı uzun yıllar boyunca savaş ve jeopolitik risklerden uzak bir yaşam sürmüştü. Şimdi ise “tehdit”, “savunma” ve “güvenlik” gibi kavramlar gündelik siyasetin merkezine yerleşmiş durumda. Bu da bazı insanlar için alışılması zor bir durum yaratıyor.
Tüm bu unsurlar bir araya getirildiğinde şu sonuç ortaya çıkıyor: Norveç halkı genel olarak sistemden tamamen memnuniyetsiz değil, ancak eskiye kıyasla daha temkinli, daha sorgulayıcı ve bazı konularda daha bölünmüş durumda. Refah devleti hâlâ güçlü bir şekilde destekleniyor, fakat bu refahın nasıl korunacağı ve değişen dünyaya nasıl uyum sağlanacağı konusunda fikir ayrılıkları artıyor.
Sol partiler içinde de özellikle silah yardımı ve savaşın uzaması gibi konular tartışma yaratıyor. Daha radikal kesimler, Norveç’in savaş ekonomisinden dolaylı olarak fayda sağlamasını da eleştiriyor ve bunun etik boyutunu sorguluyor. Yeni kurularak son seçimlere katılan Barış ve Adalet Partisi (FOR) Norveç’te Ukrayna yardımına karşı olan tek sol parti. Bu durum, Norveç siyasetinde alışılmış olan “uzlaşmacı yapı”nın bazı sınırlarına ulaştığını göstermektedir.
Öte yandan, Norveç’in en güçlü işçi örgütlerinden biri olan LO, Ukrayna’ya verilen desteği açıkça savunuyor ve Rusya’ya karşı sert bir tutum benimsiyor. Ancak aynı zamanda, savaşın ekonomik yükünün işçi sınıfına yansıtılmasına da itiraz ediyor. Artan yaşam maliyetleri, enerji fiyatları ve enflasyon baskısı, sendikaların temel gündemini oluşturuyor.
Bu arada Norveç hükümeti, ABD’nin İran’a açtığı savaşa karşı temkinli ve mesafeli bir duruş sergiledi. Resmi söylemde en belirgin vurgu, “Savaşın bölgesel bir felakete dönüşme riski” üzerine oldu. Hükümet, taraflara itidal çağrısı yaptı ve diplomatik çözüm yollarını öne çıkardı. Bu yaklaşım, NATO üyesi olarak Batı ittifakıyla uyumlu kalma isteğini yansıtan bu açıklamalar Norveç hükümetinin , savaşı açıkça destekleyen bir pozisyon almaktan kaçınırken, müttefikleriyle doğrudan bir kopuş da yaşamamaya özen gösterdiğine işaret ediyor.
Sağ partiler, özellikle Høyre (Sağ Parti) ve Fremskrittspartiet (İlerleme Partisi) FrP, geleneksel olarak ABD ile güçlü ilişkilerin korunmasını savunuyor. FrP direk olarak İsrail yanlısı. Bununla birlikte, bu partiler içinde de savaşın Ortadoğu’da istikrarsızlığı artıracağı ve Norveç’in doğrudan bu çatışmanın parçası olmaması gerektiği yönünde bir görüş bulunuyor.
Sol partiler ise bu savaşa karşı çok daha açık ve sert bir tutum alıyor. Sosyalist Sol Parti ve Rødt (Kızıl Parti) gibi partilere göre Norveç, yalnızca tarafsız kalmakla yetinmemeli, aynı zamanda bu savaşa karşı açık bir siyasi tavır da geliştirmeli.
Norveç’in en büyük işçi konfederasyonu LO ise bu savaşı daha çok sosyoekonomik sonuçları üzerinden değerlendiriyor. LO, doğrudan savaşın tarafı olunmasına karşı ve özellikle savaşın ekonomik maliyetlerinin işçi sınıfına yansıtılmasına eleştirel yaklaşıyor.
Norveç’te 2026 toplu sözleşme süreci
Norveç’te 23 Mart 2026’da başlamış 2026 yılı toplu sözleşme müzakereleri, nisan ortası itibarıyla önemli ölçüde ilerledi, ancak henüz tüm sektörler açısından tamamlanmış değil. Sürecin merkezinde yer alan “frontfaget” anlaşması ise hem ücret artışlarının çerçevesini belirlemiş hem de geri kalan pazarlıklar için referans noktası oluşturmuş durumda.
Toplu sözleşme görüşmeleri, her zaman ilk aşamada ihracat odaklı sanayi sektöründe başlar. LO’ya bağlı Fellesforbundet ile işveren tarafını temsil eden Norsk Industri (NHO bünyesinde) arasındaki bu görüşmeler, Norveç ücret belirleme modelinin temelini oluşturur.
Bu yılki görüşmeler sürecinde taraflar arasında anlaşmazlık yaşandı ve müzakereler bir noktada kesildi. Ancak ara buluculuk sürecinin ardından 12 Nisan 2026 tarihinde taraflar anlaşmaya vardı. Bu anlaşma kapsamında 2026 yılı için belirlenen toplam ücret artışı oranı yüzde 4.4 oldu. Frontfaget anlaşmasının ardından, perakende, hizmet ve kamu gibi diğer sektörlerde toplu sözleşme görüşmeleri hız kazandı.
Norveç’te ulusal düzeyde sabit bir asgari ücret bulunmuyor. Bunun yerine ücretler, büyük ölçüde sektörel toplu sözleşmeler aracılığıyla belirleniyor. Bu nedenle 2026 yılı toplu sözleşme süreci, yalnızca belirli iş kollarını değil, ülke genelindeki maaş seviyelerini ve gelir dağılımını doğrudan etkiliyor. Ayrıca yüksek faiz oranları ve artan yaşam maliyetleri gibi faktörler, bu yılki müzakerelerin önemini daha da artırdı. Belirlenen yüzde 4.4’lük ücret artışının, enflasyon karşısında çalışanların alım gücünü ne ölçüde koruyacağı ise önümüzdeki dönemde en çok tartışılacak konular arasında yer alacak.
Önümüzdeki haftalarda Norveç’te ücret yapısının 2026 yılı boyunca nasıl şekilleneceği belirlenmiş olacak. Bu süreç, yalnızca ekonomik dengeler açısından değil, aynı zamanda sosyal adalet ve gelir dağılımı bakımından da belirleyici olmaya devam edecek.
İsviçre’de 1 Mayıs: Zenginliğin merkezinde derinleşen eşitsizlik
Metin Alan
İsviçre’de 1 Mayıs bu yıl özellikle artan yaşam maliyetleri, konut krizi, reel ücret kayıpları ve çalışma süreleri üzerindeki baskı ekseninde şekilleniyor. Küresel finansın ve emtia ticaretinin merkezlerinden biri olan ülkede, emekçi sınıfların giderek daha fazla barınma, sağlık ve temel yaşam maliyetleri karşısında sıkışması, bu yılki 1 Mayıs’ın belirleyici zeminini oluşturuyor.
Bankacılık, sigorta ve ham madde ticaretinden elde edilen devasa servet birikimine rağmen, emekçilerin satın alma gücündeki erime, İsviçre kapitalizminin “istikrar” anlatısının ardındaki yapısal eşitsizlikleri görünür kılıyor.
Artan yaşam maliyetleri, konut krizi, reel ücret kayıpları ve güvencesiz çalışma koşulları, 2026 1 Mayıs’ının ana eksenini oluştururken; buna ek olarak “10 milyonluk İsviçre’ye hayır” sloganıyla 14 Haziran’da oylanacak ve İsviçre ile Avrupa Birliği arasındaki ikili anlaşmaların geleceğini doğrudan etkileme potansiyeli taşıyan göçmen karşıtı girişim, siyasal gündemin merkezine yerleşmiş durumda.
Sendikalar tarafından “kaos girişimi” olarak tanımlanan ve sağcı-ırkçı parti UDC/SVP’nin başlattığı bu referandum, yalnızca göç ve sınır politikalarını değil, aynı zamanda İsviçre’nin Avrupa ile ekonomik ve hukuki entegrasyonunun çerçevesini de hedef alıyor. İşçi hareketi ve ilerici güçler açısından bu oylama, göçmen karşıtı sağ popülizm ile sınıf temelli enternasyonalist direniş arasında bir saflaşma momenti olarak değerlendiriliyor.
Sendikalar: Savunma hattında sıkışan örgütlü emek
İsviçre’nin en büyük sendikal yapıları -özellikle İsviçre Sendikalar Federasyonu (SGB/USS) ve bağlı sektör sendikaları- 2026 1 Mayıs’ında üç ana başlığı öne çıkarıyor:
- Reel ücretlerin enflasyon karşısında korunması ve artırılması
- Kira artışlarının sınırlandırılması ve konut spekülasyonuna karşı düzenlemeler
- İş güvencesinin güçlendirilmesi ve geçici/güvencesiz istihdamın azaltılması
Sendikalar, özellikle son yıllarda artan konut kiraları ve sağlık sigortası primlerinin “Emekçi sınıfların gelirlerini fiilen erittiğini” savunuyor. Ancak bu talepler, giderek daha fazla savunmacı bir karakter taşıyor. Gerçeklik açık:
- Ücret artışları, enflasyon ve kira artışlarının gerisinde kalıyor
- Sağlık sigortası primleri fiili bir “özel vergi” gibi işliyor
- Esnek ve güvencesiz çalışma biçimleri normalleştiriliyor
Bu koşullarda sendikal hareket, yalnızca hak genişletme değil, mevcut kazanımların korunması için bile geri çekilme baskısı altında bulunuyor. Bu çerçevede 1 Mayıs, yalnızca sembolik bir dayanışma günü değil, aynı zamanda “sosyal yeniden dağıtım talebinin sokaktaki ifadesi” olarak konumlandırılıyor.
Konut krizi: Finansallaşmanın en çıplak sonucu
2026 1 Mayıs’ının en yakıcı başlıklarından biri konut meselesi. İsviçre’de barınma hakkı, giderek daha açık biçimde finansal spekülasyonun konusu haline gelmiş durumda. Özellikle büyük kentlerde kiralar, ücret artışlarını sistematik olarak aşıyor. Gayrimenkul, yatırım fonlarının ve büyük sermaye gruplarının başlıca kâr alanlarından biri haline geliyor. Emekçiler kent merkezlerinden dışlanıyor. Bu durum, konutu bir sosyal hak olmaktan çıkarıp sermaye birikiminin aracı haline getiren neoliberal şehirleşme modelinin doğrudan sonucu.
Sol partiler: Reform sınırları ve sistem içi tıkanma
Sosyalistler ve yeşil partiler, konut regülasyonu, sağlık sigortası reformu ve sosyal devletin güçlendirilmesi gibi talepleri öne çıkarıyor. Ancak bu program, giderek daha görünür hale gelen bir sınırla karşı karşıya: Sermaye hareketlerinin serbestliği ile sosyal adalet hedefleri arasındaki yapısal çelişki. Çünkü vergi rekabeti, finansallaşma ve özelleştirme politikaları sürdüğü sürece konut krizi kalıcı hale geliyor, kamu hizmetleri piyasa mantığına tabi oluyor, sosyal eşitsizlikler derinleşiyor.
Bu yılki gösterilerde bir diğer dikkat çeken başlık ise artan askeri harcamalara yönelik eleştiriler. Özellikle savaş uçağı alımları etrafındaki tartışmalar bağlamında: Askeri bütçenin azaltılması, kaynakların sosyal harcamalara yönlendirilmesi talep ediliyor.
Gençlik örgütleri ise özellikle iklim krizi ile güvencesiz emek arasındaki bağlantıya dikkat çekerek “Yeşil dönüşümün sosyal maliyeti işçilere yüklenemez” vurgusu yapıyor.
Bu nedenle 1 Mayıs alanlarında giderek daha güçlü biçimde şu soru dile getiriliyor: Reformlar yeterli mi, yoksa daha köklü bir toplumsal dönüşüm mü gerekli?
Göçmen emeği sömürüsü
İsviçre ekonomisinin kritik sektörleri -sağlık, inşaat, lojistik ve hizmetler- büyük ölçüde göçmen emeğine dayanıyor. Buna rağmen göçmen işçiler daha düşük ücretlerle çalıştırılıyor. Oturum ve çalışma izinleri üzerinden disipline ediliyor. Sendikal örgütlenmeye erişimleri sınırlı kalıyor.
Bu tablo, İsviçre kapitalizminin “yüksek refah” modelinin, aslında hiyerarşik ve uluslararasılaşmış bir emek sömürüsüne dayandığını ortaya koyuyor.
Sendikalar, yaklaşan 14 Haziran referandumu öncesinde uyarılarını sertleştiriyor. Göçmen karşıtı girişim, yalnızca yabancı nüfusu hedef almakla kalmıyor. Sendikalara göre bu girişimin kabul edilmesi durumunda ortaya çıkacak tablo “kaos”tan başka bir şey değil.
Söz konusu referandum, teknik bir göç düzenlemesinin ötesinde, İsviçre’nin Avrupa ile kurduğu ekonomik ve hukuki ilişkilerin çerçevesini yeniden belirleme potansiyeli taşıyor. Özellikle serbest dolaşım anlaşmasının zayıflaması ya da çökmesi, iş gücü piyasasında ciddi sarsıntılara yol açabilir. Sendikalar, bunun ücretler, çalışma koşulları ve sosyal haklar üzerinde aşağı yönlü bir baskı yaratacağı konusunda uyarıyor.
Bu bağlamda 14 Haziran oylaması, sağ popülist ve dışlayıcı bir siyasal hattın kurumsallaşması ile buna karşı geliştirilen sınıf temelli ve enternasyonalist direniş arasında belirleyici bir eşik olarak görülüyor. Sendikal hareket, kampanyasını yalnızca bu girişime karşı bir “hayır” çağrısı olarak değil; aynı zamanda ırkçılığa karşı dayanışma, eşit haklar ve sosyal kazanımların savunulması temelinde örgütlüyor.
Sendikalar, göçmenlerin hedef haline getirilmesinin gerçek ekonomik sorunları perdelediğini, asıl meselenin, sermayenin rekabetçi baskı mekanizmaları ve neoliberal yeniden yapılanma politikaları olduğunu vurguluyorlar. Bu nedenle referandum süreci, göçmen emeğinin kriminalize edilmesine karşı güçlü bir politik karşı duruşun inşa edilmesi açısından da merkezi bir önem taşıyor.
Ortak tema yaşam maliyetleri krizi
2026 1 Mayıs’ının İsviçre genelinde en belirgin ortak teması, farklı siyasi akımlar arasında değişiklik gösterse de, giderek derinleşen yaşam maliyetleri krizi etrafında birleşiyor: Kurumsal sendikal ve politik yapıların reformist talepleri, daha radikal kesimlerin sistem eleştirisini derinleştiren çıkışları. Yaşam maliyetleri krizi, konut sorunu ve güvencesizlik, bu iki hattı birbirine yaklaştıran nesnel bir zemin yaratıyor. Bu nedenle 1 Mayıs, yalnızca bir anma günü değil; İsviçre’de sınıf mücadelesinin yeniden politize olabileceği bir eşik olarak değerlendiriliyor.
Uzun yıllar boyunca “istikrar”, “refah” ve “sosyal uzlaşı” ile tanımlanan İsviçre modeli, bugün giderek daha fazla sorgulanıyor. 1 Mayıs 2026, bu sorgulamanın sokaktaki ifadesi olacak: Emekçiler için artan güvencesizlik, sermaye için derinleşen birikim olanakları ve bu ikisi arasındaki açılan uçurum.
-Bitti-
(Dış Haberler)Dayanışmaya çağrı!
31 yıldır emeğin sesi olan Evrensel, gücünü sadece okurlarından alıyor. Emeğin sesinin daha gür çıkması için sen de güç ver.
Dijital Evrensel uygulamamız güncellendi
İndir, Oku, Dinle...
Evrensel'i Takip Et